Obama, Beyaz Ev’e daha yakın Taraf YASEMİN ÇONGAR - Istanbul - 28.09.2008 Barack Obama ile John McCain önceki gece başkanlık yarışının ilk münazarasında kozlarını paylaştı. Anketler, Obama’yı “tartışmanın galibi” ilan etti ABD’de Demokratik başkan adayı Barack Obama ve Cumhuriyetçi başkan adayı John McCain, bu seçimdeki ilk tartışmalarında dış politika ve ekonomi alanlarında yarıştı. Mississippi Üniversitesi’nde düzenlenen ilk tartışmada McCain, geçen yıl işlerin kötü gittiği bir ortamda kendisinin güçlü şekilde asker artırımı politikasını desteklediğini, Obama’nın ise o sırada bu ülkeden çekilmekten yana olduğunu belirtti. Obama ise, ‘’Haksızsınız, savaşın 2007’de değil 2003’te başladığını unutuyorsunuz’’ diye karşılık vererek, savaşın baştan yanlış verilmiş bir karar olduğunu söyledi. McCain, Irak’ta bundan sonra ne yapılacağına bir sonraki başkanın karar vereceğini hatırlatarak, bu kararın ABD için yaşamsal önem taşıyacağını ve erken çekilmenin çok ciddi zararlara yol açacağını kaydetti. DEMOKRASİLER BİRLİĞİ • İran konusunda sergilediği sert tutumuyla bilinen McCain, bu ülkenin silah üretmeyi amaçladığı iddia edilen nükleer programına karşı herhangi bir askeri müdahaleden bahsetmedi ve bir ‘’demokrasiler birliğinin’’ etkili yaptırımlarıyla bu konunun çözümlenebileceğini belirtti. McCain, Obama’nın İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın yanısıra Venezüela lideri Hugo Chavez ve Küba lideri Raul Castro ile koşulsuz görüşebileceğine yönelik daha önceki açıklamasını sert dille eleştirdi. Obama ise, ‘’Sizin danışmanınız (eski dışişleri bakanı Henry Kissenger) bile İran ile diyalogdan yana. ABD’nin güvenliği söz konusuysa, gerekli gördüğüm kişiyle gerekli zamanda görüşürüm’’ dedi. McCain, bu defa ‘’Kissinger’i yanlış anlamışsınız. O, en üst düzeyde koşulsuz görüşmelerden yana değil’’ ifadesini kullandı. KADINLARIN OYU OBAMA’YA • CNN’in anketine göre, tartışmanın galibi Demokratik Parti başkan adayı Obama oldu. İzleyiciler arasında erkeklerin yüzde 46’sı, kadınların ise yüzde 59’u Obama’nın konuşmasını daha başarılı bulduğunu belirtti. AMERİKA’DA DEVRİMİN ELİ KULAĞINDA ARTIK... • Kadir Gecesi sabaha karşı, burnum CNN ekranına yapışmış halde tam bir buçuk saat izledim onları ve artık biliyorum: Gidişat, devrime doğru; önümüzdeki beş hafta içinde olağanüstü bir gelişme, beklenmedik bir skandal, hiç hesaba katılmamış bir gaf bu gidişatı değiştirmedikçe, 4 Kasım 2008 Amerikan tarihine “devrim” olarak geçecek. Afrikalı kölelerin sırtlarına binilerek kurulmuş bir demokrasi... Kölelik üzerinden dünyanın en kanlı iç savaşlarından birini yaşamış bir millet... Irkçılığı, zorlu bir mücadele sayesinde, kuruluşundan ancak 190 yıl sonra yasalarından çıkartabilmiş bir devlet... Ve gündelik hayatında ‘renk körü’ olmayı bugün hâlâ başaramayan, ufku bugün hâlâ ayrımcı önyargılarla daralan bir toplum devrim yapacak ve Beyaz Ev’e siyah bir başkan gönderecek. ABD’nin başkan adayları arasındaki ilk münazarayı izledikten sonra artık biliyorum ki, Cumhuriyetçi John McCain’le rekabet eden Demokrat Barack Obama, ayağı taşa takılıp yüzükoyun kapaklanmadıkça, bu yarışı kolay kolay kaybetmeyecek. Bu kadar kendimden emin yazmamın nedeni basit bir “his” aslında. Evet, sadece ben değil, tartışmayı izleyen Amerikalı seçmenlerin ekseriyeti de Obama’yı McCain’den daha başarılı bulmuş... Evet, anketler bu tür münazaralarda az rastlanan bir farkla, Obama’yı “galip” ilan ediyor... Evet, adayların ekonomi ve dış politika alanındaki birbirinden çok farklı yaklaşımlarını kıyaslayarak Obama’nın tezlerinin daha akılcı, daha inandırıcı, daha sağlıklı olduğunu yazabilirim; esasen böyle düşünüyorum. Ve evet, gerek Irak Savaşı gerek malî piyasalardaki krizle bir anda büyüteç altına alınan ekonomi konusunda, sekiz yıllık Bush yönetiminin politikalarına eklemlenmiş görüntüsünü hemen hiç bozmayan McCain’in, her iki meselede de “hezimete uğratıldığını” düşünen Amerikalı seçmenleri yanına çekmesinin kolay olmadığı aşikar. Ama bana, Beyaz Ev’in yeni sahibinin artık büyük ölçüde belli olduğu “hissini” veren şey başka... Bu his, Obama ile McCain arasındaki ilk münazaranın içeriğinden ziyade havasıyla ilgili. Aynı hedefe koşan bu iki adamın birbirinden ne kadar farklı olduğunu belki de ilk kez, bu münazarayı izlerken kavradım. Sanırım, ekran başındaki milyonlarca kişi de aynı farkı gördü. Obama ve McCain’in vizyonları ve politikaları kadar, vücut dilleri, hayat deneyimleri ve üslupları da birbirinden çok farklı. Ve bence, “zaman” bu farkın farkında; “zamanın ruhu” denen o gözle görünmez elle tutulmaz kuvvet kararını çoktan “yeni”den yana vermiş. “Yeni”yi ise