‘Türk atağı’ nefes kesiyor
Son zamanlarda büyük dış politika başarılarına imza atan Türkiye, Ortadoğu’nun istikrara kavuşturulması için büyük bir potansiyele sahip
Türkiye’yle Ermenistan arasındaki buzları çözme çabasını nefes kesici diye nitelemek abartı olmaz. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermeni muadili Serj Sarkisyan’ın davetiyle Erivan’daki milli futbol maçını izlemeye gitmesi son derece dikkat çekti, fakat iki taraf simgesel jestlerin ötesine geçmeye başladı bile. Ermeni enerji santrallarının Türkiye’ye elektrik tedarik etmesini öngören bir anlaşma yapıldı ve Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Ermenistan 1 televizyonuyla işbirliği mutabakatı imzaladı. Hızla yumuşayan ikili ilişkiler, Kafkaslar’daki ülkelerden menkul olan ve amaçları arasında uluslararası ihtilafların çok taraflı çözümünü de barındıran yeni bir gruplaşmaya yönelik planlara güç katıyor. Hatta Gül, Türkiye’nin 1993’te Ermenistan’la sınırını kapatmasına yol açan Dağlık Karabağ sorununun nispeten kolaylıkla çözüleceğine tam güven duyduğunu açıkça belirtti.
Büyük sorunlar elbette varlığını sürdürüyor; bunlardan biri de Gürcistan’daki ayrılıkçılıkla ilgili krizin nasıl sona erdirileceği. Fakat etkili bir bölgesel zemin, Gürcistan’ın ayrılıkçı bir bölgeye saldırısının Rusya’nın ezici cevabıyla karşılaştığı bunun gibi felaketlerden kaçınılması yönünde büyük bir ilerleme anlamına gelir. Ve Kafkaslar’daki bu gruplaşma, sık sık karışan bir bölgede istikrarı güçlendirmeye hizmet ederek, boru hatlarının kurulması ve milyarlarca dolar kazanç getirebilecek enerji işbirliğinin başka biçimlerinin bulunması fırsatlarını artırır. Şöyle de bir gerçek var ki, Türkiye’nin bu süreçteki önder konumu, Kürtlerle bizzat yaşadığı ayrılıkçı sorunu çözme istekliliği açısından iyi işaretler veriyor. Arap perspektifinden bakıldığında, tüm bunları Araplar arası işbirliğini belirleyen hantallıkla kıyaslayınca, üzüntü verici bir manzara ortaya çıkıyor. Din, dil ve tarih ortaklığına (Filistin’deki işgalin karşı konulamaz bir birleştirici unsur olması gerektiğine değinmiyoruz bile) rağmen Arap hükümetleri ortak hareket edememeleriyle meşhur. Serbest ticaret, bölgesel elektrik şebekeleri, tek para birimi gibi meseleler hakkında konuşurlar ama bu büyük planların birini bile hayata geçirmek için kıllarını neredeyse hiç kıpırdatmazlar. Arap birliğinden dem vururlar, fakat birbirlerinin ardından acımadan ve utanmadan dolap çevirir, birbirlerinin vatandaşlarını düşman yabancılar gibi görüp onlardan, dünyanın öbür ucundan gelen ziyaretçilere tanınan seyahat kolaylıklarını esirgerler.
Ama işler her zaman böyle yürümez. Türkiye’nin Osmanlı’nın çöküşünden sonra kendisine yeni bir rol biçmesi çok uzun zaman aldı, fakat ülkenin liderleri artık dünya sahnesinde daha etkin olmaya kararlı. Bu daha aktif politikanın çok ileri noktalara varan olası yararları söz konusu. Daha istikrarlı bir Kafkasya, Rusya’nın arka bahçesinde yabancı müdahalesine yönelik endişelerini azaltacak, belki Sovyetler’in yıkılmasından beri içine düştüğü korkudan kurtulmasına yol açan bir demokratik liberalleşmeye imkân verecektir. Dolaylı İsrail-Suriye görüşmelerindeki arabuluculuğuyla zaten gösterdiği gibi, Türkiye Ortadoğu’nun istikrara kavuşturulması açısından da muazzam bir potansiyele sahip. Hepsinden önemlisi de, başarılı olursa, Ankara’nın atağı diğer ülkeler için, yumuşak gücün sertlikle açılmış yaraların iyileştirilmesinde ne kadar etkili olduğuna dair görmezden gelinemeyecek bir örnek oluşturacaktır.
(Lübnan’da İngilizce yayımlanan gazete, başyazı, 12 Eylül 2008)