Sol tartışılabilecek bir durumda mı? Türkiye'de siyaset denilince sıkça siyasi iktidar akla gelir…
Oysa Türkiye'nin siyasi aktörler açısından ana sorununun muhalafet sorunu olduğunu düşünen pek çok kişi var… Bu doğal… Zira demokratik siyaset doğası gereği çoğulculuk sadece sayısal değil, fikri çoğulculuğu gerektiriyor. Türkiye ise bu durumun çok uzağında… Kendisini devlet yerine koyan, ideolojik krizlerden beslenen, ülke politikasına hemen hiçbir katkıda bulunmayan bir muhalefet siyasetinin egemenliği var. Aslında bugün yaşadığımız tıkanıklığın temel nedenlerinden birisi bu… Sadece bu tıkanıklığın değil, bu darbe sürecinin içinden nasıl çıkacağız sorusuna yanıt bulmakta zorlanmamızın nedeni de bu… Son yılarda şu soruları sorduk: Türkiye muhalefet meselesini çözebilecek mi? Kendisini ulusalcı olarak tanımlayan güruh dışındaki sol ya da sosyal demokrasi belini doğrultarak Türk siyasetine yeniden giriş yapabilecek mi? Olmadı… Bu soruları tekrarlamanın artık pek anlamı yok… En azından solun belini doğrultmasının artık Baykal'ın CHP'si gibi, iç kavgalarını dışarıda, siyaset meydanında vereceği mücadeleden daha önemli gören, “derin siyasetsizliğini rejim bekçiliğiyle örtmeye çalışan bir siyasi parti”yle olmayacağı ortada... Tersine, bu anlayış geldiğimiz darbe sürecini hızlandırdı ve besledi… Sosyal demokrasiden diğerlerine solun önünde aşması gereken “iki büyük siyasi zihniyet meselesi” var. İlk sorun “demokrasinin sadece karar mekanizmalarını oluşturmaya, meşru kararlar üretmeye yarayan, hukuk ve kural dünyasının içine sıkıştırılmış, formel özgürlüklerin çerçevesini belirleyen bir prosedür olduğu sanısı ya da takıntısı”dır. Başka bir deyişle, demokrasinin toplum-siyaset bağlarını oluşturan bir temel tavır olduğunu, bir siyasi varoluş ve eylem çerçevesine işaret ettiğini keşfetmek gereğidir. İkinci sorun ise, bunun yapılabilmesi, toplum-siyaset bağının kurulabilmesi için “sol zihniyetin kendi tasavvur ettiğinin dışında, onunla kesişmeyen bir toplumun varlığını kabul etmek” meselesidir. Başka bir deyişle toplumla kavga etmek, varolanı reddetmek üzerine kurulu, böyle olduğu oranda siyasetsizliğe mahkum bir tutumu terk etmek gereğidir. Siyaset neyin yapılabileceği kadar, bunların neden ve nasıl yapılabileceğinin kamuoyuna anlatılmasıdır. Siyaset, sisteme yönelik değişikliklerin sisteme ait değerler içinden üretilecek cihazlarla, bu cihazların sağladığı meşruiyet ve katılım üzerinden sağlanması faaliyetidir. AK Parti ve Tayyip Erdoğan'ı iktidara getiren aslında bu mekanizmadır. Siyaset algısını “refleksif ve sınıfsal tepkiler” üzerine oturtan önemli bir seçmen kitlesi var Türkiye'de. “Sahicilik, halktan olma, ezilmişliğin-sıradanlığın temsili, haksızlık ve adaletsizlik merkezli tepkiler” özellikle düşük gelirli kesimlerde ve orta sınıflarda siyasi tercihleri ve davranışları kuşatan, yönlendiren önemli girdiler. Ancak görülmesi gereken hayati nokta, bu “sınıfsal tutum unsurlarının daha çok sembolik ögelerle şekillenmesi”dir. “Simgesellik üzerine kurulu sınıfsal yakınlıkların varlığı”dır. Bu noktada belirli projelere dayalı politik-ideolojik görüşlerin belirleyiciliğinden çok “simgelerin, simgesel algıların kültür ve ekonomiyi ya da eziklik ve faydayı üst üste oturtan belirleyiciliği” ön plandadır. Bunları görmeden, anlamadan, yönetmeye talip olmadan Türkiye'de siyaset yapmaya kalkışılmasının hiçbir anlamı olmaz. Olmuyor da…
TBMM bayramın ikinci günü açılıyor.
TBMM BAYRAM tatili yapmayacak, Türkiye dokuz gün tatil
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un basınla buluşmasında sarf ettiği, “Medya dahil kimse Silahlı Kuvvetler (TSK) üzerinden siyaset yapmasın. TSK'yı kendi amaçları için kullanmasın. TSK'yı günlük olayların içine lütfen çekmeyin. Bu konuda hassasız. TSK üzerinden siyaset yapılması bizi rahatsız ediyor” sözlerini nasıl yorumlayacağız?
Dün bir meslektaş, bu sözlerden hareketle, “Herhalde koca kurum, kaşarlanmış üç-beş sivil politikacının, bir-iki gazetenin çağrısına uyarak siyasete müdahil olmuyor?” sorusunu sormuş ve o soruya kendi cevabını, “İşin aslı şu: Bazen toptan, bazen de bir bölümüyle, TSK siyasete müdahale ediyor” biçiminde vermiş.
