| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
Yazılar
 
Sep
20
    

 


 

 

Film Hakkında Bilgi / İMDB Linki

http://www.imdb.com/title/tt0469151/

PHP Kodu:

 

===== File Info  ===== 
FileSize           279M
PlayTime           
01:27:54.666
VideoCount         
1
AudioCount         
1
===== Video Info ===== 
Video 0# Stream
VideoCodec         avc1
VideoWidth         
640 pixels
VideoHeight        
256 pixels
VideoFrameRate     
30fps
VideoFrameCount    
158240
VideoBitRate       
0
===== Audio Info ===== 
Audio 0# Stream
AudioCodec         mp4a
AudioBitRate       
64000
AudioChannels      
2
AudioSampleRate    
24000 

Rapid Linkleri

 

http://rapidshare.com/files/14617947…XviD.part1.rar
http://rapidshare.com/files/14618439…XviD.part2.rar
http://rapidshare.com/files/14618812…XviD.part3.rar

 

 

 

 



 
Sep
20
    
Alemeyn | 20 Eylül 2008 20:43 | 0 fav | etiket:  

 

 

 komser logar

 logar kapağı 

 )))

 

 foseptik logar kapağı )))))))) 

 

 



 
Sep
18
    

 

Bir süredir batmamak için müşteri arayan Morgan Stanley, ABD'li Akbank Bank ile birleşmeye hazırlanıyor.

 

"http://www.korsanhaber.com/images/haberler/18092008192149.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

ki taraf arasında resmi görüşmelerin başladığı belirtildi.
Öte yandan New York Times'ın haberine göre, hafta sonu Citibank ile yapılan
görüşmeler, Citibank'ın CEO'sunun birleşmeyi istememesi nedeniyle sonuca ulaşamadı.

 



 
Sep
18
    

 

 

"http://www.korsanhaber.com/images/haberler/18092008143601.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

 

Kamu çalışanlarının tümü maaş bordrolarını Maliye Bakanlığının 'e-bordro' linkinden, internet ortamında alabilecek.

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman imzasıyla 81 ilin valiliklerine gönderilen yazıda, maaş hesaplamaları Say2000i sistemi üzerinden yapılan memurların ma aş bordrolarının her ayın 15'i ile 30'u arasında e-Bordro linkinden edinilebileceği bildirildi.
Uygulamanın ilk aşamasında Maliye Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı personelinin maaş bordrolarının e-Bordro linkinden verilmesine başlandığı kaydedilen yazıda, diğer Bakanlık memurlarının da aynı hizmetten yararlanmasına yönelik yazılım değişikliği çalışmalarının tamamlandığı belirtildi. Buna göre, maaşları say2000i sistemi üzerinden hesaplanan ve
ödemeleri Muhasebat Genel Müdürlüğü'ne bağlı muhasebe birimlerince yapılan bütün memurlar, maaş bordroları için
 
http://bordro.muhasebat.gov.tr
 
Bordro /gen/login.htm
 
 
linkine
 
 
bağlanacak. 'TC kimlik numarası, kurum sicil numarası ve emekli sicil numarasını' girerek, maaş bordrosunu elektronik ortamda alabilecek.


 
Sep
18
    

 

 karl marx okumanın tam zamanı

 

"http://www.korsanhaber.com/images/haberler/18092008112737.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Piyasalar güne dev bir birleşme haberi ile başladı.

Piyasalar bir süredir HBOS'un zor durumda olduğunu ve satışın yakın olduğunu konuşuyordu. Bu satışla birlikte beklentiler de gerçekleşmiş oldu.Lloyds'dan yapılan açıklamada, anlaşmanın bankanın yıllık gelirini 2011'e kadar 1.8 milyar dolardan
fazla artırmasının beklendiği hisse başına kârın ise yüzde 20 artacağı ifade edildi.

Lloyds'un CEO'su Eric Daniels, genişleyen yapı içerisinde de görevine devam edecek. Aynı şekilde Yönetim Kurulu Başkanı da Victor Blank olarak kalacak.
BİR ZAMANLAR EN BÜYÜKTÜ
Halifax'a bağlı HBOS İngiltere'nin en büyük mortgage firmasıydı. Ancak ABD'de başlayan mortgage krizi bu İngiliz devini de vurmakta gecikmedi.
HBOS, sadece bir hafta içerisinde piyasa değerinin yarısını kaybederken, hisseleri 147.1 peni'ye kadar düştü
İngiltere'nin en büyük bankacılık gruplarından HBOS, rakibi Lloyds TSB tarafından 22 milyar dolara satın alındı.


 
Sep
18
    

 

 

Memura telefonla konuşma yasağı
Dünyayı sarsan krize karşı hükümet yeni tedbirler alıyor

18.09.2008 08:46

 
Küresel piyasalarda yaşanan krizin ardından hükümet, harcamaları en aza indirmek için tasarrufa gitme kararı aldı. Önceki gün yapılan Yüksek Planlama Kurulu toplantısında, krizin muhtemel etkilerini en aza indirmek için bir dizi tedbirin uygulamaya konulması kararlaştırıldı.  


Edinilen bilgiye göre, kamunun harcamaları kısılırken, vatandaşa ilave yük getirecek herhangi bir düzenlemeye gidilmeyecek. Fuar, tören ve tesis açılışı gibi etkinlikler en az seviyeye indirilirken, mecburi olmaması durumunda yeni telefon, mobil telefon ve faks makinesi alınmaması istenecek. Memurların telefonla daha az konuşması teşvik edilecek. Kamuya ait dinlenme tesislerine ise herhangi bir şekilde ilave ödenek verilmeyecek. Bu tür eğitim ve sosyal tesisler kendi masraflarını bundan sonra kendisi karşılayacak. Kurumlardan temizlik malzemesi, araç gereç alımında müsrif davranılmaması istenecek.

 Ekonomi yönetimi, ekim ayında Meclis´e sunulacak 2009 bütçesi için kolları sıvadı. Yerel seçimler, GAP´a kaynak aktarımı ve Genel Sağlık Sigortası´nın 2009´da uygulamaya girecek olması bütçeyi zorlayacak, bu nedenle de kamuda tuvalet kağıdından fuar harcamalarına kadar bir çok kalemde tasarrufa gidilecek. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Nazım Ekren başkanlığında önceki gün toplanan Yüksek Planlama Kurulu (YPK) toplantısında bütçe önerileri masaya yatırıldı. Kamu kurumlarının bütçe tekliflerini hükümetin yeni ´ekonomik programı´ olarak görülen orta vadeli plana uygun olarak belirlemesi, kaynak dağılımını sağlıklı bir şekilde yapmaları zorunlu kılındı. Bütçe hazırlıklarında yüzde 7.5 enflasyon, yüzde 5 büyüme baz alındı. Yatırım ödeneklerinde ortalama dolar kurunun 1.435 olması, genel bütçede 243 ve özel bütçede de 15 milyar YTL´lik ödenek sınırı içinde kalınması öngörülüyor. Eğitim, bölgesel gelişmişlik farklarının asgariye indirilmesine yönelik projelere öncelik verilecek. Gelecek yıldan itibaren uygulanmaya başlayacak Genel Sağlık Sigortası kapsamında koruyucu sağlık hizmetleri yaygınlaştırılacak, sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştırılacak bu kapsamda yapılacak harcamalarda kısıntıya gidilmeyecek.

