Biz salağız! Sizin durduğunuz yerden bakılınca öyle görünüyoruz değil mi? Bunu çoktan anladık da, aynı zamanda da balık hafızasına sahibiz he mi? Yani bu konuda da karar verilmiş görünüyor sanırsam. Hümeyra’nın Avrupa Yakası’ndan ayrıldığını ve hatta neden ayrıldığını bilmeyen var mı yavu bu coğrafyada? Yoktur, he mi? Sağır sultan bile duymuştur (bu sağır sultan da en sonunda nasıl oluyor da duyuyor; duyuyorsa neden önceden duymuyor, bu da bir merak konusudur ya, o da ayrı tabii..), Hümeyra’nın talep ettiği paranın yapım şirketince karşılanmadığını ve dizinin bel kemiği sayılabilecek bu oyuncunun kadrodan bu nedenle çıkarıldığını. Eeeeee? O zaman neden dizinin senaristi Gülse Birsel, gazetelere verdiği röp’lerde, dizideki adıyla İfot’un (Hümeyra), Tahsin Bey’e kızıp, Bursa’ya kızkardeşinin yanına taşınmış gibi yapacaklarını anlatıyor. Biz bilmiyor muyuz İfot’un neden ortadan kaybolduğunu? (Dizinin yapımcısı bizzat kendisi açıklamıştı zaten.) Şimdi siz mış gibi yapacaksınız, biz de bunu yemiş gibi mi yapıcaz? Usul bu mudur yani? Avrupa Yakası, dramaturjik bir darbe yemiş olmadı mı şimdi? Drama zedelenmedi mi, büyü bozulmadı mı? Fiction inandırıcılığını kaybetmedi mi? Diziyi seyrederken, “yavu bu İfot’a da istediği zammı vermediler, şimdi bizi uyutmaya çalışıyorlar” demiycez mi? E nerede kaldı, dizide uygulanan dramatik yöntemin en hayati amacı olan katarsis -komedi de olsa- ve seyircinin arınması olayları? Batı’da da oluyor böyle şeyler ama, tarafların olan bitenden belirli bir zaman içinde hiç söz etmemeleri için bir gizlilik anlaşması imzalanıyor. Böylece seyircinin beyninin dumura uğranmaması sağlanıyor. Hayatla oyunun iç içe geçmemesi, birbirine karışmaması için özen gösteriliyor. Artık dizi erkimizin -tüm taraflarıyla-, seyirciye duyulması gereken saygıyı duyması, Türkiye’de seyircinin aslında çok dikkatli ve inceleyici olduğunu hiç unutmaması gerekir. Son Ağa.. Emel, Tamer, Feride ve Durul İtiraf ediyorum, Son Ağa’yı seyretmekten hoşlanıyorum, ama daha çok oyuncuları yüzünden. Emel’in hızla gelişen oyunculuğuna, küçük jestlerle büyük oyunlar çıkarmasına, emprovize olduğuna emin olduğum diyalog katkılarına bayılıyorum. Tamer Karadağlı’nın ağa rolünü, ağalıktan uzaklaştırarak ve modernize ederek komikleştirirken, aslında son derece riskli olan bu durumdan neredeyse eleştirel bir oyun çıkarmasını, ve her bölümde oyunculuğunu daha da zenginleştirmesini hayranlıkla izliyorum. Son Ağa, oyuncularının performansına yetişmekte zaman zaman zorlanıyor. Emel Müftüoğlu ve Tamer Karadağlı’nın muhteşem oyunlarına, Durul Bazan ve Feride Çetin’in özellikle son bölümlerdeki başarılı performansları da eklenince ortaya ilginç bir durum çıktı: oyun, dramanın önüne geçti. Oysa, dramanın tamamlayıcısı, bir unsurudur aslında oyun. Son Ağa’da ise, dramanın nefesi bazen zorlanıyor ama bu oyuncular rollerini her bölümde biraz daha zenginleştirdikleri için, dramaturjik zafiyet perdelenmiş oluyor. Seyirci, dramanın olup biteninden ziyade, oyuncuların eğlenceli oyunlarına odaklanıyor. Perşembe gecesi yayınlanan bölümde, senaryoya bir hareketlilik getirilmişti. Bu canlılığın ortaya çıkmasında oyuncuların dizinin önüne geçmeleri etkili oldu belki