Blog
| |
Create free blog
(
Türkçe
,
Deutsch
,
Español
)
Rastgele blog
Giriş
Rapor et
Alemeyn
Ana sayfa
|
Etiketler
bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak, çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak, su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak, belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın, Attilâ ilhan
Ara:
Ana Sayfa
|
Yazılar
|
Resimler
|
Videolar
1 "türkiye bosna hersek canlı yayın" etiketi kullanan gönderi
"türkiye bosna hersek canlı yayın" etiketi kullanan diğer içerikler
resimler
,
videolar
Oct
11
Türkiye Bosna Hersek CANLI YAYIN
Alemeyn
| 11 Ekim 2008 16:19 |
0 fav
| etiket:
türkiye bosna hersek canlı yayın
Türkiye - Bosna Hersek
CANLI YAYIN
A Milli Takımımız, 2010 Dünya Kupası Elemeleri'nde Bosna Hersek'i konuk ediyor... Karşılaşma 21.00'de başladı.
2010 Dünya Kupası Avrupa Elemeleri 5. Grup'ta ilk maçında Ermenistan'ı 2-0 yenen, ikinci maçında ise Belçika ile 1-1 berabere kalan A Milli Takımımız, üçüncü maçında Bosna Hersek'i yenerek gruptaki iddiasını sürdürmek istiyor.
Konuk ekip Bosna Hersek ise grupta oynadığı ilk 2 maçta İspanya'ya 1-0 yenilip, Estonya'yı 7-0 mağlup etmişti.
Türkiye - Bosna Hersek
STAT:
BJK İnönü
HAKEMLER:
Viktor Kassai, Gabor Eros, Tibor Vamos (Macaristan)
TÜRKİYE:
Volkan - Sabri, Servet, İbrahim Kaş, Hakan Balta - Kazım, Aurelio, Ayhan, Arda Turan - Batuhan, Mevlüt
BOSNA HERSEK:
Hasagic - Berberovic, Spahic, Muratovic, Rahimic - Nadarevic, Damjanovic, Pjanic, Salihovic - Misimovic, Dzeko
KARŞILAŞMA BOSNA HERSEK'İN VURUŞUYLA BAŞLADI
2. dakika...
İlk dakikalarda takımımız kontrollü ve kendi yarı alanında oyun kuruyor..
3. dakika...
Kazım sağ kanattan ceza alanına ortasını yaptı, yerden gelen topu Hasagiç kontrol etti..
5. dakika...
Salihovic ceza alanı içi sol kısmında topla buluştu. Tehlikeli olabilecek pozisyonda Sabri araya girip topu kaptı!
6. dakika...
Batuhan Arda ile paslaştı, Bosna Hersekli savunma oyuncuları pozisyonda başarılı
(0) yorum
Allahım, bu deney başarılı olsun, Türkiye de CERN’e katılsın Yasemin Çongar - 10.09.2008 Bilim adamları da dua eder. En azından bazıları... Sarsılmaz inançlara sahip olmakla, sonucu bilinmeyen deneylere girişebilmek arasında zorunlu bir çatışma vardır; evet. Ama bu çatışmayı her daim içinde taşıyanları yakından tanıdığınızda, biraz da bu çatışma sayesinde, birbirini zorladıkça sağlamlaşan inanç ve bilgi haznelerine sahip olduklarını görürsünüz. Zengin ve dinamik haznelerdir bunlar... Sorarsanız, inandıkları için, bilginin peşinden hiç korkmadan gittiklerini anlatırlar size. İnandıkları için, insan aklına güvenleri sınırlıdır; bugün doğru bildikleri şeyin yarın yanlış çıkabileceğini yine bu inançları sayesinde peşinen kabul ederler. İnanan bilim adamları, ilahi kudreti sorgulamazlar ama kendilerinin ilahi kudreti anlama yeteneğini illa ki sorgularlar. İnanç haznelerini dinamik kılan da budur, onlara göre. Sürekli yeni bulguların peşinde, bildikleri değişerek bilim yaparken inançları değişmese