SIRADAN BİR BİNANIN SIRADAN GARAJINDA SIRADIŞI BELGELER Ergenekon'da en derin dalga Tuncay Özkan'ın patlayan ZULASI görenleri şok etti. İstanbul Emniyeti'ne bağlı polis timlerinin dün Halkalı'daki bir binanın garajına yaptıkları baskın Ergenekon soruşturmasında bugüne kadar gelinen noktayı bir kez daha katlayacak nitelikte. Tarihi Ergenekon Terörö Örgütü davasını bu denli önemli hale getiren bilgi ve belgelerin çok önemli bir bölümü, Adil Serdar Saçan'ın deposunda ortaya çıkan ve Tuncay Güney'e ait olduğu bildirlen dökümanlardan oluşuyordu. Oysa Güney'in belgelerinin, dün gece Tuncay Özkan'ın zulasında saatler süren aramalarda ele geçen 120 koli belge yanında "devede kulak" olduğu ifade ediliyor. Bulunan belgelerden bazılarının çok üst düzey devlet görevlilerinin bile vakıf olamadığı nitelikte bazı "çok gizli" evrak olduğu ve bunların nasıl olup da Tuncay Özkan'ın eline geçmiş olabildiğinin anlaşılamadığı belirtiliyor. Yine aynı zulada ele geçen belgelerden bazılarının da Tuncay Özkan'ın sattığı Kanal Türk'le ilintili olduğu ifade ediliyor. Bu belgelerde, Özkan'ın kendisine reklam vermeyen şirketler hakkında istihbarat faaliyeti yürüterek fişleme dosyları oluşturduğu öne sürülüyor. Özetle bugünden itibaren Ergenekon davasının çok farklı ve kritik bir noktaya doğru yürüme ihtimali üzerinde duruluyor. 26.Eylül.2008 14:19:34
SIRADAN BİR BİNANIN SIRADAN GARAJINDA SIRADIŞI BELGELER
Kadir Gecesi Duası "Bu gece Senin kadrini bilip kadirşinaslık içinde huzuruna gelenlerin gecesi Yâ Rabbi!" Elhamdülillahi Rabbil âlemin...
Vessalâtü vesselamü ala seyyidinâ Muhammedin Sallahu Teâlâ aleyhi Ve Sellem…
Ferdün, Hayyün, Kayyûmun, Hakemün, Adlün, Kuddûs...
Es'elüke Yâ Allah. Yâ Hüve Yâ Rahman. Yâ Rahim. Yâ Hayyü Yâ Kayyûm. Yâ Ze'l-Celali Ve'l-İkrâm.
Yâ Erhamerrahimin.
ERGENEKON ANAYASASI SAÇAN'DA DA BULUNDU
Saçan'ın evinden çıkan şok belge Siyasilerin özel hayatına dair şok belgeler ele geçirildi. Gazeteci Tuncay Özkan'ın evinde ve Biz TV’de yapılan aramalarda ele geçirilen evraklar arasında ünlü siyasetçilerin özel hayatına ilişkin kayıtlar ortaya çıktı. Polis, Ergenekon'un 9. dalga operasyonunda gözaltına alınan zanlıların ev ve işyerlerinde ele geçirilen belgeleri arasında inanılmaz bilgilere ulaştı. Tuncay Özkan'ın evinden ve sahibi olduğu Kanal Biz TV'nin Gültepe'deki merkez binasından ele geçirilen belgeler arasında, birçok siyasinin özel hayatlarını ilgilendiren bilgiler çıktı. Polis, Özkan'ın bilgileri hangi amaçla elinde tuttuğunu araştırıyor. Ergenekon anayasası Saçan’da Ergenekon operasyonunun ilk başladığı dönemde neredeyse tüm zanlıların evinden çıkan örgütün anayasası olarak kabul edilen "Ergenekon dokümanları" isimli belgenin orijinali de eski Polis Müdürü Adil Serdar Saçan'dan elde edilen belgelerin arasında bulundu. Saçan'ın bu belgeleri nereden ve kimden nasıl aldığı soruşturulacak. Saçan halen Kanada'da yaşayan Haham Tuncay Güney'in bazı iddiaları üzerine gözaltına alınmıştı. Bu arada gözaltına alınan gazeteci Özkan ile eski Esenyurt Belde Belediye Başkanı Gürbüz Çapan'ın da aralarında bulunduğu 8 kişi, sağlık kontrolünden geçirilerek Emniyet’e geri götürüldü.