bilmiyorum.. ama en azından bir tetikleme rolü üstlendiğini düşünüyorum. Son Ağa’yı hiç kaçırmadan her perşembe bir görev gibi değil, zevk için izliyorum. (Bugün pek itirafçı gördüm kendimi, tadını çıkarın.) Bir hak meselesi midir bu? Bir reklam filmi var, Hürriyet Gazetesi’nin 60. yıl kampanyası çerçevesinde yayınlanan... (Hani şu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 60. yıldönümüyle çakışması nedeniyle yapıldığı pack shot’ta belirtilen kampanyanın son filmi.) Filmde, dövülmüş, yüzü gözü morartılmış küçük bir çocuk, komşu teyzenin kapısını çalıp, gece onlarda kalıp kalamayacağını soruyor. Ve pack shot’tan önce bir yazı çıkıyor ekranda; Hiç kimsenin çocuğunu dövmeye hakkı yoktur gibilerinden bir spot. Bu ifade ne kadar doğru peki; zira haklılık-haksızlık alanına oturtuyor konuyu. Çocuk dövmek, başka bir platformun, başka bir vahim durumun konusudur aslında: İnsani terör konusunun. Üstelik, trajedinin manevi tarafı bir yana, güçlünün zayıfı terörize etmesidir bu durum. Çocuk dövme kültürüne karşı, büyüklere adeta ricacı olurcasına hakkınız yoktur demenin sonuçlarından biri de, bir gün bu söylemin “hakkım var”a dönüşebilme ihtimalidir. Hak denilen şey, şartlarla ilgilidir zira. Peki, şartlar değişince ne olacak? Hürriyet’in kampanyasında kullanılan “hak” kavramını incelemeye almak gerekir bence. Ayrıca, insan hakları kavramını bir marka için kullanmak son derece risklidir ve biraz da fırsatçılıktır tabii. Hakların peşine düşen merkez medyaya insanın sorası geliyor; 12 Eylül’de neredeydiniz? Mesela reşit olmayan bir genç idam edilirken, bu hak meseleleri hiç aklınıza gelmedi mi?
Biz salağız!
Sizin durduğunuz yerden bakılınca öyle görünüyoruz değil mi?
Bunu çoktan anladık da, aynı zamanda da balık hafızasına sahibiz he mi?
Yani bu konuda da karar verilmiş görünüyor sanırsam.
Hümeyra’nın Avrupa Yakası’ndan ayrıldığını ve hatta neden ayrıldığını bilmeyen var mı yavu bu coğrafyada?
Yoktur, he mi?
Sağır sultan bile duymuştur (bu sağır sultan da en sonunda nasıl oluyor da duyuyor; duyuyorsa neden önceden duymuyor, bu da bir merak konusudur ya, o da ayrı tabii..), Hümeyra’nın talep ettiği paranın yapım şirketince karşılanmadığını ve dizinin bel kemiği sayılabilecek bu oyuncunun kadrodan bu nedenle çıkarıldığını.
Eeeeee?
O zaman neden dizinin senaristi Gülse Birsel, gazetelere verdiği röp’lerde, dizideki adıyla İfot’un (Hümeyra), Tahsin Bey’e kızıp, Bursa’ya kızkardeşinin yanına taşınmış gibi yapacaklarını anlatıyor.
Biz bilmiyor muyuz İfot’un neden ortadan kaybolduğunu? (Dizinin yapımcısı bizzat kendisi açıklamıştı zaten.)
Şimdi siz mış gibi yapacaksınız, biz de bunu yemiş gibi mi yapıcaz?
Usul bu mudur yani?
Avrupa Yakası, dramaturjik bir darbe yemiş olmadı mı şimdi?
Drama zedelenmedi mi, büyü bozulmadı mı?
Fiction inandırıcılığını kaybetmedi mi?
Diziyi seyrederken, “yavu bu İfot’a da istediği zammı vermediler, şimdi bizi uyutmaya çalışıyorlar” demiycez mi?
E nerede kaldı, dizide uygulanan dramatik yöntemin en hayati amacı olan katarsis -komedi de olsa- ve seyircinin arınması olayları?
Batı’da da oluyor böyle şeyler ama, tarafların olan bitenden belirli bir zaman içinde hiç söz etmemeleri için bir gizlilik anlaşması imzalanıyor.