de, inanma biçimlerinin değiştiğini anlatırlar. Dua eden bilim adamlarını; yaratılış teorisine inanan biyologları, fizikçileri, kimyagerleri, astronomları anlamakta zorlanırım ben. Ama onları anlamaya çalışmayı çok severim. Dua eden bilim adamları beni büyüler. Bilgisi az ve inançtan mahrum aklım yadsımaz onları; aksine kıskançlık ve hayranlık karışımı bir duyguyla izler. Yakın zamana kadar, dindar bilim adamlarının çok bol olduğu bir ülkede, ABD’de yaşıyordum. Dindar bilim adamlarının çoğunlukta olduğu bir üniversitede, Georgetown’da yıllar geçirdim. Dua eden bilim adamlarının sırrını çözemedim ama bilmediğini ve son tahlilde bilemeyeceğini kabul eden aklımla onları çok sevdim. *** New York Times yazarı Dennis Overbye makalesine bir bilim adamının duasıyla başlamış. Walker Percy’nin Yıkıntılarda Aşk romanından alınma, fıkra gibi bir dua bu: “Tanrım, yaptığım çalışmalar bilgi dağarcığımızı genişletip insanoğluna yarar getirsin” diye yakarıyor bilim adamı ve devam ediyor: “Tanrım, eğer bir yarar getirmeyecekse bile yaptığım çalışmalar, hiç olmazsa bu çalışmaların insanoğlunu yok etmesine engel ol.” “Tanrım, o da olmazsa, en azından ‘beyin’ üzerine yazdığım son makalenin insanoğlu yok olmadan yayımlanmasını sağla.” *** Bugün milyonlarca insan nefesini tutup İsviçre-Fransa sınırında, yeraltında yapılacak deneyin sonuçlarını bekleyecek. Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN’de, onlarca ülkeden binlerce fizikçinin 14 yıldır üzerinde çalıştığı bir deney bu. Sekiz milyar dolarlık maliyetiyle, bugüne kadarki en pahalı ve en iddialı bilimsel araştırmayı taçlandırıyor. Yapılmak istenen, enerjiyi parçacıklarına ayırmak... Bunu, protonları yedi trilyon elektron voltluk bir enerjiye erişecek kadar hızlandırarak yapmayı deneyecekler. Ve her ne kadar, “Big Bang” (Büyük Patlama) adı şimdiden yakıştırılsa da, deneyin bugünkü aşamasında patlama gerçekleşmeyecek, çünkü hızlandırılan parçacıklar henüz çarpıştırılmayacak. Çarpışma ekim ayında denenecek; yeni parçacıklar o zaman ortaya çıkacak. Evrenin oluşumunu Big Bang’le açıklayan bilim, bir anlamda kendi mini Big Bang’ini yaratarak bu teorinin ve aslında bugün Standart Model başlığında bilinen bütün parçacık fiziği teorilerinin doğruluğunu sınayacak. Ve –“inşallah” diyesim geliyor gerçekten de- başarılı olacak CERN’deki bilim adamları; olurlarsa belki kara deliklerin sırrına vakıf olabileceğiz. Tabii eğer, mini Big Bang’imiz kendisi bir kara delik üretip –“maazallah” diyesim geliyor şimdi de- hepimizi, dünyamızı, evrenimizi yutmazsa. Şaka bir yana, bu son kaygı, aylardır dillendiriliyor. Ama deneyin sahiplerinden gelen açıklama gayet net. CERN’ün Başkanı Robert Aymar’a göre, “bu deneyin hiçbir riski yok; risk var diyenler masal anlatıyor.” *** CERN deneyi üzerine yazmaya karar verince, Washington’daki nükleer fizikçi bir arkadaşımı aradım. “Saat kuracağım, sabaha karşı kalkıp internetten izleyeceğim” dedi 48 yaşında iki çocuk annesi olan Christine Ruf, “çocukları da uyandıracağım ve deneyin başarısı için hep birlikte dua edeceğiz.” Daha önce benzerlerini ondan duyduğum bu sözleriyle, bir kez daha ve neredeyse CERN deneyinin bir türlü tam kavrayamadığım ayrıntıları kadar afallatı beni Christine. Bir kez daha, onu çok sevdim. *** Sonra Christine’in de sorusu üzerine, Türkiye’nin CERN deneyine katkısına takıldı aklım. 