Özkan gazetecilerin gözaltına alınma nedenini sormaları üzerine,
''Cehalet hiçbir zaman bu kadar cüretkar olmamıştı''
dedi.
26.Eylül.2008 01:29:43
Tuncay Özkan’da siyasiler ve yargı mensuplarına ait en mahrem fişleme dosyaları bulundu.
TEKİRDAĞ-
Öğrenci velisi Hüseyin Çümen, gazetecilere yaptığı açıklamada, Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası İlköğretim Okulunda, öğrencilerin gelir
ve kültür seviyelerine bakılarak ayrımcılık yapıldığını öne sürdü. Kızının bu yıl 1. sınıfa başladığını, okuldaki ayrımcılık nedeniyle 1/C sınıfına
konulduğunu ileri süren Çümen, şunları söyledi: ''Bu ayrım tüm öğrenciler için yapılıyor.
Okuldaki 3 birinci sınıftan, A ve B şubelerine, anaokulu eğitimi almış, ailelerinin gelir ve kültür seviyesi yüksek öğrenciler yerleştirildi. C şubesine ise
ailelerinin yarısından fazlasının gelir ve eğitim seviyesi düşük, hatta okuma yazması olmayan anne ve babalarının çocukları yerleştirilerek büyük bir
ayrımcılık yapıldı.
Öğrenciler ailelerinin gelir ve kültür düzeyine göre sınıflara yerleştiriliyor.'' Çümen, okul yöneticileri ve Milli Eğitim Müdürlüğü hakkında, Valiliğe
şikayette bulunduğunu ifade ederek, ''Bu uygulamanın düzeltilmesi, hatta hiç yapılmaması için okula verdiğim dilekçede gördüklerimi anlattım.
1-C sınıfındaki öğrenci velilerinin de yapılan bu haksızlığın farkında olduklarını bildirdim.
Ancak okul müdürü bana, (Beğenmiyorsanız çocuğunuzu başka okula verebilirsiniz) dedi.
Ben de bunun üzerine Milli Eğitim Müdürlüğüne dilekçe yazmaya karar verdim'' diye konuştu.
Daha sonra durumu, İl Milli Eğitim Müdürlüğüne dilekçe yazarak bildirdiğini anlatan Çümen, İl Milli Eğitim Şube Müdürleri ile Müdür Yardımcılarına
gittiğini, ancak mağduriyetine çözüm bulunamadığını kaydetti. Çümen, son olarak Valilik makamına dilekçe yazdığını sözlerine ekledi.
VALİ DOĞAN: ''İNCELEME BAŞLATILDI''
Tekirdağ Valisi Aydın Nezih Doğan ise velinin başvurusu üzerine konuyla ilgili inceleme başlattığını söyledi. Okullarda böyle bir ayrım yapıldığına
inanmadığını belirten Doğan, ''Konuyla ilgili bir müfettiş görevlendirdik. Yapılacak incelemenin ardından sonucu göreceğiz'' dedi. Tekirdağ Milli Eğitim
Müdürü Üner Dilek de konuyla ilgili müfettiş görevlendirdiğini ve soruşturma başlattıklarını kaydetti.