Sorun galiba bundan biraz daha karmaşık.
TSK'nın anayasası sayılabilecek 'İç Hizmet Kanunu'nun müdahalelere izin verdiği yorumu yapılan ünlü 35. maddesi orada duruyor elbette; son müdahalelerin hepsi o maddeye dayanarak hiyerarşi içerisinde gerçekleştirildi. Bazen “Darbeciler neden yargılanmıyor?” diye soruluyor ya, yargılanmama sebeplerinden biri o ünlü madde işte.
Bir gün gelecek, demokratik bir ülkenin ordusu olduğu gerçeği üzerine gölge düşürdüğü gerekçesiyle, o maddenin kaldırılması bizzat askerler tarafından talep edilecek...
Ancak müdahale etmeye kafası bozulduğu için kendiliğinden kalkışmıyor asker; ünlü maddede müdahale şartı olarak belirlenmiş “Cumhuriyet'in tehdit altına düştüğüne” ve artık 'koruma ve kollama görevi'nin yerine getirilmesinin şart olduğuna inandıracak gelişmeler de gerekiyor. Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un karşısındaki medya mensuplarının gözlerinin içine bakarak, “Medya dahil kimse TSK üzerinden siyaset yapmasın” demesinin sebebi bu...
Askerleri hareketlendiren ve onları “İdareye el koyma zamanı” diye düşündüren basın/medya oldu hep...
Darbecilerin en çalışkanı ve en safı 12 Eylül'ü gerçekleştiren kadronun lideri Org. Kenan Evren'di. Çalışkandı, çünkü arkasında kendisi gibi düşünenlerin zihinlerini okuma kılavuzu yerine geçebilecek anı kitapları bıraktı. Saftı, çünkü darbe öncesi ve sonrasında yaşadıklarını yazarken açık sözlü davranabildi. Evren'in anılarını okuduğunuzda, Aslanlı Kapı'ya dayanıp “Daha ne duruyorsunuz?” sorusunu yönelten politikacılar, işadamları, medya mensupları olduğunu öğreniyorsunuz.
Evren'in son eseri, '12 Eylül'den Önce ve Sonra Ne Demişlerdi? Ne Dediler? Ne Diyorlar?' başlığını taşıyor. Darbe öncesinde kendilerine davetiye çıkardıkları, idareye el koyduklarında yaşlarından utanmadan elini bile öptükleri halde, 'demokrat' görünmek moda olunca karşı safa geçenleri sergiliyor bu kitapta Kenan Evren...
O kadar geriye gitmeye de gerek yok aslında. 28 Şubat (1997) ve 27 Nisan (2007) dönüm noktalarının öncesini içine alacak bir medya taraması, son iki müdahale girişiminin sivil ortaklarının kimler olduğunu herkese hatırlatacaktır. 28 Şubat süreci, halen 'itibarlı' görevlerine devam eden bir kısım medya mensubu 'andıç' belgelerinde kendilerine biçilmiş rolleri üstlenmeye gönüllü yazılmasalardı gerçekleşebilir miydi sanıyorsunuz?
Çok iyi tanıdığı ve yıllarca aynı gazetelerde çalıştığı meslektaşları için 'alçak' sıfatını uygun gören yazıları kıdemli yazarlar kaleme aldı, askerler değil...
Bugün de 'iyi saatte olsunlar' görevini yine bazı medya mensupları yapıyor; Genelkurmay Başkanı, “Lütfen TSK üzerinden siyaset yapmayın” ricasında durduk yerde bulunmadı herhalde?
Hadi askerlerin 'İç Hizmet Kanunu' var; peki, onları günlük siyasete çekmeye çabalayan sözüm ona medya mensupları hangi 'etik' yasaya dayanarak bunu yapıyorlar?
Org. Başbuğ'un uyarısı yerinde; karıştırıcı, kışkırtıcı, müdahale davetçisi yazı ve yayınları teşhir etmek medyanın asıl görevi olmalı.
Küresel sermaye ulus devlet güreşi
Amerikanın Afganistan ve Irak'ı işgal ederek başlattığı süreci anlamlandırmakta çoğu kimse zorlandı. İşgal, savaş gibi bir olayın insani boyutunu
görmezden gelerek, bunu terörle mücadele , demokrasi, özgürlük gibi söylemlerle meşrulaştıran kalemleri bahse değer görmüyorum.
Ancak Amerika'nın 11 Eylül'den sonra uygulamaya koyduğu stratejiye karşı sadece “kahrolsun Amerika” retoriği ile yetinmenin de olaya nüfuz
etmeyi engelleyen bir işlev gördüğü kanaatimdeyim.
Amerika'nın gücü ve yenilmezliği, dolaysıyla haklılığına peşinen iman edenlere karşılık ikiyüzlülüğünün deşifre edilmesi en azından fikir namusu
açısından selamlanacak bir duruştur. Özellikle, Türkiye'de tezkere dönemimde yapılan tartışmaları hatırladığımızda az sayıda kalemin önemli işler
başardığını bugün daha iyi görüyoruz.