GAP´A TAM DESTEK


Yerel seçim öncesi vatandaşa ek yük yerine, kamuda kemer sıkma

politikası izlenecek.

Kamu kurumları tuvalet kağıdından fuar etkinliklerine

kadar bir çok alanda tasarrufa gidecek.

2009´da GAP ve bölgesel kalkınma projelerine ise gerekli kaynak

aktarılacak.

GAP illeri için toplam 1 milyar YTL, diğer kalkınma programları

için 1.3 milyar YTL kaynak aktarıldı.

 

 



 
Sep
18
    

 

"http://www.kitapturk.com/img/Metas/4/9759059620.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Onlar son yılların en çok konuşulan, hayatımızı etkileyen 40 ismi.

Özne oldular, hep başrol oynadılar, hep

" damga vurdular"

Ama bu kez durum

farklı...

Türkiye'nin gündeminden düşmeyen bu 40 yüz, artık Alper Görmüş'ün "elinde"...

Görmüş, herkesin bildiği 40 yüzü önce siliyor, sonra kendi

"hakkaniyet" kriterlerine göre yeniden çiziyor.

Bu işlem sırasında egemen medyanın uygun gördüğü makyaj da temizlenmiş oluyor.

Ve ortaya bize

daha önce söylenmeyenleri söyleyen, bildiklerimize

"benzemeyen"

40 taraflı portre çıkıyor.


Alper Görmüş.

"Birine haksızlık etme, adaletsiz davranma ihtimali ürkütür beni" diyor.

Sanırız böyle olduğu için de bu portreleri okuyan herkes ürkecek!

 

40 Benzemez Yüz
40 Benzemez Yüz
18 Eylül 2008 Perşembe 23:29
Darbe günlüklerini ortaya çıkaran Alper Görmüş'den siyasetçi portreleri

"Zevkli bir işmiş portre yazmak bunu anladım" diyen Alper Görmüş, yazdığı portrelerin "objektif olma" ihtimali olmadığının altını özellikle çiziyor. Okuyacağınız portreler Alper Görmüş'ün gözüyle çizilmiş portreler:

Aktüel dergisinde her hafta birini tanıttığı 40 portreyi bir araya toplayarak kitaplaştıran Alper Görmüş'ün eseri    40 Benzemez Yüz  adıyla kitaplaştırıldı. Kitabın kapağında eserin ve yazarın adının yazılış esprisi için gerçekten çok hoş: Alper 40 Benzemez Yüz Görmüş. Bir kitap sırf kapağı hoş diye okunmaz şüphesiz. İçeriğinin de kapak esprisi kadar okuyana tat vermesi şart:

Alper Görmüş'ü çoğu insan "Ergenekon çetesini" ortaya çıkartan Org. Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlükleri ortaya çıkarttığı Nokta macerasından dolayı tanıyor bugün. Ama onun gazetecilik macerası 1978 yılında Aydınlık dergisi ile başlamıştı. 12 Eylül'den sonra işsiz kaldığı için kitapçılık. muhasebecilik ve halı tezgahtarlığı gibi işlerde çalışarak ayakta kalabilen Görmüş 1986 yılında Nokta ile gazeteciliğe dönmüştü. 1999 yılından bu yana Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Akademik kariyeri nedir derseniz İşletme mezunu... Genel yayın yönetmeni olduğu Nokta kapatıldıktan sonra gazeteciliği Aktüel ve bugünlerde Taraf gazetelerinde sürdürüyor.

İşte böyleine renkli bir kişiliğin gözünde biçimlenen portreler, onunla aynı görüşü savunanlar kadar ona muhalif olanlara da farklı tatlar verecek tespit ve espriler içeriyor.

Mesela kitabın siyasetçi portrelerini bir kaç cümle ile özetlemeye çalıştığımız metinlerin size önemli ipuçları vereceğine inanıyoruz:

ABDULLAH GÜL

Alper Görmüş'e göre Abdullah Gül, cumhuriyetçilerin cumhuriyetçi çıkmasından korktuğu cumhurbaşkanı. Ekşi Sözlük'ün tanımı ile ilk zenci cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül'un korumasıyla aynı kravatı takması bile mütvazılığının göstergesi. Gül'ün yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle "Tanrı devlet adamı" rolüne ne kadar uzak bir portre çizdiğini belirten Görmüş "o hem demokratik bir fren görevi yapacak hem de "öcü siyaseti"nin elindeki en büyük kozu elinden almış olacaktır" ifadesini kullanıyor...

RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Alper Görmüş, Erdemliler Koalisyonu'nun lideri olarak tanımladığı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı günlerinden itibaren tavrını göz önüne alarak, sosyolojik olarak neyi simgelediğini sorguluyor ve "Erdoğan'ın sihri şurada: Hem mazlum hem kibirli" diyor...

DEVLET BAHÇELİ

Alper Görmüş'e göre Devlet Bahçeli, egosu şişik olmayan milliyetçi lider ve böylesi bu çağda nimet. Görmüş, sosyalist sol basının hemen hemen hiç değişmeyen kimi varsayımlarla düşünme alışkanlığı nedeniyle Bahçeli'yi yeterince değerlendiremediğini savunuyor ve onların Bahçeli gibi "Ülkücülerin belinde silah yerine elinde bilgisayar olmasını arzulayan" bir lider yerine İlhan Selçuk gibi ulusalcı solcu bir lideri arzu etmesini manidar buluyor...

DENİZ BAYKAL

"Köşe yazarı olsa tapılacaktı, lider olarak taşlanıyor" diyor Alper Görmüş, Deniz Baykal için. Baykal'ın da bir mazlum portresi çizdiğini belirten Görmüş onun aynı zamanda kurnazlık üzerinden rant elde etme konusunda kendisini usta sandığını ama yanıldığını belirtiyor. Görmüş, Baykal'la ilgili makalesinde neden 10 saniye için ona hayranlık duyduğu vakayı da anlatıyor..

CEMİL ÇİÇEK

"Toplumsuz demokrasi idealinin ideal başbakanı". Bu tabir Cemil Çicek için. 27 Nisan 2007 muhtırasından bir gün sonra, sabah saatlerinde, hükümet adına yapılan "muhtıracılara rest" niteliğindeki açıklamanın ilk satırları okunduğunda, ilk kez ve belki son kez Türkiye'nin liberalleri ve demkratları tarafından da alkışlandığı hatırlatılan Cemil Çiçek için "devletim"in yaklaşımı hilafına söz alan, hareket eden herkese haddini bildiren siyasetçilerin önde gideni. "Cezaevlerindeki ölüm oruçlarını bitirmek için ölüm orucuna yatan avukat Behiç Aşçı'nın ailesiyle görüşen Bülent Arınç'a da haddini o bildirmişti diyerek onun otoriterlik hazzına göndermeler" yapan Görmüş, Çiçek için "onun gibi siyasetçiler beni çok korkutuyor" diyor son söz olarak.