(AA)
Yaptığı telefon konuşmasında yolsuzluklarla ilgili konuların ses kaydına alınması ve bunun yayınlanmasıyla ilgili iddialar üzerine yazılı açıklama yapan Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz, Türk siyasetinin genel ve yerel düzlemde ciddi bir sıkıntının, yozlaşmanın, kofluğun ve boşluğun içerisinde dümeni bozulmuş bir gemi gibi sağa sola savrulduğunu ifade etti. Adam kayırmacılığın, yolsuzluğun, adam bendeciliğin ve adamsendeciliğin bin bir tezahürü bu içi tık nefes olmuş sistemin bütün kanallarına irin gibi dolmuş durumda bulunduğunu kaydeden Eryılmaz, "Bizler bu ülkenin gerçek yurtseverleri ve bu ülkede eşit bölüşüme dayalı bir toplum modeli isteyen insanları olarak arı kovanına çomak sokmaktan asla çekinmedik. Rüşvetin, içi boşaltılmış, sulandırılmış ihale biçimlerinin hiçbirine yüz vermedik. Bütün ihalelerimizi kamuya açık, şeffaf ve temiz bir hizmet çizgisini izleyerek yaptık. Türkiye'de yerel düzlemde oluşturulmuş olan statükocu ve baştan aşağıya bozulmuş sistemin bir ürünü olan mevcut yapıyı değiştirmeye geldik" dedi. Çankaya Belediyesi'nde şeffaflığı ve güvenirliği her türlü yolsuzluk biçimine karşı meydan okuyarak sağladıklarının kanıtlarının gün gün daha iyi anlaşıldığını ve gün yüzüne çıktığını belirten Eryılmaz, "Nitekim şimdi kamuoyunun gündemine gelen ve tartışılan konu bizim Çankaya Belediyesi'nde sosyal belediyeciliği yerleştirip; asalak, emek sarf etmeden belediyenin sırtından geçinenleri tasfiye etme ve onlara aman vermeme anlayışımızın bir sonucudur" ifadelerini kullandı. "Biz toplumda oluşan usulsüz ve kötü yönetim biçimlerini, hantal ve çarpık bürokrasinin kurum dışı kötü güç ilişkileriyle gizli kapalı kuruduğu ilişkileri engelleme noktasında sonucunu ve bedelini düşünmeden karşı koyduk, bu olumsuzlukların önüne set çektik. Ödünsüz bir tavır ortaya koyduk. Bizim şimdi gündeme gelmemiz dürüstlüğümüzdendir. İnsanların çoktan beri unuttuğu dürüst bir nidanın kendisini ortaya koyma şeklimizdendir" diyen Eryılmaz, "'Meyveli ağaç taşlanır' diye halkın sağduyusundan yüzyıllardır akıp gelen bir ses vardır. Evet bizim Ankara'da her yoksula ulaşmaya çalışan Gıda Bankası'yla, organik tarım pazarıyla, engellilere 6 bini aşkın tekerlekli sandalye dağıtmamızla, 217 gençle Çankaya'daki 382 bin ev ve 68 bin işyerine girmemizden rahatsız olanlar şimdi kirli çıkılarından yıllar öncesine ait olduklarını iddia ettikleri ve sadece komplocu varlıklarını ele veren hezeyan dolu bir saçmalığı piyasaya sürmüşlerdir" dedi. Gayri ahlaki bir yöntemle insanları gizlice dinleyerek ele geçirdiklerini iddia ettikleri şeyin pek çok noktada kesik kesik birbirine eklemelerle ve montajlarla yüklü olmasının bu işe soyunanların kötü niyetlerini ve aslında bu işin sonucundaki kötü akıbetlerini bir biçimde ortaya koyduklarını savunan Eryılmaz, şunları kaydetti: "Bu yasadışı, hileli ve kişi haklarına sığmayan kurumumuza karşı komplo kuranların hepsi yargı önünde tek tek hesap vereceklerdir. Çankaya Belediyesi Ankara'nın göz bebeğidir, sosyal belediyeciliğin göz bebeğidir. AK Parti'nin son günlerde belgeli bir biçimde köşeye sıkışıp, yolsuzlukların tozu dumanı arasında boğulmasının bir faturası bize asla kesilemez. İşin gülünçlüğü, tuhaflığı ve basitliği şuradadır: Belediyenin resmi evraklarıyla bizzat