Amerika'nın dünyayı ikna etmek için ortaya attığı dezenformasyon türünden gerekçelerin deşifre edilmesi ne yazık ki bu küresel gücün, daha doğrusu “dünya sistem”inin anlaşılması için yeterli değildi. Ortadoğunun işgali, terörle mücadele küresel sistemin dinamiklerinden bağımsız değildi ama resmin tamamı da bundan ibret sayılamazdı. Irak'ta, Afganistan'da dökülen kanlar, gizli hapishanelerdeki işkenceler gibi insanlık suçlarına karşı durmak adına sistemin bütününe ilişkin çok az tartışma yapıldı.
Amerika, en güçlü göründüğü bir dönemde rakipsiz sayıldığı tek kutuplu sistemde ne askeri ne ekonomik olarak rakibi bile olamayacak dünyanın en fakir ülkesini neden işgal ediyordu? Bu sorunun cevabını vermediğimiz sürece işgale karşı duruşunuzun gerçekten antiemperyalist tavır anlamına gelip gelmeyeceği sorgulanabilir. Bazen hamasetten ileri gitmeyen karşıtlık düşmanının işine yarayabilir. Karşı olduğunuz gücün gerçek gücünü, niyetini gizleyen bir şala işlevi görebilir.
11 Eylül'le birlikte başlayan süreç, aslında küresel kapitalizmle ulus-devlet ilişkisinin geleceği açısından bakmadan doğru anlaşılamaz. Yeni bir aşamaya gelen kapitalizm artık ulus-devlet sınırlarını çoktan aşmış küresel boyutlara ulaşmış, kendi çıkar alanlarına ilişkin kurallarını koyar olmuştur . Modern dönemde ulus-devlerle birlikte palazlanan kapitalizm bir müddet devletin sırtına binerek daha da güçlenecektir.
Ne var ki, özellikle sermaye piyasasının, çok uluslu şirketlerin uluslar arası güç olmaları ulus-devletle olan ilişkisini yeniden tanımlanmasını gerektirdi. Küresel sermaye artık ulus-devlet için bir yük olmaya başlamış, ikisinin çıkarı zaman birbirinin aleyhine işler olmuştur.
Küresel sermayenin ulus-devlete olan bağımlılığı, ihtiyacının eskiye oranla alabildiğine azalması, hatta birbiriyle çıkarlarının çatışır olması devletin bir şeyler yapmasını gerektirdi.
Amerika'nın yeni işgal politikalarına bir de bu açıdan bakmakta yarar var. Küresel sermayeyi sırtında taşıyan, aynı zamanda onun sayesinde de küresel güç olan Amerika'nın askeri gücünü göstermesi küresel rekabette sermaye karşısında bir hamlesi olarak okunmalıdır.
Kısaca, küresel sermaye ile devlet ilişkisinde altı çizilmesi gereken husus ulus-devleti aşan, ona rağmen kendi strateji geliştiren ve çıkarlarını gözeten küresel sermaye ile karşı karşıya olunduğudur.
Bunun son örneklerinden biri Amerika'da emlak piyasası kriziyle başlayan ve banka iflası ile devam eden süreçte ortaya çıkıyor. Bir yanıyla devlet kapitalizmi görüntüsü vermek istemeyen Bush banka kurtarmaya sıcak bakmazken Wall Street devlerinin bir araya gelip kendi sektörlerini kurtarmalarını bekledi. Şimdilik kriz atlatılmış gibi görünse de aslında küresel sermayenin Amerika'dan çekilmesi devletin nerdeyse iflası anlamına gelebilecek bir krize yol açacağı söyleniyor.
Başta Çin, Hindistan gibi Uzakdoğu hatta Arap sermayesinin Amerika'dan çekilmesine yol açacak zincirleme çöküş yeni dönemde dünya sistemine şekil veren iki farklı organizasyonun yani devlet-sermaye arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelecektir.
Bu arada, adeta ilahi bir kural gibi beyinlerimize nakşedilmeye çalışan “ekonominin kuralları”, “serbest piyasa” gibi parlak lafların bir anda yaldızının nasıl dökülüverdiği gözden kaçırılmaması gerekir. 200 milyar dolar hazine desteği ile toplam değerleri 5 trilyon doları bulan iki şirketi kurtaran ABD sistemi, gerektiğinde tüm piyasa kurallarına rağmen müdahale edebileceğini gösterdi. Lehman Brothers gibi bankanın kurtarılma işine soğuk bakılması ise daha ilginç bir göstergelere işaret ediyor. İç savaş dönemine kadar varan tarihi ile adeta Amerikan kapitalizminin sembollerinden birinin batışına seyirci kalan devlet sermaye ile yeniden hesaplaşıyor. Küresel kapitalizm ile ulus-devletin kozlarını paylaştığı ama sonunda muhtemelen dengelerin yeniden kurulacağı bir süreç yaşanıyor. Bir farkla ki bu süreçte batı-dışı sermaye de aktör olabileceğinin işaretlerini veriyor.
Ekonominin kurallarını her türlü değer ve ahlak ilişkisinden bağımsız zanneden saf siyasetçilerin bu günlerde ders alacağı çok şey yaşanıyor.
Deniz Feneri, 1996 yılındaki televizyon programının ardından 1998 yılında kurulmuş bir dernektir.
AK Parti ise 2001 yılında kurulmuştur.