ONUR ÖYMEN

"Onur Öymen'in kişisel sitesine girdim, orada, daha CHP milletvekili olmamışken, NATO daimi temsilcisiymken verdiği beyanatlardan itibaren bütün beyanatlarını okudum. Anladım ki, bir zamanlar o da sırtında deli gömleği olmadan konuşan bir insanmış" dediği Onur Öymen'in deli gömleğini ne zaman giydiğini sorgulayan Alper Görmüş,'e göre, "Öymen'in devlet eksenli siyaset refleksi ona bazen öyle şeyler söyletiyor ki, bu sözlerin bırakın bir sosyal demokratın ağzından çıktığına inanmak , siyasetçinin ağzından çıktığına inanmak bile kolay olmaz...

ABDULLATİF ŞENER

Abdullatif Şener için ise "Hiç kuşkusuz bu yargı olmasaydı, standart bir politikacı olmadığını gösteren kimi tavırlarıyla bende yarattığı sempati duygusu daha yoğun olacaktı" diyen Alper Görmüş'e o her zaman kendisinden geçer not alabilecek bir baba. Ancak bilgeliğini teslim etmesine rahak kala sergilerdiği "ego" gösteri Görmüş'ü Şener'den son derece soğutmuş..

Alper Görmüş'ün 40 simaya yer verdiği kitabında anlattığı bazı simalar için kullandığı başlıklar da oldukça manidar:

İlhan Selçuk: Yüceliğin kötülüğü

Ertuğrul Özkök:
Gazetesi gibi: Sadece gündelik hayatta sivil...

Cem Karaca:
Sürüden korkan dönek...

Alev Alatlı:
Dünyanın kaybolan büyüsünü ararken kaybolan yazar

Bülent Ersoy:
Rolü her türlü ikiyüzlülüğü göz önüne çıkartmak

Müjde Ar:
Asıl sözü sükûttu, şimdi sözünü kaybetti

Sezen Aksu:
"Bir"leştirmeden birleştiren

Şener Şen:
Yerlilik ve modernliğin ideal bileşimi

Emre Kongar:
"Sosyo"nun zapt-u raptının lojis(tiğ)i

Durmuş Yılmaz:
İlk "zenci" Merkez Bankası Başkanı

Nuri Bilge Ceylan:
Hayatın sıkıcılığıyla dürüstçe yüzleşen sinemacı

Bekir Coşkun:
Delili kendi varsayımı olan yazar

Bülent Arınç:
Muhafazakârlık üstü az milliyetçilik...

Erkan Oğur:
Yalınlığın manifestosu

Kenan Pars: Bir sihri vardı kötülüğü hiç bir zaman inandırıcı olmadı.

 

 



 
Sep
18
    
Alemeyn | 18 Eylül 2008 18:51 | 0 fav | etiket:  

 

 

Bir Ziyaretin Düşündürdükleri

15 Eylül 2008 günü, Çapa Tıp Fakültesi Dâhiliye bölümü 403 nolu odada hasta yatan Nail V. Çakırhan ve kendisine refakat eden eşi Prof. Dr. Halet Çambel'i ziyaret ettim.

Nail Bey yatakta, sırtı duvara dönük kolunda serum takılı, arada sırada ki inlemelerinin dışında hiçbir harekette bulunmadan yatıyordu. Yarım saatlik ziyaretim sırasında bu vaziyeti hiç değişmedi. Durumunu sorduğumda, Halet Hanım, vücudunda enfeksiyon olduğu, enfeksiyonun kaynağının henüz saptanamadığını açıkladı. Halet Hanım'a kendisinin nasıl olduğunu sorduğumda ise, kendisinin iyi olduğunu, uzun süredir Nail Bey'in sağlık sorunlarıyla uğraştıklarını belirtti. Halet Hanım'ı ilerlemiş yaşına rağmen gözlerinin içinin güldüğünü, canlı, zekâsının ise pırıl pırıl olduğunu gözlemledim. Gözlüksüz yazılı metinleri çok rahatlıkla okuyabildiğine şahit oldum.

Ziyaretimde, Halet Hanım beni Çayönü'nden Ergani'ye: Uzun bir yürüyüş kitabımdan dolayı tanıdığını, ziyaretim nedeniyle çok memnun kaldığını belirtiler. Kendisine, kendisiyle ilgili daha önceleri yazdığım ve Berfin Bahar (Mart 2006, Sayı: 97) ve Yeni ÇABA (Ocak-Nisan 2007, Sayı: 49-50) dergilerinde yayınlanan Bilim, Çayönü ve Halet Çambel ve 19.01.2007 tarihinde Ergani Haber gazetesi'nde yayınlanan Prof. Dr. Halet Çambel ve "Karatepeli Fıkraları" başlıklı yazılarımın birer örneği ile Gecenin Islığı şiir kitabımı takdim ettim. Teşekkür etti. Yazılar ve kitap için sevindi. Yüz ifadesi ve gözlerinin içinin gülmesi, mutlu olduğunu belli ediyordu. Yeni çalışmalarımdan, yeni yayınlanacak olan HİLAR kitabımdan konuştuk. Çalışmalarıma devam etmemi söyledi. Ben, ziyaretimi kabul ettiği için, şimdiye kadar yaptığı bilimsel çalışmalar için, doğum yerim, çocukluk ve gençliğimi yaşadığım, memleketim Ergani'ye yaptığı katkılar için kendisine teşekkür ettim.

Nail Bey ve Halet Hanım, hem renkli, hem farkı duruşları olan aydınlarımızdandır. Çalışkanlıklarıyla, çalışmalarıyla, düşünce ve duruşlarıyla yazım ve düşünce dünyamızda, bilim çevresinde saygın yer edinmişlerdir. Nail Bey, 1950 TKP tutuklanması sırasında ve cezaevi tutukluluk süresince; tahliye sonrasında ise, bilge kişiliği ve yaşam tarzıyla örnek olmuş insanlarımızdan biridir. Halet Hanım ise, Türkiye'de üniversitelerde arkeoloji bölümlerinin kurulması, kurumlaşması ve bir bilim dalı olarak gelişmesinde fazlasıyla emeği geçen, katkısı olan bir bilim insanımızdır. Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Karma Projesi'ni,1962 yılında Prof. Dr. Robert J. Braidwood'la birlikte İstanbul ve Chicago Üniversitelerinin ortak girişimiyle, ilk üretimciliğe geçiş aşamasının tüm doğal verilerini ve arkeolojik açıdan hiç bilinmeyen bölge olan Yukarı Dicle Havzası'nda "tarımcı ilk köy topluluklarının ortaya çıkışı"na yönelik araştırmaları başlatanlardandır. Çok geniş ve kapsamlı olan bu proje çerçevesinde, yurt içi ve yurt dışından birçok bilimsel kurumun katılımı ile çalışmalara daha sonraları da devam edilmiş ve bu araştırmalardan ilginç sonuçlara varılmıştır. Kazılarda ele geçen buluntuları yorumlayan kitap ve makaleler kaleme almıştır. Ergani, Hilar ve Çayönü isimlerini dünya kültür literatürüne taşımıştır, tanınmasına vesile olmuştur.

Daha sonraları kazılara Prof. Dr. Mehmet Özdoğan başkanlığında devam edilmiştir.