belediyenin yasal yollarla aldığı dizüstü bilgisayarların hayal mahsulü ses bandında sanki rüşvet gibi alınıp dağıtıldığının öne sürülmesi bile bu işi acemice yapanların yakayı ele vermesini beraberinde getirmektedir." Belediyenin Satın Alma Müdürlüğü tarafından 24 Ocak 2005 tarih ve 18-0365 sayı ve kararı ile satın alarak demirbaş kaydı yaptığı ve tek tek belediye meclis üyelerine zimmetlediği dizüstü bilgisayarların akla ziyan bir biçimde rüşvet diye piyasaya sürüldüğünü öne süren Eryılmaz, "Bunu söyleyenlerin aklına şaşarım, alnını karışlarım. Yine bu her yeri eklemelerle dopdolu ses kaydında tavacı Recep Usta adlı birisinden 150 bin dolar alındığına dair gülünç ve saçma bir iddia vardır. Tavacı Recep adlı kişinin böyle bir iddiayı reddetmesindeki dürüstlüğün ötesinde söylenecek şey şudur; Biz Çankaya Belediyesi olarak Tavacı Recep'i yasa dışı olarak işgal ettiği yerlerden, tıpkı insanların giremediği Maltepe Pazarı'nı ve sosyete pazarlarını temizlememiz gibi söküp çıkardık. Burada bize duyulan kin ve nefret ve mantık hatası kendisini hemen ele vermektedir. Bizim taviz vermeden yerinden söküp attığımız bir kişiden hangi mantık ne tür para alındığını iddia edebilir? Bütün bunlar da gösteriyor ki bütün yapılanlar alelacele bir biçimde projektörleri AK Parti'nin üzerinden CHP'ye
çevirmekten ibarettir. CHP'nin tüm yönetim birimleriyle yek vücut
olmasını ve bunun bir yansımasının Çankaya'da belediye başkanı ve
meclis üyeleri arasında olmasını çekemeyen şer güçleri şunu bilsinler ki;
CHP Çankaya'da hizmetleriyle bir kaledir.
Öyle de kalacaktır"
ifadelerini kullandı.
Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu eğitimi dokuz yıla çıkarmaya hazırlanıyor. Buna göre, belirlenen 30 pilot ilde gelecek yıldan itibaren okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilmesi için çalışmalara başlanacak
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 2009-2010 yılından itibaren, okul öncesinde pilot olarak “zorunlu eğitime” geçmeyi planlıyor. MEB, okul öncesi alanda okullaşma oranları en yüksek 30 il belirleyerek, bu çerçevede hazırlık çalışması yapmaları talimatını verdi. MEB okul öncesi Eğitim Genel Müdürü Remzi İnanlı, okul öncesi eğitimde okullaşma oranlarını yükseltmeyi hedeflediklerini belirtti. Bu çerçevede yapılan çalışmaları anlatan İnanlı, geçen yılın verilerine göre yüzde 30 düzeyinde olan okullaşma oranının bu yıl gerçekleşen kayıtlarla yüzde 35’e yükselmesini belediklerini kaydetti. Okullaşma oranını 2013 yılında yüzde 50’ye çıkarmayı amaçladıklarını ifade eden İnanlı, okul öncesi eğitim çağı olarak kabul edilen 36-72 ay arasında her bir yaş grubunda bir milyon 100 biner çocuk bulunduğunu belirtti. Okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilmesi amacıyla çalışma başlattıklarını bildiren İnanlı, okullaşma oranları en yüksek olan 30 il belirleyerek bu illere birer yazı gönderildiğini ifade etti. İnanlı, yazıda illerden 60-72 ay (ilköğretime başlama yaşından önceki yaş olan altı) yaş grubu çocukları için okul öncesi eğitimin zorunlu tutulmasına yönelik hazırlık çalışması yapmalarının istendiğini söyledi. İŞTE O 30 İL • İnanlı, bu illerin okullaşma oranları yüzde 40’ın üstündeki Amasya, Artvin, Bilecik, Bolu, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Denizli, Edirne, Eskişehir, Gümüşhane, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muğla, Nevşehir, Rize, Sakarya, Sinop, Trabzon, Tunceli, Uşak, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Bartın, Ardahan, Yalova ve Kilis olduğunu belirtti. 