Ayrıca Türkiye'de kurulan dernekle, Almanya'da ceza alan kuruluş organik bir bağa da sahip değildir.
CHP'nin Almanya'daki derneği, Türkiye'dekiyle, onu da AK Parti ile organik bağ içinde göstermeye çalışması, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.
Deniz Feneri Derneği etrafında başlayan tartışmaların çok boyutlu bir mücadeleyi yansıttığını görmek gerekiyor. Bu hadise, bir taşla üç-beş kuş vurma girişimine güzel bir örnektir.
Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Almanya'da yargılanan kişilerin aldıkları ceza ve sebep oldukları sonuçlar müstakil olarak iyi değerlendirilmek durumundadır.
Ortada sadece bir usulsüzlük değil, dolandırıcılık sebebiyle verilen bir ceza vardır. Bunun tasvip edilecek, tevil edilecek bir tarafı yoktur. Sadece yapılan yanlışlıklar değil, sebep olunan çok boyutlu olumsuz sonuçlar açısından da ortada büyük bir sorumsuzluk, vahim bir durum vardır.
Gelelim, kavganın diğer boyutlarına…
Deniz Baykal…
CHP lideri, bu olayı AK Parti'ye karşı siyasi bir linç kampanyasına dönüştürmek istemekte, siyaseten bu olaydan neler
devşirebileceğini düşünerek, sapla samanı birbirine karıştırmaktadır.
Baykal basın toplantısında diyor ki,
"Deniz Feneri, ne zaman çıkmıştır, nereden çıkmıştır?
Deniz Feneri, Adalet ve Kalkınma Partisi ile ortaya çıkmış bir olay…"
Peki gerçekte böyle mi?
Deniz Feneri, 1996 yılındaki televizyon programının ardından 1998 yılında kurulmuş bir dernektir. AK Parti ise 2001 yılında kurulmuştur. Ayrıca Türkiye'de kurulan dernekle, Almanya'da ceza alan kuruluş organik bir bağa da sahip değildir. CHP'nin Almanya'daki derneği, Türkiye'dekiyle, onu da AK Parti ile organik bağ içinde göstermeye çalışması, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.
Deniz Feneri Türkiye'de 500 bin insana yardımda bulunuyor. Baykal, bu 500 bin kişinin AK Parti'ye oy verecek bir kitle olduğunu düşünüyor ve "yardımları kesersek, oy akışı da kesilir" diye hesap yapıyor.
Uluslararası bazı STK'lar… Türkiye'nin son dönemde yürüttüğü aktif dış politikaya paralel olarak, Türk sivil toplum örgütleri ve yardım kuruluşları da dünya genelinde etkinlik kazanmaya başladılar. Tsunamide, Pakistan depreminde, Darfur'da ve daha bir çok bölgede büyük bir başarıyla yürütülen yardım çalışmaları, uluslararası kuruluşları ciddi şekilde rahatsız etmeye başladı. Henüz Avrupalı vakıflar olay yerine gitmeden Türklerin yardımları afet bölgesine ulaşmıştır. Bunun doğurduğu rahatsızlık sadece STK zemininde değil, batılı bir çok ülkede hissedilmiştir. Neticede yardım faaliyetleri ülkelerin dış politikalarıyla ve uluslararası etkinlikleriyle birlikte değerlendirilmektedir.
Almanya… Türkiye'nin AB üyeliğine tereddütle yaklaşan Almanya'da bir çok örgüt ve kuruluş Türklerin faaliyetlerine karşı hasmane bir psikoloji içine girmeye başlamıştır. Türkiye'deki Alman vakıflarına karşı en ufak bir denetlemeye karşı ayağa kalkan Alman hükümeti, Almanya'daki Türk kuruluşlara karşı amansız bir tutum takınmaktadır. Yargılama sürecinde ortaya konan kimi söylemler, bunun salt hukuki bir süreç olmaktan öte, siyasi göndermeler içerdiğini de göstermiştir.
Doğan Grubu… AK Parti'ye karşı CHP ile eşgüdüm halinde hareket eden Doğan medya grubu, Deniz Feneri hadisesini hükümeti yıpratmak için kullanışlı bir malzeme olarak görmüştür. Almanlarla da ticari ilişki içinde olan Doğan grubunun bu çıkışları habercilik çerçevesini geçerek, siyasi bir mahiyet taşımıştır.
STK'ların etkinliğini kırmak isteyen çevreler… Deniz Feneri, Kimse Yok Mu, İHH, Mazlumder gibi bir çok sivil örgüt son dönemde profesyonel bir sosyal yardımlaşma kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Bu vakıf veya derneklerin etkinliğini artırması ise, bir kısım ideolojik çevreleri ve hatta yardım kuruluşlarını rahatsız etmişe benziyor. Muhafazakar kesimde gelişen sivil toplum örgütlerinin halkla kurdukları sıcak ilişki, hazmedilemiyor.
Yardım kuruluşlarının maalesef son yaşananlardan ciddi şekilde etkilendiği de söylemek gerekir. Sosyal alanda büyük bir açık kapatan bu kuruluşların çalışmalarına sekte vurulması, insaniyet açısından büyük bir talihsizliktir.
