İlk filmi Tabutta Rövaşata ile 15 uluslararası planda önemli ödül kazanan Derviş Zaim’in İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü
kazanan yeni filmi Nokta bu ay Montreal, Montpellier ve Selanik Film Festivalleri’nde gösterilecek İlk filmi Tabutta Rövaşata ile uluslararası alanda 15 önemli ödül kazanıp Türk sinemasının yeni kuşağının tırmanışına öncülük eden yönetmenlerden biri Derviş Zaim. Meslekte 12 yılı doldurup filmografisine beş film yazdırdı. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazandığı yeni filmi Nokta bu ay uluslararası yolculuğuna başlıyor. Montreal, Montpellier, Selanik Film Festivalleri’nde gösterilecek. 16 - 20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan Bodrum Film Festivali de retrospektif bölümünü Derviş Zaim’e ayırdı. Biz de Zaim ile sinemasının genel hatlarını konuştuk. Filmlerinizin bence temel ortak noktası karakterlerinizin kendilerini iyileştirme yolu aramaları. Islah olma, arınma, kurtulma, bazen kurtarılma çabaları. Yalnızlıktan, aşk acısından, sevdiklerinin kaybından, suçluluk duygusundan... Bilinçaltı bir itki mi bu yoksa planlı mı? Bilinçaltından gelen bir itki olabilir. Benim farkında olmadıklarım işin içine karışıyor olabilir. Zaten yaratım süreci adını verdiğimiz şeyin bütün değişkenlerine ne kertede hakim olduğumuz ayrı bir tartışma konusu. Ama böyle bilinçli bir çaba olduğunu söylemek isterim. Sinemanın değer yaratması gerektiğine inanırım. Öyle bir kaosun içinde yaşıyoruz ki kendimize değer yaratmamız, bir ipin uçlarından tutmamız, birlikte ona sarılmamız gerektiğine inanıyorum. En azından bir değer yaratma araştırması olarak gördüğümü söyleyebilirim film yapma sürecini. Sinemanın hem içerik hem de biçim olarak taze bir tarz yaratmasının yanı sıra onu yükseltecek olan ikinci öğe değer arayışıdır. Çünkü özellikle 1980 sonrası neoliberal politikaların bu ülkede dominant hale gelmesinden sonra Türk sineması ve sanatı böyle bir omurgayı ön plana almama eğiliminde oldu. Bir yanda değerler skalası söz konusu olduğunda bizim sinemamız için bir savrulmalar dizisinden söz etmek pekala mümkün. Filmlerimle ilgili yaptığınız saptama bu anlamda yerli yerine oturuyor. Sinema da sizin sarıldığınız ip mi? O da sizin iyileşme aracınız mı? Aslında bir filmi yapan insan kendisine dair laf etmese de galiba hayatına dair bir şeyin muhasebesini yapar. Ama örtük ama açık... Galiba filmlerimin böyle bir boyutu var, kendimle yüzleşmeye gayret ediyorum. Böyle bir ihtiyaç söz konusuysa çok da yanlış olmayacağını düşünürüm. Her filme sadece bir sağaltım süreci olarak bakmak hatalı olacaktır. Bunun farkındayım ama böyle bir tarafı olduğunu da söylemek mümkün. Çünkü kendinizi iyileştirdiğiniz zaman belki başkalarını da iyileştirme umudu ortaya çıkacaktır. Tek tek filmlerimi ele alarak soruya yanıt vermek gerekirse: Tabutta Rövaşata’da toplum dışına itilmiş bir adamın tekrar içeriye alınma mücadelesi söz konusu. Filler ve Çimen’de devlet ve çürümüşlükle ilgili bir problem ele alınıyordu ve sıradan insanın bile o çürüme ve yozlaşmayı ele alabileceğine dair bir saptama söz konusuydu. Çamur’da etnik şiddetten doğan bir durumun insanları yakıp kavurması ve onların ne yapabileceği üzerine konuşuluyordu. Bütün bunlar aslında bu coğrafyanın çözüm bulmamız gereken problemleri, bu coğrafyada yanıt bulmamız gereken sorular. Öte