Halet Çambel, dost canlısıdır, vefalıdır. O, sadece tarih ve arkeolojiyle değil, memleket sorunlarıyla uğraşıp cezaevlerinde gün sayanlara da ilham ve destek olmuştur. Aşkların en güzelini yaşamış ve aşkını hep yüreğinde yaşatmıştır. Bir yandan bilimsel çalışmaları nedeniyle Anadolu'da karış karış gezerken, diğer yandan da yüreğinde sevdalar taşımıştır. Cezaevlerinde hep O'nun yolu gözlenmiştir. Cezaevlerinde yatanların dertlerine çare olmaya çalışmıştır. Cezaevindekiler ise, O'ndan çok şey istemişlerdir: Görüş günlerinde mutlaka gelmesini... Arkadaşı ve sevgilisi Nail V. Çakırhan 1950'lerde bir grup arkadaşıyla cezaevinde tutuklu olması nedeniyle, O, görüş günlerini hiç kaçırmaz. Nail V. Çakırhan da durmadan kendisine hasret dolu mektuplar yazar. Yıllar sonra, gün gelir, Türkiye Sosyal Tarih ve Araştırma Vakfı-TÜSTAV bu mektupları bir kitap olarak; Üç Hapishaneden Mektuplar: CANIM HALET'ÇİĞİM adı altında yayınlar. Kitap, Nail V. Çakırhan'nın Harbiye, Sultanahmet ve Aydın Cezaevlerinden Halet Çambel'e yazıp gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır. Mektuplar da; aşka, sevgiye ve özleme dair şeylerin yanında, cezaevi yaşamı, sosyal sorunlar tatlı bir dille anlatılmakta; 1950'li yılların memleket havası yansıtılmaktadır.

CANIM HALET'ÇİĞİM kitabını bulup okumanızı öneririm.

***
Vefakârlık bir erdemdir. Her şeyin maddi şeylere, yeşil dolara endekslendiği bir dönemde en çok buna ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

İnsanlığın gelişimine, toplumsal ilerlemeye katkı sunan insanları unutmamalı: Kadir kıymet bilmeliyiz!

Halet Hanım ve Nail Bey'in daha çok güzel çalışmalara imza atacaklarına inanıyorum.

Nail Bey'e şifa, Halet Hanım'a sağlık ve afiyet diliyorum.

 

  18 09 2008

Müslüm Üzülmez
Bir Ziyaretin Düşündürdükleri

15 Eylül 2008 günü, Çapa

 

Müslüm Üzülmez 



 
Sep
18
    
Alemeyn | 18 Eylül 2008 18:49 | 0 fav | etiket: ,  

 

Sol, laiklik ve gündelik demokrasi

Halihazırda sol'da yaşanan ayrışmada önem taşıyan etkenlerden birisi de laiklik. Malum Ergenokon da meşruiyetini esas olarak laiklik ilkesi ile çeliştiğini düşündüğü mevcut hükümete karşı yapılmak istenen bir darbe olarak gözüküyırdu. Sol'da yer alan siyasi hareketlerin çoğunun din olgusuna tümüyle negtif baktığı bir gerçek. Dolayısıyla Ergenokon olgusunun en azından sol'un bir bölümü nezdinde çok güçlü bir karşı duruş hali yaratamayışın da en önemli etken de buydu.

Aynı şekilde başörtüsü ile ilgili düzenlemede solun büyük bir bölümünün başörtüsünü özgürlük saymayışı nedeni ile olumsuz karşılanmıştı.

Bugüne kadar yazdığım yazılarda sol'un büyük bir bölümünün felsefi materyalizmi sol'cu olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görmesi ve bu felsefi materyalizm algısının da poztivizm tarafından belirlendiğini ifade ederek. din konusunda gösterilen bu tavrın solcu olmakla uzak yakın ilgisi olmadığını, bunun solun afyonu olduğunu ifade etmiştim.

Lâkin tam da bu noktada Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda dindarların hiç kusur yok mu? Dindarlar gereçekten ziyadesi ile demokrat, buna karşılık "taş kafalı solcular" ise zalim Kemalistler olarak bu demokrat insanlara Stalini aratmayan baskıcı bir anlayışla mı bakıp davranıyor?

Cevabım çok net hayır? Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek.

Birikim'de yazdığım birkaç yazıda israrla karşmızdakini aynının potasında eritme gayretinin emperyalist bir tavır olduğunu bu nedenle de bu tavrın özgürlük karşıtı olduğunu ifade etmiştim. [1] Sol' daki pozitivist atezim ne kadar totaliter bir anlayış ise dindar kesimdeki despotik cemaatçilik ve sağcı dindarlık biçiminin de en az diğeri kadar baskıcı ve faşizan bir ruh taşıdığı da bir başka gerçektir.

Bugüne dek pek çok yaşanan örneklerden sonuncusu kanıtlanmış durumda da. Ankara'da Keçiören Belediyesindeki zabıta memurları içki satma ruhsatı geç saatlere kadar olan bir tekel bayiyi çivili sopalarla döverek kapatmak zorunda bırakmaları kamera kayıtları ile sabit.

Şu ana kadar bu iki memur hakkında soruşturma açmanın ötesinde cezai her hangi bir yaptırım olmaması , belediyenin bu tür davranışlara müsamaha gösterilmeyeceğini söylemeyişi, ulemadan fetva almaktan söz eden Başbakanın da islami medya'nın da derin bir sessizliğe gömülmeleri ne yazık ki bu ülkede din eksenli bir devlet anlayışının adım adım yerleşmeye çalıştırıldığını söyleyenlerin kaygılarının hiç de boş kaygılar olmadığını ortaya koyar mahiyette.


Bugüne dek bikini ile denize girmek, alkollü içkisini tüketmede baskıcı engelleme biçiminde bir kısıtlamaya tabi olmamak hakkından söz edenler genellikle lakilik ve demokrasinin çok basite indirgendiğini, lakilik ya da demokrasinin bunlara indirgenemeyeceğini söylemişlerdi. Lakin tam da bu alanda karşılıklı güç dayatmasının varolduğunu düşünürsek, dahası gündelik yaşamı açmayan bir soyut demokrasi tahayyülü de olmayacağını da akıldan çıkarmazsak, bu kaygıları duyanlara hak vermek yanlış sayılmaz. Çünkü nasıl başörtüsü kişinin kendi mahremini kamusllaştırarak bireyselin siyasallaşması olarak bir biyopoltik olgu ise, içki de, bikini de mahremin kamusalı baskıladığı bir demokrasi tasavvurunda siyasal ve kamusal bir nitelik kazanır. Bütün bu olguların siyasallaşması ise aslında mahrem tarafından yutulan kamusal alaının, Arendt'in vurgulamaktan yılmadığı "birbirimizin üzerine devrilmemizi önleyen" güçlü kamusal alan eksikliğinden doğuyor.

Açık ve net ki ülkedeki egemen din anlayışını devlet eli ile gündelik yaşama yaygınlaştırmak niyetinde olduğu yönünde bir çok emare beliren AKP hükümetinin demokratik bir toplumsal yaşam için hiçbir tehlike, hiçbir tehdit içermediği söylenemez.