McCain değil, Obama temsil ediyor. Sadece “Irak Savaşı hataydı,” “İran lideriyle de konuşurum,” “Yatırım bankalarını bunca başıboş bırakmak felaket getirdi” dediği için değil; Barack Obama olduğu için, Barack Obama gibi davrandığı için de temsil ediyor “yeni”yi. Rakiplerin, münazaranın yapıldığı sahneye çıkışlarını, tokalaşmalarını, karşılıklı kürsülerinde soruları cevaplarkenki jestlerini, bakışlarını izliyorum dikkatle. Her mimik, her söz farklılıklarının altını çiziyor. Biri beyaz, biri siyah... Biri 72 yaşında, diğeri 47; dile kolay çeyrek asır var aralarında. İkisi de aynı yıllarda Güneydoğu Asya’daymış: McCain üç kuşaktan donanmacı bir ailenin savaş kahramanı oğlu olarak Vietnam’da esir düşüp beş buçuk yıl işkence göreceği “Hanoi Hilton” hapishanesine girerken, Kenyalı bir babayla Kansas’lı beyaz bir annenin oğlu Obama, Endonezya’da Müslüman çocuklarla aynı ilkokula gidiyormuş. Tam kırk yıl sonra, iki adam aynı sahnede buluşuyor ve dış politika alanındaki üstünlüğüne ziyadesiyle güvenen McCain ikide bir gayet müstehzi bir edayla, “Sen bilmezsin” diyor rakibine, “ne yazık ki anlamıyorsun; bu konuları kavrayamıyorsun.” Yaşını, askerliğini, Washington’da geçirdiği çeyrek yüzyılı kullanıyor; “toysun, küçüksün ne bileceksin” demeye getiriyor. Oysa zamanın ruhu “deneyim” değil, “yenilik” arayışında. Obama istihzadan eser taşımayan bir tonda, “Yanlış yaptın, hatalı davrandın, kötü karar verdin” diye, basitliği ölçüsünde kuvvetli itirazlarla delebiliyor rakibinin deneyimini; Washington’daki dört yılının “hatalarla” damgalanmamış olması yetiyor ona. Bush’lu yılların, Amerikan rüyasının özünü oluşturan “özgürlük” ve “refah” ideallerine vurduğu darbeyi iyi kullanıyor. Değişimi temsil etmesi; gençliği, farklılığı, yeniliği en büyük avantajı. Kırk yıl önce “Bir rüyam var” diyen Martin Luther King, Jr’ın rüyasını bugünün Amerika’sında kendisinin temsil ettiğini iyi biliyor. Bu miras, geçmişten geleceğe uzanan bir “yenilik” katıyor Obama’ya; Obama’nın başkan seçilmesinin “Obama’nın başkan seçilmesi”nden öte bir anlam taşıyacağını hatırlatıyor. Obama’yla McCain’i karşılıklı izlerken eskiyle yeninin karşılaşmasını izliyorsunuz aslında. Ve “eski,” rağbet edilecek bir “eski” değil; “yeni”ye tapınmasıyla tanınan Amerika, 4 Kasım’da McCain’in başına nur yağdıracağa benzemiyor hiç. http://www.taraf.com.tr/fotoraflar/OBAMA_3.jpg Diğer Dünya Haberleri: * Bombalı Şam provokasyonu * Avusturya’da ‘imaj’ seçimleri * Sarkozy’nin siyaset ve aşk hayatı dizi oluyor * Siyahî boksöre geç özür * Çinliler uzaya bayrak dikti * Brezilyalı futbolcular kilo cezası ödeyecek * Ukrayna gemisi için 35 milyon dolar fidye * Banksy: “Şubemiz yoktur” * Silikon için annesini feda etti * İran’ı İsrail’den Bush korumuş * Alman polisinden KLM uçağına baskın * İsrail’in yıldızı sonunda Beatles’la barıştı * Palin, Irak ve Alaska gaflarıyla yine güldürdü * İşte imam şimdi bayılacak, biricik kızı striptizci oldu * Zerdari ABD’yi BM kürsüsünden kınadı http://www.taraf.com.tr http://media.imeem.com/v/etxhUH3oKO/aus=false/pv=2 the freedoom single joan beaz bob dylan blowin the wind
Yeniden bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar var
Fatih ÖZATAY 15 Ağustos 2008 / DÜNYA 2008/18
Anayasa mahkemesinin son kararı ile ekonomik açıdan bir büyük belirsizlik ortadan
kalktı. Đkinci belirsizlik kaynağı ise orta yerde duruyor: ABD’de mali sistem bir türlü dikiş
tutmuyor. Her an yeni bir sarsıntı olması olasılığı var.
2001 krizinden sonra uygulamaya konulan program sayesinde ekonomik istikrarı
sağlamak açısından önemli bir mesafe aldık. Bataklığı kuruttuk, bastığımız zemini yukarıya
sıçramamıza yarayacak sertliğe getirdik. Bu sıçramayı gerçekleştirmek için nelerin yapılması
gerektiğini tartışırken (ikinci nesil reformlar ya da mikro reformlar), bu sefer de içeride siyasette
yapılan vahim hatalar nedeniyle o zeminin tekrar gevşediğini hissettik.
Neredeyse 2007’nin başından bu yana gündem hiç ekonomi olmadı: Cumhurbaşkanlığı
seçimi, erken genel seçim, anayasa değişikliği ile türban, kapatma ve Ergenekon davaları. Bu
ortamda özellikle potansiyel büyüme hızımızı yükseltmek ve rekabet gücümüzü artırmak
açısından önemli bir zaman yitirdik. Şüphesiz bu kayıpta tek sorumlu iktidar partisi değil, ama
önemli sorumluların başında geldiği de açık. Yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla…
Geldiğimiz noktada karşı karşıya olduğumuz ekonomik sorunları tekrar gözden
geçirmekte yarar var. Bu sorunları ikili ayrımda ele alacağım. Önce Türkiye’nin temel ekonomik
sorunlarına değineceğim. Sonrada şu andaki duruma (konjonktüre) ve bu durumda göze çarpan
sorunlara döneceğim.