20 BİN ÖĞRETMENE YARAR • İnanlı bu illerden okul, öğretmen ve çocuk sayılarının, bu alandaki ihtiyaçlarının belirlenmesine yönelik çalışma yürütmelerinin istendiğini ifade etti. Gelen sonuçlara göre durum değerlendirmesi yapılacağını, uygun görülen illerde “okul öncesinde zorunlu eğitime geçilmesi” için pilot uygulama başlatılacağını belirterek, uygulamaya 2009-2010 yılında geçmeyi hedeflediklerini dile getirdi. İnanlı, Türkiye genelinde zorunlu eğitime geçilmesi durumunda 20 bin öğretmene ihtiyaç duyulacağını sözlerine ekledi. Okul öncesinde sadece altı yaş grubunda zorunlu eğitime geçilmesi durumunda, okul öncesi ve ilköğretimle birlikte zorunlu eğitim süresi toplam dokuz yıla çıkmış olacak. Okul öncesi eğitimi 36-72 ay (üç-altı yaş) arasındaki çocukları kapsıyor. Altı yaşını tamamlayıp yedi yaşına giren çocuklar ilköğretime başlıyor. OKUL ÖNCESİ DURUM DEĞERLENDİRMESİ • 2007-2008 eğitim-öğretim yılı verilerine göre, Türkiye’de okul öncesi eğitimde 916 devlet anaokulunda, 755 özel anaokulunda ve ilköğretim okulları bünyesindeki toplam 20 bin 835 ana sınıfında 366 bin 209’u erkek, 335 bin 753’ü kız olmak üzere toplam 701 bin 962 çocuk eğitim alıyor. Bu okullarda 25 bin 650 kadrolu, 251 sözleşmeli öğretmen ve 16 bin 68 usta öğretici olmak üzere toplam 41 bin 969 kişi görev yapıyor. Okul öncesinde 2004 yılından bu yana mobil anaokulları da hizmet veriyor. Aydın, Antalya, Balıkesir, Bayburt, Bursa, Gümüşhane, Konya, Malatya, Sakarya, Van, Denizli, Gaziantep,İstanbul ve Ankara’da toplam 22 mobil anaokulunda özellikle yoksul semtlerdeki çocuklar eğitime alınıyor.
Benim manşet önerim “Künde var, tuş yok” idi, ama yazıişlerindeki arkadaşlar daha önce “unvan maçı” olarak duyurduğumuz münazarada boks terminolojisine sadık kalmaktan yana çıktıkları için, “İlk maçta nakavt yok” demeye karar verdik.
AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’la CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun canlı yayındaki tartışmaları, Fırat’ın bir dizi suçlamayı yanıtlaması, ancak başta “İngiltere’ye hayalî ihracat” olmak üzere bir dizi iddiayı da yanıtsız bırakmasıyla sonuçlandı.
Şimdi bu “maçın” rövanşı yapılmalı; Fırat, Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu yeni belgeye, fıkradaki gibi “geçen yıl sapı kırılan balta” muamelesi yapmak yerine, kendisini “hayalî ihracat” ithamından tamamen temizlemenin yolunu aramalı.
***
Bence çok daha önemli olan ise, bu tür “maç”ların, bu tür yüzleşmelerin Meclis çatısı altında bundan sonra daha sık yapılması, yapılabilmesi.
Bunu samimiyetle diliyorum; ama Fırat’la, Kılıçdaroğlu’nu izlerken “ah, ne de medeniydiler, sonunda ne de güzel el sıkıştılar” gibi sıcacık, pembecik hislere kapıldığımdan değil.
Bunu diliyorum, zira Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın yaptığı “tartışmasınlar, yargıya gitsinler” çağrısına hâkim olan “aman, maraza çıkmasın” mantığına karşıyım.
Aksine, “maraza” çıkmasını, kavgayı, çatışmayı Meclis’e egemen olan atalete bin kez tercih etmemiz gerektiği kanısındayım.
