Burada isimler de bir hoştur: Fetva Yokuşu’ndan Namahrem Sokağı’na sapacaksınız vb...
İstanbul’da bir işler oluyor. Başım fazlasıyla kalabalık olduğu için, bunları yakından izleyemiyorum, ama kendi rutinim içinde sağa sola gider gelirken –veya evde otururken bile- gözüme habire bir şeyler takılıyor. Bir etkinlik var, bütün kenti kaplayan. Okula giderken, bakıyorum Dolmabahçe’den Silahtarağa’ya uzanan tünelin çalışmaları sonuna yaklaşmış; öbür yanından bakıyorum, Alibeyköy deresi kurutuluyor, Haliç’e akan pislikler durduruluyor; bir yandan “metrobüs” dedikleri, Avrupa-Asya bağlantısının çalışmaları yürüyor; öbür yanda, aynı bağlantıyı deniz altından kuracak tübün döşenmesi devam ediyor. Şu değindiklerimin hemen hemen hepsi, ulaşım bağlamında yapılan işler. Böyle olması da normal, çünkü ulaşım bugün bu kentin en çetin sorunu haline geldi. Bir yandan insan nüfusu artıyor, o biraz durulmaya başladı, derken, otomobil nüfusu artışa geçiyor. Aslında bugün bile, bu kentte fiilen yaşayan herkes (örneğin kadınlar) hareket halinde değil. Öyle olsa içinden nasıl çıkarız, hiç düşünemiyorum. Ama bir zaman sonra olacak. Yerel yönetime daha çok inisiyatif ve daha çok finansman imkânı sağlayan yasalarla sorunlara böyle artan bir enerjiyle yaklaşmanın da temeli atıldı. Klasik devletçi-merkeziyetçi anlayışın kalıplarından sıyrıldıkça, bu imkânlar daha da artacak. Ama dediğim, hissettiğim bu farklılaşmanın yalnızca birtakım yasal “iyileştirme”lere veya maddî imkânların büyümesine bağlı olduğunu da sanmıyorum. Zaten böyle “tek-yanlı” bir değişim dinamiği olamaz. Bunun asıl karşılığının toplumsal bilinç gelişmesinde bulunabileceği kanısındayım. Orta ve uzun vadede bu toplumda gerçekleşebilecek potansiyellere baktığımda, bu nedenle, çok iyimser oluyorum. Ama bugün, “kısa vade”de, hâlâ çok sorunumuz var. Ulaşımı hızlandırmak, su kaynaklarını çoğaltmak vb. Bunlar “temel” saydığımız işler ve şüphesiz çok önemli. Ama genel dinamik (ki tabii onları da kapsıyor) “hayat niteliği”ni geliştirme, yükseltme, inceltme yönünde. Nihayet bu yönde bazı kıpırtılar olması, bu anlamda birtakım ihtiyaçların şekillenmeye başlaması çok önemli. Onun için, bilmem ne tünelinin çalışmalarından da çok, İstanbul’un çiçeklerle süslenmesine seviniyorum. Biliyorum, kimileri, bunu bir fazlalık, bir “israf” gibi görme eğiliminde. Ekonomik anlamda öyle olduğu kanısında değilim, ama öyle olsa bile, insanların renk görme, çiçek görme, güzellik görme ihtiyaçlarının doyurulmasının ekonomik hesaplardan daha önemli olduğuna inanıyorum. Süleymaniye’de, Müftülük’ten Küçükpazar’a doğru inerken Ayrancı sokağı vardır. Eski İstanbul’un ahşap konutlarıyla geleneksel bir mahallesinin belki tek yadigârı burada görünür. İki üç sokaklık bir alan... Tanıdıklarıma göstermek istediğim İstanbul köşelerinden biridir. Burada isimler de bir hoştur: Fetva Yokuşu’ndan Namahrem Sokağı’na sapacaksınız vb... Uzun süre bu semt yarı uykulu varoluşunu devam ettirdi. “Mahalle”nin merkezini oluşturan bakkalın, manavın olduğu binalar yıkıldı, yerine de bir şey yapılmadı. Ahşap evini kendi imkânlarıyla onarmaya kalkışanların başı derde girdi. Dediğim o klasik tavır: yaptırtmayacaksın, ama kendin de yapmayacaksın. Şimdilerde burada bir canlanma görülüyor. Haraplaşan ahşap evler onarılıyor; mahallenin konağı onarıldı, boyandı. Aynı sokakta bir kafe –restoran çalışmaya başladı. İnanılmaz güzel –ve çoğumuzun pek alışık olmadığı bir açıdan görülen- bir İstanbul manzarası sunuyor. Bunlar “otorite”nin, “yönetim”in yaptığı işler değil, toplumun içinden çıkmış bireylerin yaptıkları. “Olsa” diye ne zamandır beklediğimiz şeyler böyle böyle başlıyor. Dediğim gibi, iş güç, başım hep kalabalık; ama fırsat buldukça ve bazan fırsat yaratarak, nerede ne olduğunu izlemeye çalışıyorum. Örneğin dün, Fatih Belediyesi’nin başlattığı bazı onarım işlerini görmeye gittim: Zeyrek’te, Ayvansaray’da vb. Bunları da önümüzdeki birkaç gün içinde yazacağım.