Almanya'da ceza alanların yaptıkları yanlışlar elbette bu olumsuzluklarda pay sahibidir. Ancak bu olayı fırsat bilerek topyekün ir sosyal yardım alanını yok etmeye, daraltmaya, karalamaya kalkmak pireye kızıp yorgan yakmaya benzer…
Yanlış yapan her kim olursa olsun, yanlışa ve yanlış yapana karşı net bir tutum takınmak, yanlışın sebep olduğu olumsuzluklardan en az şekilde etkilenmek için bir gerekliliktir. Ama bir yanlış sebebiyle bir kitleyi, bir camiayı, ilgili-ilgisiz bütün kurumları yıpratmaya, yok etmeye çalışmak daha büyük bir yanlıştır ve aslında başka bir mücadele verildiğini ortaya koyar…
Küçümsemek ve görmezden gelmek ne kadar yanlışsa, bu olayı siyasileştirmeye çalışmak, diğer örgütleri ve topyekün yardımlaşma faaliyetlerini baltalamaya çalışmak da o kadar yanlıştır.
1977 Ağustos'unda Ege Ordu Komutanlığı'ndan emekli olmaya hazırlanan Evren Paşa'ya uzatmalar oynanırken Sam Amca'nın
"Bizim Çocuklar" Piyangosu isabet etmiş, darbeler tarihimizin kanunu yeniden yazılmıştı.
Önce Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun re'sen emekliye sevk edilmiş, ardından da üç komutan birden "g" gününde bir darbe için elenivermişti:
Kenan Evren o en tuhaf Ağustos'ta KKK koltuğuna oturtulmuş, 1978'in Mart başında ise Genelkurmay Başkanı sıfatıyla bir gece ansızın gelebilmek için yola koyulmuştu.
1977, 'Kanlı 1 Mayıs' hadisesinden itibaren Türkiye'nin birbirine kırdırılmaya başladığı yıldı: Mister Kontrgerilla eliyle "sağ-sol çatışmaları" kurgulanarak "darbeye zemin hazırlanmak üzere" düğmeye basılmış, üç yıl boyunca hepsi birbirinden kabus provokasyonlar peş peşe sahneye konulmuş ve Türkiye taammüden "uçurumun kenarına" getirilmişti:
Bütün bu alacakaranlık kuşağının, "Ressam Evren Paşa"ya "yağlıboya darbe tablosu" yaptırtmak için tezgahlandığı sonradan anlaşılacaktı.
Türkiye'nin "uçurumun kenarından kurtarılması" olarak sunulan/yedirilen "müjdeli haber" Beyaz Saray'da son aylarını yaşamakta olan Başkan Carter'a "Bizim çocuklar yaptı" sloganıyla iletilmişti.
Tam burada '12 Eylül' adlı 'Washington Yapımı' filmimizi durdurup biran için "yerkürenin merkezi"ndeki akla ziyan sırra seyahat edelim…
Türkiye'nin "şok edici sırları" gün ışığına çıkartıldığı vakit; buradaki "Bizim Çocuklar" tabirinin ihtilali gerçekleştiren Evren ve "saz arkadaşları"ndan ibaret olmadığı da anlaşılacaktır:
"Ankara'daki Washington" anlamına gelen "bütün kurumların üzerindeki yapılanma" (Bir tür "Baronlar Konseyi" 12 Eylül darbesi için Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi'ni istihdam etmiştir.
Sıkı durun, sadece 12 Eylül'ün değil bütün darbelerin arka planı böyledir!
12 Eylül ihtilalinin "başarısını" garanti altına almak için darbe anında NATO'ya ait Acil Müdahale Birliği'nin (Allied Mobil Force) Anviel Express manevrası kisvesi altında "hazır kıta" beklemiş olduğunu daha önce anlatmıştım.
Darbeye karşı "beklenmedik" bir karşı koyma olursa diye böylesine bir "tedbir" de alınmıştı! Buradaki "tepeden tırnağa nüfuz etmişliğe" dikkat buyurunuz; "darbenin arkasındaki güç" bir elinde Ordu, diğer elinde NATO birliği, Türkiye'yi "nesi olarak" görüyordu, dersiniz?
Olmazdı; olmadı da, ama ya olsaydı: Yani, varsayalım kitleler 12 Eylül darbesine karşı koysaydı; "İçimizdeki Amerika" bu eylemi "iç ayaklanma" kabul edip NATO kuvvetleri marifetiyle "bastıracak"tı!
***
Aradan geçen yirmi sekiz yıl boyunca Türkiye 12 Eylül darbesini yargılayamadı. Yargılamaktan çok uzaklarda kaldı…
Buna mukabil, son birkaç yıldır köprülerin altından hayli sular akmış durumda; hakikat şu ki 'Statüko' bu topraklarda kaybetti:
Türkiye, "Arkası Yarın" gibi uzun sürecek ve fevkalade öğretici olacak
"Ergenekon Davası" eliyle "darbelerle kaybolmuş"
yıllarının hesabını sorabilme, askeri müdahalelerin arka planını tümüyle gün ışığına çıkarabilme şansına sahip artık.
“Statüko”nun “en muteber simalarından” Vehbi Koç'a yakınlığının bu süreçte etkisi olmuş muydu?
Postadan Çıkmayan Mektup
“-Babam Milliyet'i satmaya mecburdu.