Demokrasi denen şeyin her boyutu ile bir çoğulculuk içerdiğini düşünüyorsak ve bu çoğluculuğun da özgürlük alanına yansıyan bin bir çeşit varoluş biçimi olduğu kansındaysak bugün bu ülkede çifte totaliter tehdit olduğunu söyleyebiliriz. Bunun bir ucunda kemalist faşizm varsa diğer ucunda da dini muhafazakarlığı toplumda egemen norm kılma çabasındakilerin siyasi şemsiyesi konumnundaki AKP'nin olduğunu söylemek hiç te bizi Kemalist despotizmin, ya da modernist totaliteyanlığın yanına düşürmez. Bu bizim demokrasiyi tam da milli irade ve sandıktan ibaret görmeyip siyasal ve sosyal çoğulculuğa dayananan bir toplumsal düzen olarak algıladığımızıı gösterir.

Kısacası sol bir yandan dindarların kendi yaşam biçimlerini savunma hakkını sonuna kadar tanıyan, başörtüsü, cuma namazı için izin, okullarda evrim teorisi kadar yaradılış düşüncesinin de okutulmasını bir hak olarak görme, seçimli din dersleri konarak çocuklarının belli bir din eğitimi almasını tanımak durumundaysa, en az diğeri kadar meşru olan kamusal mekanlarda alkollü içki tüketebilme, denize üsttüz girebilme, kamusal alanda kadın erkek elele tutuşma, hatta ateşli öpüşebilme, şort ya da mini etekle dolaşma, erkeklerin saç uzatıp küpe takma, hatta pircing takarak, vücüduna dövem yaptırtarak dolaşma gibi sıradan gözüken özgürlüklerine de titizlikle sahip çıkmak durumundadır. Bunların tümü parçalanmış ve özgürlüğün bundan dolayı giderek bireyselleşmesi sonucu kimliksel bir ifadeye dönüştiğü eyleyiş biçimleridir. Kimlikçilik kamusallığı eksene alan radikal demokratik sol siyasetin bir parçası değildir ama kişilerin kendilerini ifade ediş biçimi olarak kimlik sol siyasetin olmazsa olmazıdır.

Çünkü sol için özgürlük "başkası için özgürlük"tür. Sol için "kadın erkek çevremizde varolan tüm insansı varlıklar özgür olmadıkça biz de özgür olmayız" demektir. Sol için özgürlük, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde benim özgürlüğümün başlaması değil, tersine diğerinin özgürlüğünün başladığı yerin aynı zamanda benim de özgürlüğümümün başladığı yer olmasıdır.

Sorun tam da burada çünkü sol da, Kemalistler de, dindar kesimde böylesi bir özgürlük ufkundan böylesi bir geniş demokrasi kavrayışından uzaklar. Kemalistlerin ve dindarların böylesi bir geniş demokrasi tahayyülü taşımıyor oluşları bir nebze anlaşılabilir. Çünkü Kemalizm en başından bir toplumsal mühendislik projesi olarak homojen bir toplum tasavvurunu içeriyordu.

Dindar kesim için bu tamamı ile anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü bir müslümanın ahlak anlayışı içinde mine etekte, bir kadını bir erkeği ya da her iki cinsin kendi cinsinden biri ile kamusal bir alanda ateşli bir biçimde öpüşmesi, ha keza insanların kamusal mekanlarda içki içmesi, kadının vücudunu gösteriyor oluşu yoktur. Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın hoşgörü sınırlarının ötesindedir.

Ama özgülükçülük olarak demokrasi ne yazık ki böylesi bir toplumsal düzendir.

Demokratik Çoğulculuğun Düşüncesi

Modern öncesi toplumsal düzen bir ve bütündü. İşlevsel iş bölümü ve bunun getirdiği parçalanmış bir dünya yoktu. Zaman yavaş akıyor, insanlar kendilerinden önceki nesillerin sürdürdüğü istikrarlı dünya ve toplum anlayışını kuşaktan kuşağa devralarak sürdürüyordu. O dönemde insanların çoğunun içinde bulunduğu cemaat düzeninin baskıcı olduğu yönünde en ufak bir kuşkusu bile yoktu. Çünkü farklı olanı bilimiyorlardı. Farklılık bu denli çoğullaşmamış, toplumsal dünya bu denli birbirine rakip toplumsal yaşam biçimleri arasında parçalanarak farklılaşmamıştı. Bugünün dünyası ile kıyaslandığında oldukça homojen denecek bir toplumsal dünya söz konusuydu kuşku yok ki modern dünyanın da kendi ölçülerinde çoğulcu bir hayatı vardı. Ama bu çoğulculuk şimdiki gibi değildi. Kısacası toplumu bir arada tutan ortak ön kabuller vardı ve bu ön kabullerin kaynağı da dindi.

Ancak modernleşme ile birlikte bu toplumsal düzen sarsıntı geçirdi. Modernleşme laikleşmeyi, insanların akıllarını kullanarak akla uygun davranmalarını getirdi. Toplumsal bütünlük parçalandı ve toplum daha karmaşık bir iş bölümünden doğan ayrışmadan kaynaklananan bölünmeye tabi oldu.Tüm bu uzun süreçli deviniler bir demokrasi anlayışını, bir özgürlük tahayyüllünü meydana getirdi.

Özgürlük, her şeyden önce Rönesans ve Aydınlanma'nın insanların bir aşkın otoriteye boyun eğmemesi gerektiği fikrinden beslenerek, bireyin kendi yaşamını düzenleme de kendinden başka hiç bir üst otoriteye başvurmadan kendi yaşamından sorumlu olmasıydı. Özgürlük, bir otoritenin sizi başkalarının özgürlüklerini engellemediğiniz sürece size müdahalede bulunamaması, engellememesi anlamına geliyordu. Daha doğrusu özgürlük bu biçime evrildi.

Dahası aydınlanmadan doğan insanın özünü açığa çıkarma fikrinden beslenen hayatı bir proje kılmak ve her bireyin kendi projesini, hayat senaryosunu yazma hakkının varolması demek olan bir özgürlük anlayışı da söz konusu özgürlük tahayyülünü besliyordu.

Bununla birlikte yaşanan demokratik devrimler (ünlü insan hakları beyannamesi, parlementoya dayalı cumuhuriyet ve yurrtaşların bu cumhuriyetin oluşturucusu olması gibi olgular) bireyler arasında bir eşitlik fikrini de yerleştirdi.

Bütün bu sosyal değişimin düşünsel planda da yansımaları oldu. Bunlardan birisi radikal kuşkuculuktan beslenen aklın kusurlu olduğu için, hakikatin tekelinin hiç kimse de olamayacağı düşüncesiydi. Voltair'in " deyimi ile "Bizler hatalar ve yanlışlarla doluyuz. Öyleyse aptallıklarımızdan dolayı birbirimizi bağışlayalım"[2]


Hiç kimse bir diğerinden daha akıllı, kusursuz olamayacağına göre, herkes aynı akıl azlığı ve kusurluluktan malul ise, kimsenin kimseye dayatacağı bir hakikat söz konusu olamayacaktı. Herkes eşit düzeyde eksikse hiç kimse de üstün değildir öyleyse, her özgürlük, her düşünce eş derece de hakikatin bir parçasını içerdiğinden hepsine eşit değer vermek durumundayızdır. Bugün değer verdiğimiz çoğulculuğun kaynağı tam da bu kusurlu akıl düşüncesinde yatar.

Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir arada tutan çimento olmuştur.

Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata geçirdi.

Hali hazırda batıdaki islamcılar en büyük korumayı soldan görüyorlar, sağ entegrasyon derken sol farklı olma hakkından ve çoğulculuktan dem vuruyor.


Modern toplum ahlak alanında da aynı çoğulculuğu, aynı farklılıkların bir arada olma hakkını içerir. Dolaysıyla bir başkası için asla kabul göremeyecek dekolte kıyafet giymek bikiniyi andıran kısa büstiyerler, erkeğin vücut hatların sergleyen üzerine yapışan tişortların yanında haşemanın da, başörtüsününde hatta kara çarafında varolması ahlak alanın daki hoş görünün bir yansımasıdır.

Oysa bir dindar için bu olanaklı değildir. Din kişiden kusursuzlaşma çabası içinde olmasını, bir erdem, ahlak timsali olmasını, kutsalın mutlak doğrularına koşulsuzca uyularak ruhunu kurtarmasını talep eder. Tam da bundan dolayı din ve demokrasi bir arada olamazlar. Ya da daha doğru bir ifade ile dini özgürlük bir bireysel özgürlük biçimi olarak ortaya pek çıkmaz. Pek çıkmaz dedim çünkü dinlerin daha içrek yolu olarak gizemcilikler tam da bireye dayanan bir kurtuluş ontolojisi ve ahlakı inşaa ederler. Tanrısal Yasa yolu ile din kurallarını dayatmak yerine bireyin kendi potansiyeli ile kusursuzlaşmasını talep ederler.

İşte bugünkü demorasi tasavvurunun bir arada yaşamada herhangi bir rahatsızlık duymayacağı tek din biçimi de budur. Ancak bunun böyle olması dindarların bu ahlak ve çoğulculuk tahayyülünü paylaşmayarak kendi dinlerinin talep ettiği yaşama biçimini uygulamaya geçirme hakkını engellemez. Yani demokrasi demokrasiye kökten ters düşen Şeriatçılık biçimindeki din kavrayışına da hoşgörü göstermeyi içerir.

Ama bunun yegane koşulu devletin ya da kamusal alanın din tercihi ya da yaşam tercihi alanında boş bir alan olması koşuludur. Yani demokrasi laiklik olmadıkça hayata geçemez. Demokrasi herkesi içine alan hoşgörü ve çoğulculuğu tam da laiklik sayesinde var kılabilir.

Bu noktada şu sorulabilir bu bir risk değil mi, şeriat yolu ile çoğunluğu elde eden bir siyasal parti bu demokrasiye son veremez mi? Bu risk hep vardır, ama kilişe bulunsa da özgürlüğün güvencesi yine özgürlüktür. Eğer insanlar sahip oldukları bu serbestliken herhangi bir dış otoritenin onlara bir ahlak ya da yaşam biçimi dayatmasından emin olmadan vazgeçebiliyorlarsa orada zaten özgürlük kök salmamış, özgürlük insanların hoşnut olduğu bir derinlik kazanmamış demektir. Bir siyasi müdahale ile demokrasinin son bulmasının önüne geçmenin yegane yolu sistemi merkezsizleştirerek, demokrasiyi olabildiğince doğrudanlaştırmaktır. Bu bakımdan liberal demokrasi bu tür risklere karşı daha güvencesizken, sosyalist demokrasi tam da temsiliyeti olabildiğince azaltıp, katılımı ve doğrudanlığı olabilidğince çoğallttığı için oy çoğunluğu ile sistemin değişme riski çok çok düşüktür.


Bu nedenle yeni sol liberalizmden daha demokrat ve daha özgürlükçü olmayı vaadetiğinden daha laik olmak durumundadır. Liberallerden daha çoğulcu ama bir okadar da dinsel despotluk grişimlerine karşı müsamahasız olmak durumundadır. Dinsel despotizme karşı sol'un en büyük silahı eleştirel akılcılık ve bunun insanlar arasında yerleşik vicdana dönüşmesidir. Sol için içrek din ne denli zenginlik katan, hayatı bilimci akılcılığın taşlaştırmasına karşı hayatı çiçeğe durduran ir bahar iklimi ise dinsel despotluk anlayışları da o denli olumsuz bir duygu ile baktığı ve ortadan kaldırmak istediği bir kötü anıdır. Bunu elbette Stalin Rusya'sında olduğu gibi zorbalıkla değil despotik dine karşı diğerini besleyerek, özgürlükler alanını olabildiğince genişletip insanların eleştirel düşünme alışkanlığını kazanmaların sağlayan özgürlükçü eğitim biçimlerini teşvik ederek yapacaktır.

Çünkü aksi yani baskıcı metodlara başvurmak solu ve onun özgürlük tahayyülünü kirletir. Sol düşünen biri despotik bir uygulamaya karşı olabildiğince her biçimle (buna şiddete başvurmak da dahildir ) direnerek kendi özgürlüğünü savunur, ama bunu yaparken bile karşıdakinin özgürlüğünü yok etmekten kaçınır. Çünkü sol'cu olmak herşeyden önce sarsılmaz bir özgürlük ve adalet etiğine duyulan inançtır. Onu farklı ve zengin kılan da bu etiğidir. Dindarlar (en şeriatçısından en özgürlükçüsüne dek) ancak böylesi laik bir toplumda dinlerini yaşayabilirler. Bir özgürlükçü olarak sol düşüncenin dindarlara dilerlerse kendi şeriata dayanan toplumnsal düzenlerini yaşayacakları bir yer edinme hakkını da tanımaktan imtina etmeyeceğini arahatça söyleyebilirim. Dindarlar özgürlükleri boğmak için despotik metodlara başvurmadıkça hiç kimse onların kendi diledikleri din yorumu eşliğinde kendi hayat biçimlerini uygulamaya geçirmelerine engel olamaz. Solun özgürlükçü laiklik kurgusu, demokrasi tasavvuru bunun en önemli güvencesidir.




[1] Dilaver Demirağ, Öznenin Kibiri (Birikim Sayı: 227), Öznenin Tasallutu: Kemalizm, Hukuk-Siyaset ve Demokrasi (Birikim Sayı: 228), Nefs ve İktidar: Bir Özgürlük Etiği (Birikim Sayı: 230-231)
[2] John Gray, Liberalizmin İki Yüzü, s:15, Çev: Koray Değirmenci , Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2003

 

Dilaver Demirag
   
  Dilaver Demirag


 
Sep
18
    

 

 