Böylece seyircinin beyninin dumura uğranmaması sağlanıyor. Hayatla oyunun iç içe geçmemesi, birbirine karışmaması için özen gösteriliyor.
Artık dizi erkimizin -tüm taraflarıyla-, seyirciye duyulması gereken saygıyı duyması, Türkiye’de seyircinin aslında çok dikkatli ve inceleyici olduğunu hiç unutmaması gerekir.
Son Ağa.. Emel, Tamer, Feride ve Durul
İtiraf ediyorum, Son Ağa’yı seyretmekten hoşlanıyorum, ama daha çok oyuncuları yüzünden.
Emel’in hızla gelişen oyunculuğuna, küçük jestlerle büyük oyunlar çıkarmasına, emprovize olduğuna emin olduğum diyalog katkılarına bayılıyorum.
Tamer Karadağlı’nın ağa rolünü, ağalıktan uzaklaştırarak ve modernize ederek komikleştirirken, aslında son derece riskli olan bu durumdan neredeyse eleştirel bir oyun çıkarmasını, ve her bölümde oyunculuğunu daha da zenginleştirmesini hayranlıkla izliyorum.
Son Ağa, oyuncularının performansına yetişmekte zaman zaman zorlanıyor.
Emel Müftüoğlu ve Tamer Karadağlı’nın muhteşem oyunlarına, Durul Bazan ve Feride Çetin’in özellikle son bölümlerdeki başarılı performansları da eklenince ortaya ilginç bir durum çıktı: oyun, dramanın önüne geçti.
Oysa, dramanın tamamlayıcısı, bir unsurudur aslında oyun. Son Ağa’da ise, dramanın nefesi bazen zorlanıyor ama bu oyuncular rollerini her bölümde biraz daha zenginleştirdikleri için, dramaturjik zafiyet perdelenmiş oluyor.
Seyirci, dramanın olup biteninden ziyade, oyuncuların eğlenceli oyunlarına odaklanıyor.
Perşembe gecesi yayınlanan bölümde, senaryoya bir hareketlilik getirilmişti. Bu canlılığın ortaya çıkmasında oyuncuların dizinin önüne geçmeleri etkili oldu belki bilmiyorum.. ama en azından bir tetikleme rolü üstlendiğini düşünüyorum.
Son Ağa’yı hiç kaçırmadan her perşembe bir görev gibi değil, zevk için izliyorum. (Bugün pek itirafçı gördüm kendimi, tadını çıkarın.)
Bir hak meselesi midir bu?
Bir reklam filmi var, Hürriyet Gazetesi’nin 60. yıl kampanyası çerçevesinde yayınlanan... (Hani şu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 60. yıldönümüyle çakışması nedeniyle yapıldığı pack shot’ta belirtilen kampanyanın son filmi.)
Filmde, dövülmüş, yüzü gözü morartılmış küçük bir çocuk, komşu teyzenin kapısını çalıp, gece onlarda kalıp kalamayacağını soruyor.
Ve pack shot’tan önce bir yazı çıkıyor ekranda; Hiç kimsenin çocuğunu dövmeye hakkı yoktur gibilerinden bir spot.
Bu ifade ne kadar doğru peki; zira haklılık-haksızlık alanına oturtuyor konuyu.
Çocuk dövmek, başka bir platformun, başka bir vahim durumun konusudur aslında: İnsani terör konusunun. Üstelik, trajedinin manevi tarafı bir yana, güçlünün zayıfı terörize etmesidir bu durum.
Çocuk dövme kültürüne karşı, büyüklere adeta ricacı olurcasına hakkınız yoktur demenin sonuçlarından biri de, bir gün bu söylemin “hakkım var”a dönüşebilme ihtimalidir.
Hak denilen şey, şartlarla ilgilidir zira.
Peki, şartlar değişince ne olacak?
Hürriyet’in kampanyasında kullanılan “hak” kavramını incelemeye almak gerekir bence.
Ayrıca, insan hakları kavramını bir marka için kullanmak son derece risklidir ve biraz da fırsatçılıktır tabii.
Hakların peşine düşen merkez medyaya insanın sorası geliyor; 12 Eylül’de neredeydiniz? Mesela reşit olmayan bir genç idam edilirken, bu hak meseleleri hiç aklınıza gelmedi mi?