Düşük potansiyel büyüme hızı
Bu sorunu Haziran ayındaki yazımda daha etraflı bir şekilde ele almıştım. Kısaca
hatırlayalım (yararlanılan kaynaklar ve tamamlayıcı bir grafik o yazıda var). Yapılan çalışmalar
potansiyel büyüme hızımızın yüzde 5 dolayında olduğunu ve bunun büyük ölçüde yatırımlar
yoluyla, yani sermaye birikimi ile sağlandığını belirtiyorlar. Oysa akademik çalışmalar yüksek
bir sürdürülebilir (potansiyel) büyüme hızına ulaşmanın yolunun teknolojik gelişmeden geçtiğini
gösteriyor.
ABD’nin ya da AB üyesi ülkelerin ortalama kişi başına gelir düzeylerine kıyasla bazı
ülkelerin kişi başı gelir düzeyleri nasıl gelişmiş sorusunun yanıtı arandığında ilginç bir saptama
ortaya çıkıyor. Mesela Đrlanda ve Kore gibi farklı ekonomik programlar uygulayan ülkeler son
25-30 yılda çok önemli mesafe almışken Türkiye nerdeyse yerinde saymış.
Oysa AB ülkelerinin ortalama refah düzeylerinin hiç olmazsa yarısına ulaşmak için orta
dönemde yüzde 7’lik bir büyüme hızına ulaşmamız gerekiyor. Dolayısıyla, ilk temel sorunumuz,
hem gelişmiş ülkelerin refah düzeyine daha hızlı yakınsamak, hem de giderek büyüyen işsizlik
sorununu çözmek için mevcut potansiyel büyüme hızımızın düşük bir düzeyde olmasıdır.
Sorunlu işgücü piyasası
Đşsizlik oranının yüksekliği karşı karşıya kaldığımız sorunların en önemlilerinden bir
tanesi. On beş ve daha yukarı yaşta olup da askerlik yapmayanlar ya da öğrenci olmayanların
sayısı, yani kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfusumuz 49.8 milyon. Oysa işgücüne katılan
sayısı sadece 23.9 milyon. Diğer bir ifadeyle işgücüne katılım oranı yüzde 48. Bu çok düşük bir
düzey. AB ülkelerinde yüzde 70’in üzerinde olduğunu da belirteyim bu oranın.
Bir ülkenin kişi başına gelir düzeyini dört bileşene ayırmak mümkün: Verimlilik düzeyi
(çalışanların), istihdam edilenlerin işgücüne oranı, çalışabilir yaştaki nüfusun işgücüne katılan
kısmı ve nüfusa oranla çalışabilir yaştaki nüfus. Dikkat ederseniz, son oran, o çok övündüğümüz
olguyu ifade ediyor: Genç nüfusa sahip olmamızı. Bu fert başına milli gelirimizi artırmak için
önemli bir avantaj. Ama Türkiye açısından sorun şu ki, çalışma yaşındaki insanlarımızın önemli
bir kısmı çalışmak istemiyor. Özellikle kadınlarımızın işgücüne katılımı çok düşük bir düzeyde
(yüzde 20’ler dolayında).
Đşgücüne katılımın düşük olmasına rağmen işsizlik oranımız yüksek. Nisan ayında
işgücünün 2.3 milyonu çalışmak isteyip, iş arama kanallarından en az birini kullandığı halde iş
bulamayanlardan, yani işsizlerden oluşuyordu. Dolayısıyla, işsizlik oranı nisan ayında yüzde 9.6
olarak gerçekleşti.
Đşgücüne dahil olmayanların, dolayısıyla da işsizlik hesaplamalarında dikkate
alınmayanların bir kısmı iş bulma ümidini kaybettikleri için resmi iş arama kanallarına
başvurmayan kişilerden oluşuyor. Đş aramayıp, çalışmaya hazır olan bu kişiler de dikkate alınırsa
işsizlik sorunumuzun daha büyük olduğu ortaya çıkıyor. Nisan ayında bu gruba girenlerin sayısı
1.9 milyon kadardı. Bu grubu hem işgücüne hem de işsiz sayısına ekleyerek daha geniş tanımlı
bir işsizlik oranı hesaplarsak yüzde 16.2’ye ulaşıyoruz. Bir de kadınlarımızın da işgücüne
katılmaya ve iş aramaya karar verdiklerini düşünün…
Öte yandan işgücümüzün beceri düzeyi düşük. Önemli bir kısmı ilkokul mezunlarından
oluşuyor. Đşgücü piyasası çok katı. Đşgücü talebini azaltan çok sayıda uygulama var. Bunlar aynı
zamanda, kısmen ya da tümüyle kayıt dışı üretimi de özendiriyor.
Cari açık
Cari açığımız yüksek bir düzeyde. Bunun daha sonra ele alacağım gibi hem
konjonktürden kaynaklanan kısmı var hem de yapısal kısmı. Yapısal iki önemli nedeni var cari
açığın. Birincisi yurtiçi tasarruf oranımız düşük bir düzeyde. Dolayısıyla büyüme hızımızı
artırabilmemiz için ‘başkalarının’ tasarrufuna gereksinmemiz var. Yani dışarıdan kaynak
bulmaya.
Türkçesi şu: Hızla büyüdüğümüz dönemlerde cari açığımız da yüksek bir düzeyde oluyor.
Buna karşın, kriz yıllarında ekonomimiz küçüldüğü için ithalat talebimiz azalıyor ve cari fazla
veriyoruz.
Cari açığa ilişkin ikinci yapısal sorunun kaynağı 2005’den beri devrede. Đleride Türkiye
ekonomisinde makro ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi ve Avrupa Birliği (AB) sürecinin
yolunda gitmesi şartıyla daha bir belirginleşecek. Şu:
Türkiye ekonomisi milli gelir büyüklüğü açısından dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında
yer alıyor. Nüfusu büyük. Bu özellikler, saydığım iki koşulun sağlanması halinde Türkiye’yi
yabancı sermaye açısından cazip bir ülke konumuna sokmak için yeterli. Bu döviz arzının
artması anlamına gelir. Diğer yandan da aynı koşullar altında yerleşiklerin döviz cinsi mali
varlıklara olan talepleri azalacaktır. Bu durumda döviz arzı ile döviz talebi arasındaki fark
artacaktır.