20 Avrupa ülkesinin üye olduğu CERN’de, ABD, Rusya, İsrail, Japonya ve Hindistan’la birlikte “gözlemci ülke” statüsünde Türkiye. Türkiye’den 35 fizikçi çalışıyor bu deneyde; “gözlemci” statüsünde bile olmayan birçok ülkeye kıyasla çok sınırlı bir katılım. Bence, dindarıyla “laik”iyle, bilim adamıyla din adamıyla bütün Türkiye bugün CERN’deki deneye dikmeli gözünü. Ve bu, Ankara’nın CERN’e üyelik girişimini hızlandırmasına vesile olmalı. Çünkü ülkemizde bilimin altyapısının görücüye çıkmasını da beraberinde getirecek bir girişim bu. Kafalarımızdaki bilim haznesini zenginleştirmenin de bir adımı. Bence, bu Ramazan gününde bir yandan CERN’e odaklanmalı bir yandan da Christine Ruf gibi dua etmeli bu ülkenin dindarları: “Alahım, bu deney başarılı olsun, Türkiye de CERN’e katılsın... Diğer Yasemin Çongar Makaleleri: * 05.09.2008 - Bir ziyaret, bir sürmanşet, bir gaflet * 03.09.2008 - Tarihin vicdanlarımızdaki yükünden kurtulmanın tek yolu var * 29.08.2008 - Işık Koşaner’in ulusalcı manifestosu * 27.08.2008 - “Ahlaksız adam” Türkiye için de bir şans sayılmalı * 22.08.2008 - Genelkurmay, Savunma Bakanlığı’na bağlandığında... * 20.08.2008 - Yeni Soğuk Savaş’ın ön cephesinde zor ittifak * 15.08.2008 - Erdoğan’ın Kafkas planı Erivan’sız yürümez * 13.08.2008 - Moskova’dan dünyaya ağustos mesajları * 08.08.2008 - Ergenekon’dan Güngören’e, özneye değil yükleme bakmak * 06.08.2008 - Avrupa Birliği’ni dış politika konusu olmaktan çıkarmanın tam zamanı * 01.08.2008 - Hakkındaki siyasi karar sonrası AKP’nin üç siyasi seçeneği * 30.07.2008 - Ergenekon şemasında Deniz Baykal da var * 23.07.2008 - Kötülüğe karşı sıradan bir duruşun önemi * 18.07.2008 - Ankara’nın Hadley’den alıp Mottaki’ye vereceği mesaj * 16.07.2008 - Ergenekon’da gelinen nokta, yeni dalgalar ve temizlik umudu * Tüm yazıları TARAF gazetesi
Feedjit Live Blog Stats
Ulus-devletler korku içinde! Etyen Mahçupyan - 14.09.2008 KIYMIK Etyen Mahçupyan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinin hemen öncesinde, Dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu ile bakanlık mensuplarından Ünal Çeviköz’ün bazı köşe yazarlarını davet ettiği bir bilgilendirme toplantısı olmuştu... Konularına hâkim ve geniş perspektife sahip bu iki bürokratın o günkü analiz ve değerlendirmeleri, muhtemelen katılımcıların düşüncelerinin de epeyce berraklaşmasına katkıda bulundu. Toplantıda Türkiye’nin son Gürcistan krizinde izlediği stratejinin ana hatları yanında, son dönemde çevremizde gelişmekte olan siyasi durum da ele alındı. Örneğin 11 Eylül sonrasında her ülkenin kendi terör sorunu üzerinden siyaset algılamasına kaydığı; Irak sonrasında her aktörün