Din ile solun ilişkisi üzerine yapılan tartışmalar, solun belki kendi
üzerine kapanmış materyalizm tabutunu kırması açısından önemli olduğu
kadar, dindarların da kendileriyle toplumun diğer katmanları
arasındaki ilişkiyi yeniden belirlemeleri için önemli fırsatlar
yaratıyor.
Solun, genelde Kautsky\Plehanov çizgisinde yorumlandığı ve bu yorumun
sosyal darwinist bir bakışı öngördüğünü söyleyebiliriz. Solun, bu
hakim yorumu dışındaki diğer yorumlarının da sonuç itibariyle
materyalist bir felsefe üzerine kurulduğunu söylemek pek zor olmasa
gerek. Sonuç itibariyle solun dine karşı tutumunun sadece Türk soluna
has değil, genelde sol ideolojiye ait olduğunu söyleyebiliriz. Ancak
solun içinde özgürlükçü akımların da varlığını inkar edemeyiz. Bu
akımlar dine en azından "entegre edilebilir" unsurlar olarak bakmayı
becerebilmekteler. Ancak bu bakışın, anlamayı sağlayıp sağlamadığı ise
bu yazının konusunu belirliyor.
Türk solunun kahir çoğunluğunun Ergenekon'a da, başörtüsü hakkına da,
AKP kapatma davasına da, son 1.5 yıldaki askeri vesayet girişimlerine
de veremediği vicdani tepkilerin ana unsurunun dine ve dindara
bakıştaki bu önyargının olduğunu net olarak söyleyebiliriz sanıyorum.
Türk solu içinde özgürlükçü diye addedilen kesimlerin dindarların
hakkına yönelik gasplara karşı çıkabilecek bir vicdana sahip
olduklarını düşünüyorum. Ancak bu duruş, solda neredeyse genetik hale
gelmiş bir bakış körlüğünü görmemizi de engellemiyor. En son bir
röportajda Murat Belge'nin "bu ülkeye şeriat gelmez, bu ülkenin
burjuvazisi ve ordusu sağlam altyapılara sahiptir" manasındaki
sözleri, özgürlükçü solun en "demokratlarında" dahi, söz konusu olan
din olduğunda bir vicdan körlüğü görülmesini engellemiyor demek ki.
Dilaver Demirağ, Kuyerel'deki yazısında "Lâkin tam da bu noktada
Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu
akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda
dindarların hiç kusur yok mu?" diyordu. Bu soru doğru bir soru ancak
Dilaver Demirağ'ın bu soruya verdiği kendi cevabı soldaki dine bakışın
sorunlarını da ifşa etmesi açısından önemli. "Cevabım çok net hayır?
Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş
içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da
en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek. " diyen Demirağ, aslında
bir eliyle dindarlara uygun gördüğü hakkı diğer eliyle geri almakta
pek sakınca görmüyor gibi.
Çünkü bu cevap başlı başına sorunun bizzat kendisini öne sürüyordu.
Seküler alandan herhangi bir ideolojiinin yandaşı bir insanın yaptığı
bir hata, ortaya koyduğu despotça bir tutum, o kişinin kendisine mal
edilip, onun ideolojisi hiçbir şekilde dile gelmezken (hatırlayın daha
çok yeni 'türbanlı soyguncu 'başlıklarını), Demirağ'ın yazının
devamında verdiği örneklerde sürdürdüğü tartışma ile net bir şekilde
görülebileceği gibi, dindar bir insanın yaptığı bir hata, adeta
Milliyet ve Hürriyet'e taş çıkartır şekilde bizzat din olgusunun
kendisine yönelik bir tutumu haklandırma amacı olarak işlev
görebiliyordu. Keçiören'de olan bir olayı, dinin topluma baskısına,
AKP'nin şeriatı adım adım getirdiğine yönelik bir örnek olarak
verebilmek sanıyorum oldukça ciddi bir zorlama olmanın ötesinde solun
içindeki genetik bir körlüğün ifşası demek oluyor.
Peki dindarlar hiç mi baskı yapmıyorlar? Elbette yapıyorlar, ancak
mahalle baskısı diye adlandırılan bu baskının çeşitli tiplerinin
genelleme yaratmaması, ancak sadece din ile ilgili olanın direkt
birkaç dindardan din olgusunun tümüne yayılabilen bir unsur haline
getirilmesi sorunun esasını teşgil ediyor. AKP'yi egemen din
anlayışını toplumun tümüne yaymaya niyetlenmesi ve "şeriat" getirmeye
niyetli olması ile suçlayan Demirağ, maalesef olayları karşıtlıklar
üzerinden gördüğü ve kurguladığının farkına varamıyordu. Karşıda
nasılsa bizim kafamızda oluşturduğumuz şablona uyması gereken (uymasa
da uydururuz) bir dindar kesim ve AKP var, bu kesimi bizim kafamızdaki
şablonlara uydurmak için, müspet bin olayın yanında menfi bir olay
olması bile yeterlidir. AKP'nin 10 küsür yıldır büyük şehirlerde
belediye olması, 6 yıldır hükümet olması ve ülkenin bu manada
"muhafazakarlaştığı" yönünde hiçbir emare olmaması, olan birkaç
olayın, hemen "şeriatı getiriyorlar" genellemesine götürülmesine engel
olmamakta demek ki!
Demirağ sonraki paragraflarda dindarların hakkı konusunda vicdanlı bir
insanın söylemesi gereken çoğu şeyi söylüyor ve bu konuda sol içinde
hemen hemen hiç görülmeyen bir anlayışa sahip olduğunu gösteriyor.
Ancak bunlar, bakışın sorunlarını görmemize engel olmamalı bence.
Demokrasi anlayışının "solcasını" ortaya koyarken, Demirağ, genelde
özgürlükler ve kimlik sorunlarından hareket ediyor. Her kesimin
birbirlerine zıt görülebilecek haklarının olduğunu ve bunların
hepsinin birden savunulmasının demokrasi gereği olduğunu dile getiren
Demirağ ile elbette bu konuda aynı görüşteyim. Ancak, ben bunları
söylerken ve isterken, Demirağ'ın yaptığı gibi, haklarını isteyen
kesimin "demokrat "olup olmadığı ile ilgilenmem. Dolayısıyla kendisi
demokrat olmayan bir topluluk ya da ferdin, istediği haklarında "hiç
de hakkı" olmadığını söyleme gereği duymam. Bu manada bir solcunun da
bir kemalistin de haklarını savunmak benim demokrasi anlayışımın
gereğidir. Aslında Demirağ da bunu söylüyor, ancak önemli nüanslarla!
Demirağ, ikili karşıtlıklar üzerinden bakışını ima eden sözlerinde,
solun , özgürlüklere bakışında sol anlayışın "onaylamadığı"
özgürlüklerin de savunulması gerektiğini ve bunun "sola" ters bir
tavır olmadığını, tam tersi solculuğun tam da bu olduğunu söylerken;
dindar bir insanın dinî anlayışına çok ters bir anlayışa sahip
birisinin hakkını savunurken hem dindar hem de demokrat olabileceğini
ve hatta bunu tam da dindar olması yüzünden yapabileceğini göz ardı
ediyor görünüyor.  Sorunun nirengi noktasını teşgil eden sözlerinde
Demirağ "Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul
edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla
karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği
disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir
demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz
saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın
hoşgörü sınırlarının ötesindedir. " diyerek dinsel bir ahlakın
demokrasi ve özgürlük sınırlarını da net olarak biliyor görünüyor.