Artan döviz arz fazlasına bağlı olarak, olumsuz dışsal şokların yokluğunda lira
değerlenme baskısı altında olacak ve cari işlemler hesabı da yüksek düzeylerde açık
verebilecektir. AB’ye yeni üye olan ya da aday konumundaki ülkelerin deneyimleri de bu hususa
işaret etmektedir. AB sürecinde, bu ülkelerin önemli bir kısmının para birimleri değerlenme
baskısı altında kalmış ve çoğunun cari işlemler hesabı belirgin biçimde açık kaydetmiştir.
Kavram karışıklıkları
Temel sorunlarımızdan biri de ekonomik tartışmalarda dikkati çeken kafa karışıklığıdır.
Bu olgu, özellikle ekonomi politikası tasarlarken ve uygularken gereksiz yere zaman ve enerji
harcanmasına yol açmakta, kimi zaman da tasarlayıcıları yanlış yola sevk eden önemli nedenlerin
başında gelmektedir. Sadece iki örnek vermekle yetineyim.
Çoğu zaman iki farklı büyüme hızı kavramının olduğu göz ardı edilmektedir: Herhangi
bir andaki büyüme hızı ve potansiyel (sürdürülebilir) büyüme hızı. Genellikle mevcut büyüme
hızının düşüklüğünden şikayet edilip bu olgunun arkasındaki ana neden olarak faizlerin
yüksekliği gösterilmektedir. Buradan çıkan doğal politika önermesi de faiz hadlerinin indirilmesi
olmaktadır.
Oysa şikayet konusu olan büyüme hızı Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızı
dolaylarında bir büyüme hızı olabilmektedir. Ekonomi teorisi ise, bir ülkede herhangi bir
dönemdeki büyüme hızının potansiyel büyüme hızının üzerine çıkması halinde o ekonomide
önemli sorunlar (enflasyon, cari işlemler açığı gibi) oluşabileceğine dikkat çekmektedir.
Herhangi bir andaki büyüme hızı potansiyel büyüme hızından farklı olabilir. Ama bu farklılık
devam edemez. Etmemelidir. Đleride büyük sorunlarla uğraşılmak istenmiyorsa, mevcut
makroekonomik politikaların değiştirilmesi ve potansiyele dönülmesi gerekir.
Elbette potansiyel büyüme hızımızı artırmaya çalışmamız gerekir. Ancak bu uzun soluklu
bir yapılanmayı gerektirir. Yolu, daha eğitimli bir nüfusa ve daha kaliteli işgücüne sahip
olmaktan, daha yüksek bir verim düzeyine ulaşmaktan, teknolojik atılımlardan geçer. Sağlam ve
kaliteli bir fiziki altyapıyı, şirketlerin finansa erişiminin giderek kolaylaştığı bir ortamı ve kural
hakimiyetinin sağlanmasını gerektirir.
Đkinci örnek de şu: Faiz haddinin yüksekliğinden şikayet edilirken genellikle para
politikası bu yükseklikten sorumlu olarak gösteriliyor. Bunun doğru olduğu durumlar olabileceği
gibi olmadığı durumlar da var. Suçlamanın yanlış yapıldığı durumlarda genellikle faizlerdeki
yükseklik artan risklerden kaynaklanıyor. Bu durum sıkça gözden kaçabiliyor.
Söz konusu risklerin önemli bir kısmının Türkiye’nin iç ve dış borçlarını ödeme
kapasitesi ile ilgili olduğu sanırım yeteri kadar açık. Bu kapasite ise açık ki hem maliye
politikasından hem de küresel gelişmelerden etkilenmektedir. Bu durumda, bazı dönemlerde
faizlerin yükselmesinin temel nedeni para otoritesinin faizi yükseltmesi değil de, piyasada risk
algılamasının artması olacaktır.
Burada tekrar altının çizilmesi gereken nokta şudur: Faiz yüksekliğinin arkasında her
zaman para politikasının aranması son derece yanlış ekonomi politikası çıkarsamalarına
götürebilir bizleri. Riskleri yaratan nedenlere eğileceğimize, para otoritesinin faizleri düşürmesini
öneririz bu durumda. Açıktır ki, risk algılamasının arttığı bir ortamda para otoritesinin tam aksi
yönde davranarak faizleri düşürmesi risk algılamasını daha da artıracak ve piyasa faizlerinin daha
da yükselmesine yol açacaktır.
Reform yapamamak
Yukarıda belirtilen sorunların çözümleri kapsamlı reformlardan geçiyor. Önünüzdeki
dönemde baş edilmesi gereken sorunları seçmek, bu sorunlardan hangilerinin çözümüne öncelik
verileceğini saptamak, bunları çözmek için neler yapılması gerektiğini belirlemek ve bir takvime
bağlamak önemli bir tasarım yeteneği gerektiriyor.
Şöyle dönüp yakın geçmişe baktığımda bu tasarım yeteneğinin varlığından şüphe
duymama yol açacak çok sayıda neden görüyorum. Saymakla bitmez. Sadece bir tanesi:
Makroekonomik istikrar sağlanmadan hızla büyümek, istihdamı ve refah düzeyini artırmak
mümkün değil. Oysa yıllardır istikrarsızlıklarla boğuştuk. Ancak 2001 krizinden sonra ‘kaçacak
yerimiz kalmayınca’ reform yapmaya başladık. O da ‘başkalarının’ elimize tutuşturduğu listeye
bakarak. Başkalarının tasarımıyla…
Gelir düzeyi düşük çoğu ülkede bir türlü reform yapılamaması politik iktisatçıların da
dikkatini çekiyor. Bu olgunun arka planında neler olduğuna dair farklı açıklama biçimleri var.