kazandıkları ile birlikte masaya oturmak istediği ve bu nedenle donmuş krizleri dolaptan çıkardığı; Rusya’nın elindeki kartların hızla biriktiği; Türkiye’nin ise sahip olduğu kartları güçlendirmek ve dolaptan çıkması muhtemel krizleri de birer karta dönüştürmek zorunda olduğu vurgulandı... Devletleri ellerinde birtakım kartlarla masaya oturmuş olarak hayal etmemize neden olan bu tablo, ulus-devlet dünyasının geldiği noktayı da gerçekçi biçimde betimliyor. Masadaki oyuncuların şöyle bir özelliği var: Her oyun ayrı bir deste ile oynanıyor ama oyuncular bir önce oynanmış olan destenin içinden bazı kâğıtları alıp saklıyor ve herhangi bir oyunun içinde sanki yeni destenin içinden çekmişlercesine masaya sürebiliyorlar. Öte yandan her oyuncu kendi yaptığının diğerleri tarafından da yapıldığını bildiği için, onların ellerindeki geçmiş destelerden olan kartları gayet iyi öngörebiliyor... Peki, sonuç nasıl ortaya çıkıyor derseniz, kabaca iki büyük sınırlamanın dengesi içinde görece en akıllı davrananın isteğine yakın çözümlerin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Fazla dolambaçlı bir cümle oldu ama gerçek bu... Söz konusu iki büyük sınırlamanın biri kaba güç, diğer ise ‘zamanın ruhu’ da diyebileceğimiz genel meşruiyet algısı. Ulus-devletlerin prestijli olduğu ‘yükselme’ dönemlerinde bu iki sınırlama arasında bir uyum vardı. Meşruiyet de otoriter zihniyet içinde tanımlandığı için, çatışmanın ve faydacılığın ‘doğal’ olduğuna dair kanaat son derece yaygın ve yerleşikti. Ancak günümüzde devletler insan haklarına, çoğulculuğa önem atfeden yeni bir meşruiyet anlayışı ile karşı karşıyalar. Bu durum gücün kıymetini azaltan bir etki yaratıyor ve böylece daha az güçlü ancak daha meşru yollar izleyen ülkeleri mükâfatlandırabiliyor. Bunun daha dengeli ve akılcı bir dünya ürettiğini söylemek belki mümkün... Ama ulus-devlet dünyasının bir ‘bütün’ olarak meşruiyetinin ne yöne gittiği sorusu da artık kaçınılmaz hale gelmekte. Çünkü ulus-devletlerin bizzat kendileri otoriter bir zihniyet ortamının ürünleri ve geleceğin dünyasında bizatihi gayrimeşru sayılma ihtimalleri hiç de az değil. Son krizin gösterdiği üzere, ulus-devletlerin davranış kalıpları da bu ihtimali pekiştiren nitelikte... Anlaşılıyor ki dengeleri bozmak için çoğu zaman tek bir ‘deli’ veya ‘akılsız’ yetiyor ve ulus-devlet yöneticilerinin bu açıdan kusurdan muaf olduğunu söylememiz de pek mümkün değil. Bütün bu tartışmanın billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ‘ilkesine’ karşılık kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu. Ulus-devlet bakışı, kendiniz için istediğiniz avantajları diğerlerinden esirgeme mantığına dayandığı için, tarihin bir anında oluşmuş olan devletlerin toprak bütünlüğünü öne çıkarmaya ve kutsallaştırmaya çalıştı. Oysa bu zaten adaletsiz bir başlangıç noktasıydı ve haklıyı değil, güçlüyü kayırmaktaydı. Buna karşılık günümüzün ‘post modern’ dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası. Dolayısıyla da ulus-devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var. Davutoğlu ve Çeviköz’le geçirdiğimiz birkaç saatin ima ettikleri arasında bunlar da bulunmaktaydı. Ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ‘saygı’ duyarken neredeyse yozlaşmaya meyleden bir faydacılığın sesini oluşturduklarını, diğer taraftan güçlü olduğunu hissedenlerin ceplerinden çıkardıkları kartlarla diğer ülkelerdeki azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını sahiplendiklerini düşünmeden edemedim. Dünyanın kaçınılmaz bir biçimde azınlık haklarını önemsemeye meylettiği görülüyordu. Bunun anlamı demokratik olamayan devletlerin ‘ulus-devlet’ olarak kalamayacaklarıydı... Toplantıdan çıktığımızda kafamda epeyce berrak bir algılama vardı: Ulus-devletler korku içinde! İçselleştirdikleri ‘ruh’ zamanın ruhuna hiç uygun düşmüyor... Zihniyet değişimleri ise maalesef geriye dönüşlü değil. Ya demokratlığı hazmeden bir sentez içinde yeni bir ‘ulus’ ve ‘devlet’ yaratacaklar, ya da insan doğasının yasaları hükmünü icra edecek. Diğer Etyen Mahçupyan Makaleleri: * 12.09.2008 - Deniz Feneri, Hilton... Darbe! * 10.09.2008 - Ergenekon: tekmili birden * 09.09.2008 - Bağımlılığın ürettiği akıl * 07.09.2008 - Yaşananlara dair... * 05.09.2008 - Kurumsal akıl tutulması * 03.09.2008 - Aldatıcı sessizlik * 02.09.2008 - Zararlı bir devlet geleneği * 24.08.2008 - Özgürlük korkusu * 22.08.2008 - Sahte dostlar * 20.08.2008 - Feminist ilişkiler * 19.08.2008 - Cemaatçi solun iç dünyası * 17.08.2008 - Cemaatçi solun düzeyi * 15.08.2008 - Akademik köpük * 13.08.2008 - Savaş çıkmış diyorlar * 12.08.2008 - Gül’ün rektör stratejisi * Tüm yazıları
Profil
Alemeyn
Son yazılar
Cumhuriyet’in ordu millet projesi
17 şehit bir paşa eder mi
Sınır tanımaz yetenek
Erdoğan'ın yapması gerekenleri Başbuğ mu yapıyor
Erdoğan’ın Kutluay’dan aday olmasını istediği ilçenin Kadıköy olduğu söyleniyor
Şampiyon Galatasaray Basketbolda, 16 ıncı Bayanlar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı, Fenerbahçe'yi 71 55 yenen Galatasaray kazandı
Cumhurbaşkanlığı Kupası Türk Telekom'un
Türkiye Bosna Hersek CANLI YAYIN
G 7 ortak mücadele eylem planını kabul etti
CANLI YAYINDA MÜSLÜMAN İNANCIM DEDİ Obama'dan ilginç çıkış
Arşiv
Ekim 2008
Eylül 2008
Etiketler
1
1943'te varlık vergisi bir sabah bizim kapımızı çaldı
1996 yılındaki televizyon programının ardından 1998 yılında kurulmuş bir dernektir
727inci ertuğrul gazi'yi anma ve söğüt şenlikleri gül'den birlik çağrısı
atabeyler'e verdi
avrupa yakası
fight night 2008 dvdscr xvid mp4 350 mb yeni film
hurma ağacı
işimiz gücümüz var arkadaş başbakan recep tayyip erdoğan
morgan stanley
neler öğreniyoruz
parlamento dediğin yüzleşme yeridir yasemin çongar
sinemanın değer yaratması gerektiğine inanırım
sınır tanımaz yetenek
türkiye'nin 88 yıllık komünist tarihi
urallar'da uçak düştü 88 ölü
zeyrek’te restorasyon
ışık mı problem deniz feneri
şaşılığımın kısa tarihi
şimdi ne zamanı
Linkler
iyi blog iyi blog blogların birincisi
İZLE ŞOK OL GARANTİLİ
ULUSAL PROĞRAM 2008