Tıpkı son bir yılımıza damga vuran o anlamsız “uzlaşma” çağrıları gibi, Toptan’ın önerisinin de özünde gayrı-siyasi olduğuna; siyaset ve hatta demokrasi korkusunu içinde barındırdığına inanıyorum.
Son bir yılın gazetelerini karıştırın; bu korkunun tezahürü olan sayısız demeç bulacaksınız.
Demokrasinin “uzlaşma” değil, “çatışma” –ya da kendi manşet önerime uyarak, Chantal Mouffe’dan ödünç bir kavramla “güreşme” diyebilirim- rejimi olduğunu anlamak istemeyenlerin korkusudur bu...
Siyasetçilerin siyaset yapmasını adeta “ayıplayan” bir çekingenliktir.
Meclis’in birtürlü gerçek bir demokratik parlamento gibi çalışamaması biraz da bu çekingenlikten kaynaklanıyor.
Milletvekillerinin, bireysel polemikleri kamuoyu önünde pek az yürüttüğü; Meclis Genel Kurulu’nun siyasetin ana forumu gibi çalışmadığı; Meclis komisyonlarının araştırma, soruşturma ve denetim işlevlerini kullanmakta isteksiz davrandığı bir rejimin adına “parlamenter demokrasi” denemeyeceğini bilip de haykırmayan herkes bu çekingenliğe hizmet ediyor.
Fırat-Kılıçdaroğlu münazarası dünkü gazetelerle haber sitelerinin hemen hepsinde “tarihî” ibaresiyle lanse ediliyordu.
Oysa demokratik rejimlerde, parlamenterler arasında buna benzer polemik ve yüzleşmeler yaşanması rutindir.
Daha önce gazetecilik yaptığım Londra ve Washington’da bana en çok keyif veren işlerden biri, bu rutini izlemekti.
Avam Kamarası’ndaki tartışmaların kıyasıya üslubu ve her Allahın günü, Başbakan’a parlamenterler önünde ter döktüren “Soru Zamanı” olmasa, Britanya demokrasisi bugünkü kadar kuvvetli olur muydu hiç?
Sanmıyorum.
“Lord’um veya asil Barones” hitaplarıyla başlayıp, her seferinde de, İngiliz aristokrasisinin geçkinliğini hatırlatarak insanı gülümseten tartışmalarındaki dobra, polemikçi, kapsayıcı özellik olmasa
Lordlar Kamarası bugün hala ciddiye alınabilir miydi?
Kaldı ki, Birleşik Krallık Parlamentosu’nda münazaralar, sadece iki Kamara’yla sınırlı kalmaz; ünlü Westminster Hall de sık sık gerek toplu, gerek ikili yüzleşmeler için kullanılır.
Benzer bir tartışma geleneği, Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senatosu’nda da var...
Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkenin “demokratik” işleyişinin garantisi esasen Kongre’deki bu tartışmalar.
Zira, Amerikan Kongresi’nde tartışmak, hemen hiçbir zaman “tartışmak”la sınırlı bir faaliyet değil.
Ya da şöyle diyebilirim:
Amerikan Kongresi, işlevinin “yasama” ile sınırlı olmadığını, “araştırma ve soruşturma” yetkilerini aktif biçimde kullanmasının hem bir hak hem bir sorumluluk olduğunu çok iyi kavramış bir parlamento...
Bu kavrayış, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin “Kongre’nin yasama yetkisinin ayrılmaz bir parçası olan soruşturma işlevi kapsamında celb gönderme hakkı vardır” diye özetleyebileceğim kararıyla birleştiğinde, gerek Hollywood filmlerinden, gerek haber bültenlerinden gayet iyi bildiğiniz tablo çıkıyor ortaya.
Bu, her düzeydeki yetkili ve etkili şahısların, Amerikan milletinin seçilmiş vekillerince sorgulanma tablosudur.