Abdi Amca öldürülmüştü.
O, hayattaki en yakın arkadaşıydı.
Çok kırıldı, küstü.
Devamlı öldürüleceğiz veya
kaçırılacağız endişesiyle yaşıyordu.
Üzerimize titrerdi.
Babamın Milliyet'i satmasındaki en büyük neden başımıza bir şey gelebilir diye bizi korumak istemesidir.” (Sabah/ 13 Ocak 2007)
Bu sözler, Milliyet'in eski sahibi Ercüment Karacan'ın oğlu Ömer Karacan'a ait…
1979 Şubat'ında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden Abdi İpekçi son nefesini verinceye kadar Milliyet'in satışına engel olan isimdi.
İpekçi öldürüldükten sonra Karacan iyice karamsarlaştı, sonunda da pes etti.
*
Gazetenin yeni sahibi o dönemde pek tanınmayan “sanayici” Aydın Doğan'dı.
Doğan, Milliyet'in sahibi olmadan önce (8 Ekim 1979) başkanlığını
Ercüment Karacan'ın yaptığı 'yeni' yönetim kuruluna girmişti.
Doğan, nasıl olmuştu da Milliyet'i satın alabilmişti?
Bu hususu yıllar yılı hep reddetti: “Koç'un benim yayın grubumla hiçbir ilişkisi yoktur” dedi.
Milliyet, 12 Eylül'le birlikte “Statükocu” yörüngeye yerleşti. Giderek Ordu'da en çok tutulan iki gazeteden biri oldu.
“Statükonun Amiral Gemisi” Hürriyet'in 1994'te Aydın Doğan'a satılması, Milliyet'in vaktiyle yaşadığı el değiştirme hadisesi hakkında da yeterince fikir vermişti.
Hürriyet'in “Devlet Gazetesi” rütbesi zirveye çıkmıştı.
12 Eylül Kavşağı'nda Milliyet'i, on dört yıl sonra da Hürriyet'i “Statüko”nun kontrolü dışındaki sermayenin alabilmesi elbette mümkün değildi; buna izin verilmezdi!
Darbe destekçiliği, “Gizli Egemenler”in “psikolojik harekat” merkezi gibi çalışmak gibi “görev”ler, Doğan Grubu'nun başını çektiği Egemen Medya'nın temel işleviydi.
Doğan Medyası'nın siyasi iktidarlarla ilişkisini aslında “Gizli İktidar”ın “hükümetlere çektiği hareketler veya kimi zaman yaptığı ince ayarlar” bağlamında da düşünmek gerekir.
Grubun, 28 Şubat sürecinde 57 milyar dolar hortumlanırken sessiz kalması; adı uzun süre yolsuzluk dosyalarıyla birlikte anılmış kimi “Statükocu” siyasilerle birlikte hareket etmesi fazlasıyla manidardı.
Son dönemde, Statüko'nun hakimiyetini yitirmiş olması Doğan Grubu'nu çok zor durumda bıraktı.
Türkiye'nin gidişatını belirleme “ayrıcalıklarını” yitirdiler; siyasal süreçleri dizayn etme “iktidar”ından uzaklaştılar…
En önemlisi, Abdullah Gül'ün Çankaya'ya çıkmasını engelleyemediler…
“AKP'nin kapatılmayışı”na fena içerlediler…
Aydın Doğan başbakanlara mektup yazmayı öteden beri seviyordu. Ne yazık ki, artık “mektup yazarak” bir başbakana “ayar” çekmesi mümkün olamıyor!
Ne yapıyor? Erdoğan'ın konuşmalarına “En son 12 Eylül döneminde böyle sarf sözler ediliyordu” diye göndermede bulunuyor. Radikal'indeki Mehmet Ali Kışlalı da “bu gibi durumlarda adetten olduğu üzere” 27 Mayıs'ı hatırlatıyor…
“Eskiden bize hareket çekenlerin başına bakın neler gelmişti?” demeye getiriyorlar, her ikisi de…
Alışkanlıkları depreşiyor, eskiden olduğu gibi “darbelerle korkutmaya” çalışıyorlar; ama nafile…
“Kaybeden Statüko”nun kadim destekçileri 2008 Türkiye'sinde fevkalade zordalar…
Her “Ergenekon” bahsi açıldığında nedense ödleri kopuveriyor!
Aydın Doğan, Reuters'a “Tartışmanın ne kadar süreceği hükümete bağlı” diyor. “Başbakan'la kavgamız Ergenekon gündeminin ne kadar üzerini örterse o kadar iyi olur” diyecek değildi, ya!
Ya, Başbakan?
Almanya'daki Deniz Feneri davasında beklenen karar dün açıklandı. Derneğin üç yöneticisi “dolandırılıcılık” suçundan muhtelif hapis cezalarına çarptırıldılar. Dava dosyası Türkiye'ye intikal ettiği vakit, AKP hükümeti üzerine düşeni yerine getirmeye/gereğini yapmaya mecburdur.
Türkiye'de Genelkurmay başkanlarının tarzları önemli olur.
Ordu, ağırlığını, kimisi doğrudan konuşmalar, kimisi kamuoyuna duyurular, kimisi bildiriler yoluyla hissetirir.