Birincisi basitçe “ne tür reformlar yapacağımızı bilmiyoruz” şeklinde. Ama bu ‘açıklama’ biçimi,
gelir düzeyleri vaktiyle çok düşük düzeyde olup da şimdilerde gelişmiş ülkeler düzeyine çıkan ya
da orta gelir düzeyinin üstlerine tırmanan ülkelerin nasıl başardıklarını açıklayamıyor. Đkinci
açıklama biçimi ise az sayıdaki seçkinin politik gücü ellerinde bulundurmalarına dayanıyor.
Böylelikle baskı altındaki çoğunluğun lehine olan ekonomik programlar hiçbir zaman
uygulanamıyor. Oysa politik kurumlar değişiyor. Seçkinlerin bu kurumları bu yönde kullanmaları
giderek zorlaşıyor. Buna karşın, kurumların giderek demokratikleştikleri ülkelerde bile, mesela
Hindistan’da, reform yapmak çok sayıda engelle karşılaşabiliyor.
O zaman yanıtı başka yerde aramak gerekiyor. Bu alanda yapılan çalışmaların önemli bir
kısmı reformdan yararlanacakların tekdüze (homojen) bir grup olmadığına ve dolayısıyla farklı
çıkarların bulunduğuna, reformdan kimlerin yaralanacağı hakkında reformlar uygulanmadan önce
belirsizlikler olduğuna, kaybedenlerin zararlarının tazmin edilip edilmeyeceğine dair
belirsizliklerin varlığına ve güçsüz grupların organize olmamsına değiniyor. Bu tür sorunlar,
reformlar yapıldıktan sonra kazançlı çıkacakların bile reformlara baştan karşı çıkmalarına yol
açabiliyor. Türkiye için hepsinin geçerlik payı var.
Durum: Enflasyon ve büyüme
Gelelim mevcut duruma. Önce enflasyon. Büyük ölçüde dış gelişmelere bağlı olarak
tüketici enflasyonu yüzde 12’ye yükseldi. Dış gelişmelerin nasıl şekilleneceğine ilişkin çok
sayıda belirsizlik var. Ancak petrol fiyatlarında son günlerde gözlenen eğilim kalıcı olursa ve lira
da değerli konumunu sürdürürse, yıl sonunda Merkez Bankası’nın tahminleri ile uyumlu bir
enflasyon patikasına oturmak mümkün olacak. Şüphesiz bu öngörüde çok fazla ‘eğer’ var.
Enflasyonda artık en kötüyü bıraktık dedirtmeye yarayacak bir başka gelişme de üretim
tarafından geliyor. Merkez Bankası’nın ısrarla belirttiği iç talepte enflasyonu düşürmeye
yardımcı olan gelişmeler daha bir belirginleşti cuma günü açıklanan üretim değerleriyle.
Özellikle imalat sanayi üretiminde yavaşlama daha belirgin: Haziran ayında, bir yıl
öncesinin aynı ayına göre üretim azalması yaşandı bu sektörde. Şüphesiz az sayıda gözleme
dayanarak yorum yapmanın anlamı yok. Ancak aylık değil de üçer aylık hareketler olarak
bakılınca da imalat sanayi üretim artış hızının yavaşladığı hemen görülüyor (Grafik 1).
Yılın ilk iki çeyreğindeki üretim artışı 2007’nin altında. Altı aylık değerler de şöyle:
2007’de yüzde 5.4 olan artış hızı 2008’de yüzde 4.4’e düştü. Sanayi sektöründeki artış hızları ise
aynı dönemler için sırasıyla yüzde 6 ve 4.9.
Üretimdeki bu gelişme istihdam açısından sevimsiz de olsa beklenmedik bir gelişme
değil. 2007’ye kıyasla 2008’de büyüme hızımızın daha düşük olmasına yol açacak önemli
nedenler var. Bunların başında yurtdışı mali piyasalardaki depremin yarattığı büyük belirsizlik
geliyor. Yine dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak artan risk primi ve faizler de bu öngörüyü
destekliyor. Bir de bizim içeride bir türlü yeni bir program ortaya koyamamamız da bu
olumsuzluğa katkıda bulunuyor.
Düşük büyüme öngörüsüne ters iki hareket ise şunlar: Yılın ilk beş ayında yurtiçi reel
kredi genişlemesi 2007’ye kıyasla daha yüksek bir düzeydeydi. Đkinci olarak da tarımsal üretim
artışının 2007’ye göre daha fazla olması ihtimali var.
Durum: Cari açık
Geride bıraktığımız hafta ödemeler dengesi verileri de açıklandı. Cari işlemler hesabı
cephesinde çok fazla değişen bir şey yok. Cari açık hız kesmeden artmaya devam ediyor:
'Paul Newman uçtu' Senatör Obama'nın televizyonlardan yayınlanan tartışmada McCain'e üstünlük sağlamasını 'Beyaz Ev' yolunda kuvvetli bir işaret sayan gazeteci, Birleşik Amerika Devlet'inin önümüzdeki 4 Kasım seçimlerinde 'devrim'e şahitlik edeceğini söylüyor! uçuyor..! Geçtiğimiz hafta, Başkakan'ın medya boykotu çağrısını ertesi günkü sayısında, tam ve birinci sayfadan, 1933 tarihli 'nazilerin kitap yakma ayini' resmi ile temsil ederek, 'faşizm'in ayak sesleri' başlığı ile veren Radikal gazetesini hatırlayın... uçmuştu..! Muhafazakar'ların Avrupa'daki yeni gurusu, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'de, önce BM Genel Kurulu'nda 'kapitalizmi regüle' etmek gerektiğini, sonra da Toulon'da açıkladığı ekonomi düşüncelerinde, 'kapitalizmde devlet'in yerini sağlamlaştırmak ve müdahele alanlarını genişletmek' ten söz etti..! uçtu...! Herkes uçuyor... Obama'nın 'Beyaz Ev'de oturacak olması 'devrim', Türkiye, 1933 nazi Almanya' sı 'faşizm'idaresinde, Kapitalizm'i 'regüle' edecekler 'muhafazakar' lar, asla değil..! 21.yüzyıl, kavramların içini boşaltmayı 'yeni' sayanların sığ sularda uçuşan marifetleri ile yürüyor... Dün, 27 Eylül 2008, hakiki bir adam uçtu... Paul Newman, 'yeni' ve 'doğru' bir adam... uçtu... Haberi duyunca, içimden birşeyler koptu... Yıllar önce aynı üzüntü ve sızıyı 'Simone Signoret' için duymuştum... Hatırladığım ilk, Butch Cassidy and the Sundance Kid filmi oldu. 1970'li yılların başında yani daha çok kirlenmemişken, Paul Newman'ın, peşindeki kanun adamlarından saklandıkları kır evinin bahçesinde, bir ilkbahar sabahında, bisikletinin önüne 'Katherine Ross alias Etta Place' ı oturtmuş, o, dillerimize sonradan pelesenk olacak Burt Bacharach'ın 'Raindrops keep fallin' on my head' şarkısı eşliğinde, dolaşmalarını hatırlıyorum; içimde, hakiki bir mutluluk esiyor... Kimbilir, belki de, 'Butch Cassidy alias Paul Newman' ve 'Robert Redford alias Sundance Kid' ın, birlikte,-filmdeki tren ve banka soyguncuları-aynı 'Che' gibi, evvelki yüzyılın başında Bolivya'ya kaçmaları, korkusuz ölüme koşmaları, o zamanların, henüz zihni karışık ama 'cevahirin sol mememin altında kaldığına' inanan lise öğrencisini etkilemiştir?