Temsilciler Meclisi ve Senato’nun komisyonları, bürokratları da işadamlarını da, bakanları da komutanları da önlerine çağırıp hemen her konuda hesap sorarlar ve bu oturumlar birçok televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanır.
Kılıçdaroğlu-Fırat tartışmasından buralara geldim, zira dün Taraf yazıişleri olarak ekran karşısında tartışmayı izlerken “istisnai” bir şeye tanıklık ettiğimiz duygusu içimi burktu.
Toptan’ın, yargıda hükmü zaten verilmiş bir konuda topu yargıya atan anlamsız çağrısı; “siyasi hesaplaşmadansa mahkemeyi tercih edin” mesajındaki siyaset korkusu içimi burktu.
Sonra, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların, siyasi destek görmemekten yakınmakta ne kadar haklı olduğunu düşündüm.
Sahi siz, gerçek bir demokratik rejimde, Ergenekon soruşturması gibi devasa bir olayın sadece yargıya terk edilebileceğine inanıyor musunuz?
Araştırma, soruşturma, denetim yetkisini kullanmaya kararlı bir Meclis’imiz olsa, çoktan bir Ergenekon İnceleme Komisyonu kurmaz mıydı?
Ya da, siz sanıyor musunuz ki, gerçek bir demokraside Dağlıca baskınına benzer bir fiyasko ve/veya komplo yaşanır da, o ülkenin parlamentosundaki Savunma ve İçişleri komisyonları, ilgili komutanlarla Genelkurmay Başkanı’nı seçilmiş vekiller önünde hesap vermeye çağırmaz?
Ya da, Deniz Feneri gibi, ucu üst düzey bürokratlara dokunan bir dava için parlamenter bir inceleme başlatılmaz mı sizce?
Fırat ve Kılıçdaroğlu, dünkü “tarihî” münazaralarını Meclis Basın Bürosu’nda, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şiarı altında yaptılar.
Onları izlerken, milletçe bu ülkedeki rejime ne kadar “egemen” olduğumuzu sordum kendime.
İçim burkuldu.
Del Toro'nun yönettiği Hellboy 2 vizyonda
Eski bakan Abdüllatif Şener’in AKP’den ayrılınca dili çözüldü. Şener “SPK Başkanı, Kanal 7 yöneticisi Karaman ve Başbakan toplantı yaptılar” iddiası için “Toplahtıya katılmadım ama, Karaman’ı o günlerde Başbakanlık’ta gördüm” dedi
AKP’li eski bakan Abdüllatif Şener, Deniz Feneri davası ve AKP’yle ilgili son derece çarpıcı açıklamalarda bulundu. Önceki gece 32.Gün programına katılan Şener konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Almanya’da toplanan paralar amacı dışında kullanılmıştır. Mahkeme de ‘asıl failler Türkiye’dedir’ diyor. Bu isimler de Türkiye’de belli kuruluşların başındalar. Bunlar siyasi iktidar tarafından himaye ediliyor. Ama maalesef ‘Hırsız bizim hırsızsa ona sahip çıkmamız gerekir’ diyenler var hâlâ bu ülkede.” SPK KONUSU • Şener ayrıca Sermaye Piyasası Kurulu’nda Kanal 7’yle ilgili yapılan çalışmayla ilgili de şunları söyledi: “Ben Kanal 7’yle ilgili SPK’da bir çalışma olduğunu biliyorum. İlgililer bana da geldi. Söyledikleri şeyler beni bilgilendirmeye yönelikti ama bu tür ziyaretler sadece anlatmak için yapılmaz. Elbette bu anlatılanlar bir talebi de içerir. Dinleyen de bunu böyle anlar. Ben konuyu anladım ama konuyu SPK‘ya intikal ettirmedim” dedi. Programı yöneten Rıdvan Akar, Şener’e Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman, SPK Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın, Başbakanın ofisinde