Yöntem ve yol değişir ama esas değişmez, siyasete ağırlık koymak konusu, bazı istisna dönem ve kişiler dışında aynı kalır.
Org. İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanı olalı henüz 1 ay olmadı.
Ama bu süre
"yoğun"
gelişmelerle geçti.
Türk Silahlı Kuvvetleri adına yapılan hapishane ziyareti, ardından yeni komutanın
"destek kıtaları"yla Doğu ve Güneydoğu'da yaptığı ziyaret, bu
ziyarette kimi temel siyasi konular üzerine yaptığı vurgular, en nihayet önceki gün gerçekleştirilen basın brifingi…
Yeni bir dönem hızlı açıldı…
Tarz böyle oluştu, oluşuyor…
Ama bu sadece tarz meselesi midir?
Peki ya esas?
"TSK'nın ana konulara bakış açısı değişmez.
Kim böyle bir şey beklerse çok büyük yanılgı olur. Üslup farkları olabilir…"
İki gün önce gazetecilere bunları söylüyordu yeni Genelkurmay Başkanı…
Yani esas…
Şimdi başa dönelim…
Yeni komutan bundan 18 gün önce ordunun sistem içindeki yerini ve işlevini belirten bir devir teslim konuşması yapmıştı.
Buna göre TSK kendisine önemli siyasi bir rol veriyor, ancak bu siyasi rolü siyaset dışı olarak adlandırıyordu.
Ordunun siyaset dışı saydığı ama her yönüyle siyasi olan bu rol, Başbuğ'un dilinde "ulus devletin tanımı, askerin bu tanımı kollama görevi, kimi
uygulamalar ve adımlarla bu tanımın çelişmesi halinde tepki vermesi"
gibi bir şekle bürünüyordu.
Siyasi konuların siyaset dışı görülmesi ve tanımlanması toplumun bu konular hakkında fikir beyan etmesini imkansız hale getirir.
Bu konuları siyasi tartışmaya ve siyasi karara kapar.
Bu oranda siyasi alanı daraltır ve tekeli altına alır.
Askeri vesayet adı verilen hâl işte bu hâldir.
Bu rejimin rengi, tekel altına alınan siyasi konuların artmasıyla koyulaşır…
Başbuğ da aslında bu tanımı yapmıştı.
Dün kimi gazetelerin yayın yönetmenlerine ve Ankara temsilcilerine brifing verdi, Başbuğ.
Brifingde demokrasi ve hukuk devletine saygısını dile getirmiş… Ancak saygısını "askeri vesayet süzgeci"nden geçirince bu saygı anlamını kaybetmiş…
Nitekim Genelkurmay Başkanı brifingde "AB'den beklenti (…) 'Ulus devlet yapımla oynamaması, üniter devlet yapımı zayıflatmaması", derken, aslında değişmeyen esaslardan hareketle biliyoruz ki, Avrupa'ya ve siyasetçiye "Kürt meselesinde fikir beyan etme, benim Kürt politikama karışma, bana ademi merkeziyetçilik önerme, demokratikleşme kanunlarında benim gerçeklerime ters düşme…" demek istiyordu…
Örnek birden çok…
Başbuğ, akreditasyonlar konusunda "Bir açılım yaptık. Akreditasyon kriteri koyma durumunda değiliz. Kriter basın meslek ilkeleri. O ilkelere uyulsa ne bir kişinin ne de kurumun sorunu olur…" demiş.
Ama basın meslek kriterine hangi gazeteden neden ve nasıl uymadığının tespitini kendisinin yapacağını göstermekten de geri kalmamış.
Yeni Şafak, Star gibi daha önce bu toplantılara çağrılmayan gazeteler Genelkurmay Başkanı'nın masasında bu kez yerini alırken, Birgün, Taraf gibi gazeteler hala vesayetçi anlayışın yaptırımına tabi olmayı sürdürüyor…
Başbuğ'un bundan böyle "bildiri" sayısının azalacağını ifade etmesi de bir tarz meselesidir…
Bunlar askerin siyasete müdahalesini, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi konularda iktidarı denetlemesini, hatta ikame etmesini engellemez.
Org. İlker Başbuğ gerçekten demokrasiye inanıyorsa, bir kere demokrasinin tanımını sivillere bırakmalı ve ilk hedef olarak ordusunu kışlaya çekmelidir…
Eğitim - Sen’in Şırnak raporu, bölgedeki öğretmen, okul ve öğrenci durumunu gözler önüne serdi. Şırnak’a genellikle 23-24 yaşında stajyer
ve tecrübesiz öğretmenler atanırken, hâlâ bin 500 öğretmen açığı var
Rapora göre, Şırnak merkez ve ilçelerinde beş bin 200 öğretmen kadrosu bulunuyor.
Ancak şu an öğretmen sayısı üç bin 700 ve buna göre ilde bin 500 öğretmen açığı var.
Bu açık sözleşmeli, vekil, usta öğretici, asker öğretmen ve ücret karşılığı çalışan öğretmenlerle kapatılmaya
çalışılıyor. Geçen öğretim yılında da, 570 sözleşmeli öğretmen, 260 asker öğretmen, 180 vekil öğretmen ve 540
ücret karşılığı çalışan öğretmen görev yaptı ve Şırnak geçen dönemi bin 100 öğretmen açığı ile kapattı.