yandan estetik benim için önemlidir. Son iki filmimden söz ederken biçimin ön planda olduğunu söylüyorlar ama etikten bir arayış bu estetik. Ahlaki sistemini bir temele oturtmamış, artiküle etmemiş bir insanın çok kalıcı, derin bir estetik yaratması mümkün değildir. Tasavvuf filmlerime aktığı için mutluyum Estetiğinizi bir ahlaki sistemden yola çıkarak oluşturuyorsunuz, yani içerik size biçimi dikte ettiriyor, öyle mi? Öyle söylersem çok da yanlış olmaz. İçerik bana estetiğimi dikte ettiriyor saptaması inceltilmeye muhtaç bir argümandır. Bu kadar kaba bir süreç olmadığını söylemem gerek. Estetik de içerik üzerinde etki ediyordur. Şu model daha açıklayıcı: Etik ilkelerle estetik anlayışın yan yana, beraber akması gerekiyor. Dere yatağını beraber bulmaları gerek. Doğru olan bu. Etik ve estetiği aynı dere yatağında akıttığınız zaman başarılı olursunuz. Ama filmlerimde etik skalanın benim için son derece önemli olduğunu söylemek isterim. Filmlerinize bir sufi inancı egemen. Mistik bir İslam algılayışı var. Filler ve Çimen’deki teröristler bile eroini Hızır’ı beklerken un serilmesi misali seriyordu. Her filminizde Tanrı ile aracısız bağ kurmaya çalışan karakterlerinizin kendilerine özgü ritüelleri var. Eğer bu coğrafyanın kültüründen bahsediyorsak, bundan hareket ederek bir film yapmak istiyorsak, geleceğimiz noktalardan biri Tasavvuf. Anadolu’daki Mevlana’dır, Yunus Emre’dir, bir de Farabi’dir. Onların yarattığı bin bir türlü sistemi incelemenin ancak zenginleştirici etkileri olabilir. O da bir şekilde filmlerime aksın istiyorum. Bundan da son derece mutluyum. Geleneğe inanırım ama bazen de yetersiz kalır Geleneksel sanatlara dair dizinizle mi devam edeceksiniz sinemaya? Geleneksel sanatlara dair üçlemenin son ayağı olan mimari üzerine senaryoyu bitirmek üzereyim. Sonra belki bir film daha yaparım. En azından şu konuda kendimi daha rahat hissedeceğim. Bu ülkenin tarihinden ve kültüründen yararlanarak yeni bir bakış açısının mümkün olup olamayacağına dair sorular sordum. Yapmam gerekenlerin bir bölümünü tamamladım. Filmografime daha esnek devam edebilirim. Tabutta Rövaşata’ya dönüş olabilir. Türlere, türlerin bir araya geldiği denemelere girişebilirim. Şu an otantik temsil konusuna kafa yoruyorum. İleride filmografime bakanların çok şey tartışmış,Türkiye’deki sınıf problemine, politik çürümeye, yoksulluğa, tarihle bağımıza, bugüne dair sorular sormuş bir adam görmelerini istiyorum. Biçim arayışını yapmış bir insan olarak da görmelerini istiyorum. Otantik temsil onun için önemli. Bu ülkenin tarihinden, kültüründen beslenip uluslararası ortama çıkmış bir adam olarak görmelerini istiyorum. Bu daha zengin bir yelpaze demek. Üçleme ya da dörtleme bittikten sonra farklı işler yapmaya hazırım. Bunların puzzle’ın daha da zengin olması bağlamında filmografimin derinliğine hizmet etmesini istiyorum. Cenneti Beklerken ve Nokta’dan önce de Filler ve Çimen’deki ebru kullanımı aracılığıyla aslında geleneksel sanatlar dizisine başlamış sayılırsınız... Hatta daha da önce... Tabutta Rövaşata’da İran’dan getirilen tavuskuşlarının Rumeli Hisarı’na konmasıyla başladım. Yalnız bütün bunları söyledikten sonra yanlış anlamalar olma ihtimali vardır. Onu da düzelteyim: Gelenek konusunda bir tehlike vardır. Geleneğin tuzağına düşebilirsiniz. Bazen geleneğin dışına çıkmak zorunda kalırsınız. Bugün