Bence tam da bu alıntı, solun dine ve dindara bakışındaki aşılamaz
engellerini öne koyuyor. Kolay değil 200-300 yıllık bir bakışın
getirdiği genetik kodlamaları kırmak ve dindarlara sol literatürün
baktığından çok farklı bakabilmek!
Sonraki paragraflara Demirağ kısaca bir modernizm tanımı yapıyor;
ancak buralarda da ciddi sorunlar var. Modern öncesi dönemleri tek tip
ve farklılıkların mümkün olduğunca azaltıldığı bir dönem olarak
addederken, modern dönemleri farklılıkların yoğunlaştığı bir dönem
olarak tanımlıyor. Halbuki gerek bilginin kaynağının tek çeşitliliği
(bilimsel bilgi), gerekse de toplumun homojenleştirilmesi çabalarında
seçtiği sekülerleşme\pozitivistleşme yöntemleriyle modern dönem, tam
da Demirağ'ın söylediğinin tersi bir dünya kurgulamış ve bunu büyük
oranda başarmıştır. Ancak tabii başarılan bu kurgudan yanlardan
fışkıran "defolu" ürünler, modern anlayışın kendisinin de bir uçuruma
gidişini garantilemiştir.
Modernleşme ile ilgili klasik analizleri tekrarlarken, bence bunları
olumlayarak modern durumun ve modernizmin Habermas'ın dediği gibi
bitmemiş bir proje olduğunu ima ediyor gibidir Demirağ. Ancak bu
modernizm projesinin tam da Batı aklı projesi olması hasebiyle
"öteki"ni yok edici, homojenleştirici ve batılılaştırıcı bir  proje
olması , bu projenin değil evrensel olmak; batı toplumlarının
"karşılaşmalarında" bile yoğun sorunlara yol açtığı net olarak
görülebilmekte. Demirağ, bu manada lâiklik kurumuna olumlu mana
atfederken solun laikliğinin liberalizmden de güçlü olmasını istemesi
hasebiyle Aydınlanmanın sorunlarına tekrar büyük bir geri dönüş
yapmakta gibi...
Sonraki paragraflarda "Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir
yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam
biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan
yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan
başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü
bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir
arada tutan çimento olmuştur.
Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük
cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu
denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı
bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği
noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük
göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata
geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata
geçirdi. " diyerek modernleşmenin ve aydınlanmanın bir analizini
yapmış Demirağ. Ancak burada ciddi sorunlar var. Birincisi, aydınlanma
ve modernizm hiç de,hiçbir yaşam biçimini diğerinden üstün görmeyen
bir şey değildir. Tam tersi seküler olanı, modern olanı diğer yaşam
biçimlerinin tümünden üstün gören ve bu manada mitsel, dinsel,
geleneksel olanın hepsini toplum dışı eden bir süreçtir aydınlanma ve
modernizm. Bu manada diğer paragraflarda da olduğu gibi modern
anlayışı olumlayan Demirağ, laikliği bu manada olumlayarak aslında
toplumdaki modern ontolojiyi de epistemolojiyi de öne sürmekte.
Demirağ, aydınlanmanın ve modernizmin bu idealleri tam olarak
gerçekleştiremediğini kabul ediyor ama bunu iki yüzlülüğe veriyor.
Eğer iki yüzlü olmasalar demek ki ideal demokrasi gerçekleşecekti.
Bana kalırsa oldukça naif olan bu fikir, aydınlanmanın da, modern
düşüncenin de iç krizlerini dikkate almıyor görünüyor.
Tekrar din ile ilgili duruma gelirsek; Demirağ dine biçtiği statik bir
konumla dindara da nasıl davranması gerektiğini (daha doğrusu nasıl
davranırsa davransın aslında nasıl olduğunu bildiği durumu) de
söylüyor gibidir. Halbuki lâikliğin kendisi toplumda dinler ve
ideolojiler arasında mutlak tarafsızlık değil, ontolojisi ve
epistemolojisi gereği, lâik ve modern bireyler imâ eder. Bu birey
tipinin dışında kalan bireyler de cemaatlar de ikincil konumdadır
lâiklikte. Dolayısıyla bana kalırsa lâikliksiz demokrasi olmaz diyen
Demirağ'ın tam tersi, lâiklik ile demokrasi bir arada yürümez demeyi
daha doğru görüyorum.
Demokrasi, toplumdaki her birey veya grubun kamusal alanda fikri ve
yaşantısı ile bulunması gereğini imâ eder. Bu manada lâiklik ile, bazı
tür fikirlerin (dini,geleneksel,mitsel olanın) dışarıda tutulduğu bir
durum söz konusudur. Dindarların hakkı teslim edilse de bu, Demirağ'ın
yazısında bolca görülen "onlara edilen bir lütuftur". Çünkü dindar
demokrat olamaz ve bu yüzden demokratik haklarını, kamu alanında
ortaya koyması durumunda eğer bir arıza ile karşılaşılırsa Demirağ'ın
da Murat Belge'nin de ima ettiği gibi devlet sopasını göstermek ve bu
hakları ilga etmek farzdır. Diğer suçlar adi, dindarın yaptığı ise
şeriat suçudur çünkü!
Demirağ'ın yazısında benim gördüğüm bir diğer sorun ise, İslam dini
ile ilgili yuvarlak tanımlardı. Bu yuvarlak tanımlar
"tasavvufi" (Demirağ gizemci diyor ki bunu ayrıca ele alacağım) ve
"şeriatçı" İslamı öngörüyor.
Birincisi; İslam anlayışında "gizemcilik" yoktur. Kur'an'ın batınî
yorumu vardır. Ancak bu batıni yorum zahiri yorumun "aşırı yorumu"
değil, tam tersi Mevlana'nın dediği gibi, "kabuğun içindeki özdür " .
Ancak o özü korumak için de o kabuk gereklidir (kabuk da dünyadaki
bütün müslümanların kabul ettiği şeriattır, yoksa şeriat bir küfür
değildir). Bu manada tasavvufi İslam, İslamın zahiri anlamını ilga
eden bir anlam değil, derinleştiren bir anlamdır. Yüzlerce İslam
yorumunu ikiye indirgeyip birisini demokrasiye ezeli ve ebedi düşman;
diğerini ise bireyi öne aldığı için demokrasiye biraz daha yakın
görmek bence oldukça ciddi bir genellemeye giriyor. Dindarların
birinci tipine girenlerin asla "yaranamayacakları" bu tip solculuğun,
dindarlara gösterebileceği olsa olsa "hoşgörü" olacaktır zaten.
Ancak demokrasi öncelikle "anlamak" demektir. Bu anlamayı ise
önkabuller ile asla yapamazsınız. Bu anlama, her fikrin kendisine
yaşam alanı bulduğu ve ikna mekanizmaları ile kurulu bir toplum
anlayışının olduğu bir ortamda hayata geçer. Yoksa baştan damgalanmış
insan grubuna gösterilen hoşgörü Sarkozy'nin Kuzey Afrikalı göçmenlere
gösterdiğinden fazla olmaz bence.
Açıkçası liberal demokrasiden daha demokratik olduğu iddiasındaki bu
tip solculuğun, liberal demokrasiden herhangi bir farkı olmadığı gibi,
onun da altında oldukça ciddi defoları var gibi geliyor bana.
Bir sonraki yazım, demokrasi ile dindar bakışının ilişkisini ele almak
olacak.

 

Taraf- 15.9.2008

Konuk Yazar

Türkiye solu din karşısında neden sürekli bocalıyor Enver GÜLŞEN