Rapora göre, Şırnak’a atanan öğretmenlerin yaş ortalaması genellikle 21-24 arası değişiyor, çoğu stajyer ve tecrübesiz öğretmenlerden oluşuyor. Bunlar da stajları bittiğinde ya da deneyim kazandıklarında Şırnak’tan ayrılıyor. Her yıl öğretmenlerin yarısından fazlasının tayinlerle gittiği belirtilen raporda, “Ve ertesi yıl bir yenisi, bir yenisi. O kadar sirkülasyon var ki aynı öğretim yılı içinde öğrenciler bazen yedi-sekiz öğretmen değiştiriyor. Diğer bir değişle öğrenciler deneme tahtası olarak kullanılmaktadır. İlköğretim diploması alıp da okuma yazması olmayan çok sayıda öğrencimiz var” deniliyor. Rapordaki tespitler şöyle: • Şırnak’ta 125 bin öğrenci bulunuyor. 18 anaokulu ve ana sınıfı, 263 ilköğretim okulu ve 31 ortaöğretim okulu olmak üzere toplam 312 okul var. Bir dersliğe düşen öğrenci sayısı 60-80 civarında. 800 ile bin arasında yeni dersliğe ihtiyaç var. • Okullaşma oranı okul öncesi eğitimde yüzde 15, ilköğretimde yüzde 76, ortaöğretimde yüzde 23. Türkiye ortalaması ortaöğretimde yüzde 88 iken Şırnak ortalamasının yüzde 23 olması çok vahim bir durumdur. • Bütün bunların sonucunda Şırnak ÖSS, SBS gibi sınav başarısında sondan birinciliği kimseye kaptırmamakta ne yazık ki. RAPOR VEKİLLERE GÖNDERİLDİ
• Şırnak’ta, öğretmen ve derslik sorununun yanı sıra, taşımalı eğitimde de sorunlar yaşandığı, ayrıca okullarda araç-gereç sıkıntısı bulunduğu ve okullarda spor kompleksi, tesis ve laboratuarın yok denecek kadar az olduğu belirtilen raporu hazırlayan Eğitim - Sen Silopi temsilcisi Hüseyin Timur ile Şırnak Basın Sekreteri İdris Mete, ilin milletvekillerinden ‘duyarlılık’ istedi.
Yemen’de ABD Büyükelçiliği yakınında bomba yüklü araç ve roketatarlarla düzenlenen saldırıda ilk belirlemelere göre en az 16 kişi öldü. Başkent Sana’da kapıdaki güvenlik görevlilerinin sabah işe başladığı saatlerde gerçekleşen saldırıda önce elçilik binası önünde bir aracın infilak ederken ikinci bir araçta bulunan silahlı kişiler de binayı koruyan güvenlik görevlilerine ateş açtı. Polis kıyafeti giyen militanların iki ila dört roket fırlattığını belirten bir görgü tanığı güvenlik görevlilerinin karşılık verdiğini söyledi. Saldırı ve çıkan çatışmada ilk belirlemelere göre altı Yemen güvenlik gücü, altı saldırgan, yoldan geçen dört sivil hayatını kaybetti. ABD sözcüsü Ryan Gliha bir çatışmanın yaşandığını doğrulamazken, elçiliğin bomba yüklü bir araçla hedef alındığını söyledi. Büyükelçilik binası içinde havanın sakin olduğunu belirten Ghila, personelin güvenlik içinde çalışabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapıldığını ifade etti. Saldırıdan sonra zırhlı birlikler kurşun isabet ederek delik deşik hale gelmiş Büyükelçilik binasını sardı. Saldırıyı kendilerini Yemen’deki İslamî Cihad olarak tanıtan dinci bir grup üstlendi. El Arabiya televizyonuna göre Yemen Devlet Başkanı’ndan hapiste olan üyelerinin salıverilmesini isteyen grup, bölgedeki Britanya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin diplomatik temsilciliklerini hedef alma tehdidinde de bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Sean McCormack basına bir açıklama yaparak büyükelçilik binasının güvenlik düzeyinin, güvenlik görevlilerinin verdiği yanıtın, otomatik silahlar, roketatarlar ve patlayıcı yüklü araçla saldıran militanları durdurma noktasında etkili olduğunu ifade etti. Saldırıda ABD vatandaşlarının zarar görmediğini belirten McCormack “Bu saldırı bir El Kaide saldırısının tüm özelliklerini taşıyor” ifadesini kullandı. Bir başka Amerikan yetkili titizlikle hazırlanan saldırıda keskin nişancıların da yer aldığını ve bazı güvenlik görevlilerinin keskin nişancıların ateşiyle öldüğünü söyledi. Bu, Yemen’deki Büyükelçilik binasına bu yıl içinde yapılan ikinci saldırı oldu. Nisanda roketatarlarla yapılan ve yakınlardaki bir okulun vurulduğu ilk saldırı sonrasında Beyaz Saray, büyükelçilikteki temel personel dışındaki görevlileri çekmişti. 2000’de de El Kaide ile bağlantılı intihar bombacıları liman kenti Aden’deki USS Cole askeri gemisinin yanındaki şişme can kurtaran salı yakınında kendilerini patlatmış ve bu saldırıda 17 Amerikan denizci hayatını kaybetmişti.