biraraya geldiği yönündeki iddiaları da sordu. Şener’in bu soruya verdiği yanıt şöyle oldu: “Görüşmede ben yoktum. Ancak o günlerde Başbakanlıkta konuyla ilgili hareketlilik hissediyordum. Bu süreçte Zekeriya Karaman da başbakanlığa gelip gitti. Pek çok iddia var. Başbakanın bu iddialara verdiği cevaplar doğru çıkmıyor. Sadece bu konuda değil birçok konuda söyledikleri doğru çıkmıyor. Sayın Başbakanın üslubu kin ve nefreti artırmaya yönelik bir üsluptur.” İMAR DEĞİŞİKLİKLERİ • Şener, son günlerde çok tartışılan imar değişiklikleri meselesine de değinerek şöyle dedi: “AKP iktidarında çalışanlar, üretenler hep kaybediyor. Rant alanları büyük gelir alanlarına dönüştü. İmar rantları var, imar değişiklikleri var. Bu dönem yapılan imar değişiklikleri Cumhuriyet tarihi boyunca yapılanlardan fazladır. Hangi imar değişikliği kimleri zengin ediyor? Kimdir bu çalışmadan, üretmeden zengin olanlar? Bütün bu alımlarla ilgili ihaleleri kimler alıyor? Bu ihaleler ne kadar şeffaf? Bunları kim bölüşüyor? Şu geçen altı yıl boyunca kamudaki ihaleleri hangi firmaların aldığını biliyor muyuz? Belediyelerde, bakanlıklarda ve diğer kamu kurumlarında verilen tüm ihaleleri alanların isimlerini, firmalarını bir siteye girin, her vatandaşın inceleme hakkı olsun.”
İkiz oğullarından biri PKK’ya katılan, diğeri askere giden 70 yaşındaki Diyarbakırlı Zülfü Çelebi “Çocuklarım birbirinin katili olmasın”
diyor.
Diyarbakır’ın Dicle ilçesi’nde yaşayan Çelebi ailesinin 21 yaşındaki ikiz çocuklarından biri üç yıl önce PKK’ya katıldı.
İkiz kardeşi ise askerlik için şu anda Tuzla’da bulunuyor. “Allah çocuklarımı karşı karşıya getirmesin”
diye dua eden Baba Çelebi ölen her asker ve PKK’lı için üzülüyor.
İkizlerine kavuştuğu gün ise kurban kesecek.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşanan çatışmalar yüzlerce insanın ölümüne, acılar yaşamasına neden oldu. Çatışmalardan pek çok aile etkilendi. Bunlardan biri de Diyarbakırlı Çelebi ailesi. Çelebi ailesinin 21 yaşlarında olan ikizlerinden biri PKK’nın Kandil Kampı’nda, diğeri ise İstanbul Tuzla’da askerlik yapıyor. 70 yaşındaki baba Zülfü Çelebi’nin hayali ise bir gün ikizlerinin eve döndüğünü görebilmek. Silahların susmasını isteyen acılı baba, ölen her asker ve PKK’lı için üzüldüğünü söylüyor. Diyarbakır’ın Dicle ilçesi’nde yaşayan Çelebi ailesinin ikiz çocuklarından biri üç yıl önce PKK’ya katıldı. İkizi ise askerliğini yapmak üzere Tuzla’ya gitti. Bir ay sonra ise terhis olup çok sevdiği ailesine kavuşacak. Ancak kardeşinin akibeti hâlâ belirsiz. Oğlunun PKK’ya katılmasından sonra bunalıma girdiğini söyleyen acılı baba Çelebi yaşadıklarını Taraf’a anlattı: YAŞAMAK HARAM OLDU • “Oğlumun dağa çıkmasının ardından benim için dünyada yaşamak haram oldu. Günlerce gözüme uyku girmedi. Çocuğumu bulurum diye dağda günlerce kaldım. Şimdi hayvanlarımı dağda otlatıyorum, belki bir gün onu görürüm. BİRBİRİNİN KATİLİ OLMASINLAR • Allah çocuklarımı karşı karşıya getirmesin. Benim en büyük korkum ikiz çocuklarımın birbirinin katili olması. Türkiye’de bu kavga son bulmalı. Yeter artık. Devlet bu sorunu çözmeli artık.”