uçmadan önce, sonrası için söyle demişmiş: 'burada Paul Newman, başarısız biri yatıyor, çünkü gözleri kahverengiye dönüştü' Paul Newman 'hakikati' hak ettiği kanatları taktı... uçtu..gitti..! Üzgünüm... 28-9-2008
“Medine’nin Mücevheri” isimli kitabın yayıncısı Martin Rynja’nın Islington’daki evine dün bombalı bir saldırı düzenlendiği bildirildi. Saldırının ardından çıkan yangının itfaiye ekiplerince söndürüldüğü, ölen ya da yaralanan olmadığı açıklandı.
Polisin saldırının ardından başlattığı operasyonda 22, 30 ve 40 yaşlarında üç kişinin terörle mücadele yasasına muhalefetten gözaltına alındığı, bu kişilere ait ev ve iş yerlerinde aramalar yapıldığı belirtildi. Amerikalı gazeteci Sherry Jones tarafından kaleme alınan “Medine’nin Mücevheri” adlı roman, Hazreti Muhammed’in eşi Hz.Ayşe ile ilişkisini anlattığı için Müslümanların tepkisine neden olmuştu. ABD’DE YAYINCI ŞİRKET GERİ ÇEKMİŞTİ Jones, tartışmalar üzerine, İslam dinine ve Hz. Muhammed’e saygılı olduğunu, kitabının kültürler arasında bir köprü kurmasını istediğini savunmuştu. İslam tarihini yanlış yorumladığı yolunda eleştirilere maruz kalan kitap, ABD’deki yayıncı şirket tarafından geri çekilirken, Sırbistan’da da basıldıktan sonra toplatılmıştı.
serdar.turgut@aksam.com.tr
deniz.gokce@aksam.com.tr
Yozgat 4’üncü sıradan aday gösterildiği için partisine küsmüştü Öztürk, AKP’nin bu ilde 5 milletvekili kazanması sonucu sürpriz bir şekilde yeniden TBMM’ye gelmişti
Abdüllatif Şener: Dürüst vekilin AKP'de işi olamaz
FIRAT- Kılıçdaroğlu tartışmasının hemen ardından AKP’de dün istifa şoku yaşandı.
AKP Yozgat Milletvekili Mehmet Yaşar Öztürk akşam saatlerinde Meclis Başkanlığı’na gönderdiği istifa dilekçesinde,
“Gördüğüm lüzum üzerine partimden istifa ediyorum”
ifadelerini kullandı.
Öztürk’ün, eski Bakan Abdüllatif Şener’in partisine katılacağı iddia edildi.
Bu arada Yaşar Öztürk, 22 Temmuz
seçimlerinde Yozgat 4’üncü sıradan aday gösterildiği için partisine küsmüştü.
Öztürk, AKP’nin bu ilde 5 milletvekili
kazanması sonucu sürpriz bir şekilde yeniden TBMM’ye gelmişti.
Öztürk’ün istifasıyla AKP’nin TBMM’deki sandalye sayısı 338’e düşerken, bağımsızların sayısı 5’e yükseldi.
TBMM’de sandalye dağılımı şöyle: AKP: 338 CHP: 98 MHP: 70 DTP: 21 DSP: 13 Bağımsızlar: 5 ÖDP: 1 BBP: 1 Boş: 3
Dürüst vekilin AKP’de işi ne ESKİ Bakan Abdüllatif Şener, Öztürk’ün istifasına ilişkin ‘Kendisiyle zaman zaman görüşüyoruz ve dürüst bir arkadaşımızdır.
Dürüst bir milletvekilinin AKP’de ne işi var?’ ifadesini kullandı.
‘İstifaların devamı gelir mi?’
sorusuna ise Şener,
“Dürüst milletvekili AKP’de kalmaz.
Kaç dürüst milletvekilinin olduğu bu süreçte ortaya çıkacak”
yorumu yaptı. Şener,
‘Türkiye’de günlerdir yolsuzluk konuşuluyor.
Ülkeyi bu duruma getiren AK Parti’dir.
Bugünden itibaren artık ben de AK Parti değil, AKP diyeceğim’
dedi.