hayatta karşılaştığımız sorunlara geleneğin yeterli soruları, ince soruları olmayabilir. Gelenek bunlarla karşılaşmadığı için size bazı konularda yeterli yanıtlar vermeyebilir. Dolayısıyla hayatı gelenekten ibaret görmemelisiniz. Yaptıklarımın sonucunda gelenekçi bir adam olarak değerlendirilmek istemem. Sizinki bir sentez... Evet ben geleneğe inanıyorum, ondan bir şeyler süzüp çıkarmamızın bir tezahürü olarak bu işi yapıyorum. İleride bunların Türk sinemasında başka açılımlarla beslenebileceğine inanıyorum. Bir işi toplumsal bazda karşılıklar görmesi için toplumun ve tarihin de hazır olması gerekir. Romalılar buharı bilmiyorlar mıydı? Ama Romalılar değil 19’uncu yüzyılda İngilizler enerji olarak Sanayii Devrimi’nde kullandı. Yaptıklarımın benden sonra gelenlere bir model oluşturabilmesi için sorunların toplum içinde net biçimde ortaya çıkması gerek. Çok daha sert soruların ortaya çıkması ve herkesi etkilemesi gerek. Ama bunları beklemem gerekmiyordu. Benim için önemliydi ve sordum. Batı ehlileşmiş olan öteki’yi alır Cenneti Beklerken’in bir başyapıt olduğunu samimiyetle düşünüyorum. Uluslararası alanda da hak ettiği ilgiyi görememesini çok entelektüel bir film olmasına bağlıyorum. İzleyiciden ön bilgi ve sanat zevki bekliyor ya da bir film izleme süreci içinde öğrenmeye ve zevk almaya açık olmayı bekliyor. Bence bütün sinemanızda bu durum söz konusu. Sizce de filmlerinizin çok katmanlılığı bir engel mi izleyici önünde? Sorularımın incelikli ve enteresan sorular olmasına, filmlerimin incelikli olmasına, incelikli bir kavrayışla meseleyi ele almasına gayret ediyorum. Bu ortaya derin veriler çıkarıyor mu? Çıkardığı yönünde yaygın bir kanaat var. Cenneti Beklerken gibi 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nu konu alan bir yapıtın Batı’da kolay alımlanmama ihtimali olacağını, Türkiye’de bu bariyerin biraz daha kolay aşılacağını tahmin ediyordum. Buna önlem olarak da filmin çeşitli boyutlarda izlenebilirliğini artırmaya çalıştım senaryoyu yazarken. Bir macera filmi olarak da izlensin istedim. Bir nakkaşın başından geçen olağanüstü hikayelerin, yolculuğun anlatımı olarak da görülsün istedim. Ama Cenneti Beklerken ve Nokta deneyiminin bana özellikle uluslararası arenada öğrettiği bir şey var: Ancak ehlileştirilmiş bir ötekiyi kabul ediyorlar. Sizi öteki olarak görmek istiyorlar. Her ötekiyi kabul etmiyorlar. Öteki onların kabul ettiği normlar içinde olursa onu salona alıyorlar. Siz onların uygun bulduğu süreçten geçebilecek bir ötekiyseniz sizin için ‘İşte bu da bu yılki ötekimiz sayın seyirciler’ diyorlar. Bu hem festival hem dağıtım ağı için böyle. Sindirebilecekleri bir film, bir yapı olduğunda onu buyur ediyorlar. Bunu da çok kabalaştırarak ifade etmem gerekirse; filmin minimalist olması gerekiyor, içinde bir veya iki başlığı tartışması gerekiyor. Çok alt hikayeler olmaması, karmaşık bir yapı bulunmaması gerekiyor. Yalın, yerel havanın olduğu realist ve minimalist filmler istiyorlar. Bundan sonra ne yaparım, bu bilgi benim filmografimi etkiler mi? Ben bildiğim yolda yürümeye devam edeceğim. Sel gider su kalır, çöl gider kum kalır, derler. Önemli olan yirmi sene sonra tarihin sizi nasıl yazdığı. İnsan kalbinden geleni dinlemeli. Derviş Zaim filmografisi Tabutta Rövaşata 1996 Filler ve Çimen 2000 Çamur 2002 Cenneti Beklerken 2005 Nokta 2008