Mersin-Akkuyu’da kurulması planlanan Türkiye’nin ilk nükleer santral inşaatı ve işletimi için açılan ihaleye teklif veren tek firma Rus Atostroyexport oldu. İhaleye 6 şirketten zarf gelirken, 5 firmanın zarfından teşekkür yazısı çıktı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Türkiye Elektrik Ticaret Anonim Şirketi (TETAŞ) tarafından yapılan ihalede, Atostroyexport (Rusya), AECL Atomic Energy Of Canada Limited (Kanada), Suez Tractebel (Fransa-Belçika), Unit Investment N.V. (Hollanda), Hattat Holding-Hema Ortak Girişim Grubu (Türkiye), Ak Enerji (Türkiye) şirketleri zarf sundular. Rus şirketi Atostroyexport ihaleye teklif verirken, diğer firmaların teklif vermeyerek teşekkür ettiği görüldü. Kapalı teklif usulüyle yapılan ihalede Rus şirketi Atostroyexport’un ikinci zarfı, yani Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ölçütlerine uygunluk belgeleri TAEK’e gönderilecek. TAEK, daha önceden belirlediği teknoloji ölçütlerine göre 15 gün içinde teklifi değerlendirecek. TAEK’in ikinci zarfta yapacağı değerlendirmenin ardından teklif uygun bulunursa üçüncü zarf açılacak. Fiyat teklifi Bakanlar Kurulu’nun onayına sunulacak. Kamu, santralı kuracak ve işletecek şirkete 15 yılı aşmamak koşuluyla ürettiği elektriğe alım garantisi verecek. İhale için 13 yerli ve yabancı firma şartname almıştı. 10-11 MİLYAR DOLARLIK YATIRIM Nükleer santral, ilk yatırım maliyetlerinin yüksek olmasına karşın yakıt maliyetlerinin düşüklüğü, dışa bağımlılığın azaltılması ve çevre kirliliği açısından en temiz enerji elde etme yöntemi olması nedeniyle Türkiye’nin tercihleri arasında bulunuyor. Nükleer santralın 3 bin megavat (MW) gücünde olması durumunda 5-6, 5 bin MW gücünde olması durumunda 10-11 milyar dolarlık bir yatırım söz konusu olacağı belirtiliyor. Türkiye elektrik enerjisi üretimi içinde nükleer santrallerinin payının 2020 yılına kadar asgari yüzde 8, 2030 yılına kadar ise yüzde 20 olmasını hedefliyor. TAEK’İN NÜKLEER KRİTERLERİ NELER? İhalede TAEK’in nükleer santral kriterlerini yerine getirmeyen firmanın teklifi kabul edilmeyecek. TAEK’in kriterlerine göre, nükleer güç santrali güncel ve kanıtlanmış teknolojik yenilikleri kapsayacak. Başta uluslararası atom enerji normları olmak üzere uluslararası normlara uygun olacak. Santralin ciddi kaza sınıfına giren kazalara karşı da radyolojik sonuçları hafifletecek önlemleri alacak şekilde tasarlanmış olması değerlendirmede dikkate alınacak. EN AZ 40 YIL HİZMET EDECEK Nükleer güç santralinin hizmet edeceği süre en az 40 yıl olacak. Yerli katkı payına yönelik plan ve program önerilecek. Plan ve programda en az yüzde 60 yerli katkı payına ulaşılacak süreç gösterilecek. İşletme deneyimi, santralların işletme deneyimi değerlendirmede dikkate alınacak. İkinci nesil santrallerin işletme deneyimini gösterir tedarikçinin ülkesine veya diğer ülkelerdeki referans örnek ve örneklerinin belgelenmesi gerekecek. Değerlendirmeye alınacak santral tipleri teknolojik olarak sınanmış olacak. Bu nedenle 4. nesil nükleer santraller değerlendirmeye alınmayacak. Teknolojik sınanmışlık ölçütüyle üçüncü nesil santrallerin önünün açılması hedefleniyor. Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan Türkiye’nin ilk nükleer santral inşaatının yapım ve işletimi için bugüne kadar 13 yerli ve yabancı firma TETAŞ’tan şartname aldı. Söz konusu firmalar şöyle:
AECL Atomic Energy Of Canada Limited (Kanada) Itochu Corporation (Japonya) Vinci Construction Grand Projets (Fransa) Suez Tractebel (Fransa-Belçika) Atostroyexport (Rusya) KEPCO (Güney Kore-Türkiye) China Nuclear Power Components Co. (Çin) Unit Investment N.V. (Hollanda) Hacı Ömer Sabancı Holding (Türkiye) Alsim-Alarko Sanayi Tesisleri (Türkiye) Hattat Holding (Türkiye) RWE (Almanya) Ak Enerji (Türkiye)
Son dönemde Türkiye’de site kapatmaları sıkça gündeme geliyor. 2007’nin Kasım ayından itibaren 861’i re’sen (kendiliğinden), 251’i yargı kararıyla bin 112 internet sitesinin erişimi engellendi. NTV’nin haberine göre Mayıs’tan beri erişilemeyen YouTube dışında son olarak Adnan Oktar’ın şikayeti üzerine ünlü evrimci Richard Dawkins’in ve Eğitim-Sen’in siteleri de kapatıldı. Uzun süredir erişimi engellenen YouTube ile ilgili çözümsüzlük devam ediyor. Konuyla ilgili konuştuğumuz Bilişim Hukukçusu Özgür Eralp, YouTube’un kapatılmasıyla ilgili çözümsüzlüğün sona ermesinin şu anda mümkün olmadığını söyledi. Atatürk’e karşı bir yayın olduğu sürece YouTube’un kapalı kalacağını belirten Eralp şunları söyledi: “AÇILSA BİLE TEKRAR KAPANIR” “Hakimler de savcılar da Telekomünikasyon Kurumu İnternet Daire Başkanı da bu görüşte. Bu görüşte olmaları da doğal. Çünkü durum yasada çok açık. Atatürk’e karşı işlenen suçlarla ilgili ayrı bir kanun var. Sadece YouTube değil nerede bu tarz bir yayın olursa olsun suç. Zaten YouTube şu anda açılsa bile kısa bir süre sonra tekrar kapanır.” “YASA DEĞİŞİKLİĞİ ŞART” “Uygulama açısından bir sorun yok. Hukuk ve internet dünyası açısından sorun var. Bilişim hukukçuları açısından sorun var. Bunun değişmesi için bu yasanın değişmesi lazım. Başka türlü bu şekilde devam eder. Yasa değişikliği şart. Türkiye YouTube’un burada bir temsilcilik açmasını istiyor. Ama Youtube bunu yapmaz. Yapmamakta da haklılar çünkü ofis sistemiyle değil internet aracılığıyla çalışıyorlar doğal olarak. “ “YOUTUBE ÇOK ÖNEMSEMİYOR” “Zaten YouTube bu durumu çok önemsemiyor. Önemseseydi açılması için bir girişimde bulunurdu. Türkiyenin yaklaşık yüzde 10 civarında internet trafiği YouTube üzerinden gitmekteydi. Bu Türkiye’deki internet servis sağlayıcılar için bir zarar olabilir ama YouTube için önemli değil. Google’ın istatistik verilerine göre dünyanın en çok tıklanan ikinci sitesi olan YouTube için o kadar ülke içinde Türkiye çok önem taşımıyor.” Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın NTVMSNBC’ye verdiği bilgilere göre sitelerin yasaklanma gerekçeleri arasında ‘çocukların cinsel istismarı‘, ‘müstehcenlik‘, ‘kumar ve bahis’ gibi konular çoğunlukta bulunuyor. KAPATILMA GEREKÇELERİ Sitelerin 415’i ‘Çocukların cinsel istismarı’, 390’ı ‘Müstehcenlik’, 79’u ‘Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama’, 51’i ‘Atatürk aleyhine işlenen suçlar’, 25’i ‘bahis ve kumar’, 12’si ise ‘Fuhuş’ gerekçesiyle kapatılmış. YouTube’un erişiminin engellenmesinin de gerekçesi olan ‘Atatürk aleyhine işlenen suçlar’ maddesiyle kapatılan sitelerin sadece ikisi re’sen (kendiliğinden) kapatılmış. Sitelerin kapatılmasına en çok neden olan ‘Çocukların cinsel istismarı’ ve ‘Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama’ konularında kurum mahkeme kararına gerek olmadan re’sen karar verebiliyor. Bu iki konuda 805 kapatmanın 763’ü re’sen gerçekleşmiş. ‘Sağlık için tehlikeli madde temini’yle ilgili hiçbir kapatma olmazken, ‘Uyuşturucu/Uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma’ gerekçesiyle bir site kapatılmış. Kuruma bugüne kadar yapılan ihbar sayısı ise 24 bin 500. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, ihbarların hepsinin kapatılacak unsur taşımadığını da belirtiyor. ‘Kişisel hakaret’, ‘Terör’ gibi konularla ilgili ihbar ve şikayetler ise Telekomünikasyon kurumuna gelmiyor. ADNAN OKTAR VE KAPATILAN SİTELER Son günlerde en çok tartışılan konulardan biri ise ünlü evrimci yazar Prof. Richard Dawkins’in ve Eğitim-Sen’in sitelerinin Adnan Oktar’ın şikayeti üzerine kapatılmasıydı.
Oktar, Dawkins’in sitesinin hazırlayıcısından 8 bin YTL manevi tazminat istemişti.
Dün kapatılan Eğitim-Sen’in sitesinin kapatılma gerekçesi olarak ise Şubat 2007’de sitede Oktar’ın
‘Yaratılış Atlası’
ile ilgili yer alan basın açıklaması gösterilmişti.
MAGAZİN DÜNYASININ YOLU DA ERGENEKON İLE KESİŞTİ Bu görüntü Sisi'nin işi mi? Şarkıcı Hilal Cebeci'nin başörtülü görüntüsünün ardındaki sis perdesi aralanıyor mu? Magazin Dünyasının yolu sık sık Adliye koridorlarıyla kesişir. Şimdilerde bambaşka bir olay ile magazin dünyası çalkalanıyor. Bir süre önce açıklığı abartmasıyla tanınan şarkıcı Hilal Cebeci Fatih'te başörtüsüyle görüntülenmişti. Magazincileri hiç yolunun düşmediği bir mekanda yakalanan(!) Cebeci'nin reklam yapmak için böyle bir haber yaptırdığı konuşuldu . Magazin dünyası popülerliği dibe vurmuş, açılmaktan umduğunu bulamamış bir bayanın kapanarak prim yapması olarak baktı olaya. Ancak Ergenekon soruşturmasında Seyhan Soylu'nun gözaltına alınması akılları bir kez daha karıştırdı. Şimdi magazin dünyasında Hilal Cebeci'nin bir SİSİ projesi olduğu konuşuluyor Aktifhaber Genel Yayın yönetmeni Cevheri GÜVEN köşesinde projenin arka planına ışık tutuyor. İşte Güven'in değerlendirmesi: Savcı Zekeriya Öz'ün karşısına çıkanların tamamındaki bu "mahçup suskunluk" güçlü kartların kimde olduğunu gösteren önemli bir gösterge. Savcı delillerini hali hazırda süren operasyonlarla toplamıyor. Bu deliller ve sürecek operasyonların delilleri belli ki savcının elinde var. Kervanı yolda düzmüyor. Ergenekon'un temel mantığını çözen operasyon ekibi, yığınla delili kıymetlendire kıymetlendire, "ekibi" teker teker topluyor. Ve Ergenekon'un mantığını çözen savcının "operasyonuna" karşı hazırlanan "operasyonları" da iyi çözdüğünü düşünüyorum. Vücudunun bütün kıvrımlarına bütün Türkiye'nin vakıf olduğu şarkıcı Hilal Cebeci'nin türbana girmiş şekilde "Fatih"te bir binadan çıkarken görüntülenmesinden hemen sonra "SİSİ"nin içeri alınması tesadüf olmasa gerek. Fadime'yi, Emire'yi mankurta çeviren SİSİ, altyapısı da iyi olan Fettan Hilal'den ne işler çıkarırdı kim bilir? Bir yandan "operasyonunu" sürdürürken diğer yandan "karşı operasyonları" hesaplayan savcı bakalım "sağlık raporuyla tahliye operasyonuna" nasıl bir hamle yapacak? AKTİF HABER 26.Eylül.2008 08:46:00
MAGAZİN DÜNYASININ YOLU DA ERGENEKON İLE KESİŞTİ