İstanbul’da bir işler oluyor. Başım fazlasıyla kalabalık olduğu için, bunları yakından izleyemiyorum, ama kendi rutinim içinde sağa sola gider gelirken –veya evde otururken bile- gözüme habire bir şeyler takılıyor. Bir etkinlik var, bütün kenti kaplayan.
Okula giderken, bakıyorum Dolmabahçe’den Silahtarağa’ya uzanan tünelin çalışmaları sonuna yaklaşmış; öbür yanından bakıyorum, Alibeyköy deresi kurutuluyor, Haliç’e akan pislikler durduruluyor; bir yandan “metrobüs” dedikleri, Avrupa-Asya bağlantısının çalışmaları yürüyor; öbür yanda, aynı bağlantıyı deniz altından kuracak tübün döşenmesi devam ediyor.
Şu değindiklerimin hemen hemen hepsi, ulaşım bağlamında yapılan işler. Böyle olması da normal, çünkü ulaşım bugün bu kentin en çetin sorunu haline geldi. Bir yandan insan nüfusu artıyor, o biraz durulmaya başladı, derken, otomobil nüfusu artışa geçiyor. Aslında bugün bile, bu kentte fiilen yaşayan herkes (örneğin kadınlar) hareket halinde değil. Öyle olsa içinden nasıl çıkarız, hiç düşünemiyorum. Ama bir zaman sonra olacak.
Yerel yönetime daha çok inisiyatif ve daha çok finansman imkânı sağlayan yasalarla sorunlara böyle artan bir enerjiyle yaklaşmanın da temeli atıldı. Klasik devletçi-merkeziyetçi anlayışın kalıplarından sıyrıldıkça, bu imkânlar daha da artacak.
Ama dediğim, hissettiğim bu farklılaşmanın yalnızca birtakım yasal “iyileştirme”lere veya maddî imkânların büyümesine bağlı olduğunu da sanmıyorum. Zaten böyle “tek-yanlı” bir değişim dinamiği olamaz. Bunun asıl karşılığının toplumsal bilinç gelişmesinde bulunabileceği kanısındayım. Orta ve uzun vadede bu toplumda gerçekleşebilecek potansiyellere baktığımda, bu nedenle, çok iyimser oluyorum. Ama bugün, “kısa vade”de, hâlâ çok sorunumuz var.
Ulaşımı hızlandırmak, su kaynaklarını çoğaltmak vb. Bunlar “temel” saydığımız işler ve şüphesiz çok önemli. Ama genel dinamik (ki tabii onları da kapsıyor) “hayat niteliği”ni geliştirme, yükseltme, inceltme yönünde. Nihayet bu yönde bazı kıpırtılar olması, bu anlamda birtakım ihtiyaçların şekillenmeye başlaması çok önemli. Onun için, bilmem ne tünelinin çalışmalarından da çok, İstanbul’un çiçeklerle süslenmesine seviniyorum. Biliyorum, kimileri, bunu bir fazlalık, bir “israf” gibi görme eğiliminde. Ekonomik anlamda öyle olduğu kanısında değilim, ama öyle olsa bile, insanların renk görme, çiçek görme, güzellik görme ihtiyaçlarının doyurulmasının ekonomik hesaplardan daha önemli olduğuna inanıyorum.
Süleymaniye’de, Müftülük’ten Küçükpazar’a doğru inerken Ayrancı sokağı vardır. Eski İstanbul’un ahşap konutlarıyla geleneksel bir mahallesinin belki tek yadigârı burada görünür. İki üç sokaklık bir alan... Tanıdıklarıma göstermek istediğim İstanbul köşelerinden biridir.
Uzun süre bu semt yarı uykulu varoluşunu devam ettirdi. “Mahalle”nin merkezini oluşturan bakkalın, manavın olduğu binalar yıkıldı, yerine de bir şey yapılmadı. Ahşap evini kendi imkânlarıyla onarmaya kalkışanların başı derde girdi. Dediğim o klasik tavır: yaptırtmayacaksın, ama kendin de yapmayacaksın.
Şimdilerde burada bir canlanma görülüyor. Haraplaşan ahşap evler onarılıyor; mahallenin konağı onarıldı, boyandı. Aynı sokakta bir kafe –restoran çalışmaya başladı. İnanılmaz güzel –ve çoğumuzun pek alışık olmadığı bir açıdan görülen- bir İstanbul manzarası sunuyor. Bunlar “otorite”nin, “yönetim”in yaptığı işler değil, toplumun içinden çıkmış bireylerin yaptıkları. “Olsa” diye ne zamandır beklediğimiz şeyler böyle böyle başlıyor.
Dediğim gibi, iş güç, başım hep kalabalık; ama fırsat buldukça ve bazan fırsat yaratarak, nerede ne olduğunu izlemeye çalışıyorum. Örneğin dün, Fatih Belediyesi’nin başlattığı bazı onarım işlerini görmeye gittim: Zeyrek’te, Ayvansaray’da vb.
Bunları da önümüzdeki birkaç gün içinde yazacağım.
Eşref Ede, Mustafa Düzgünman ve Necmeddin Okyay
Neyzen Niyâzi Sayın ve Nâfiz Uncu Efendi
Âsârında2 nukūşu3 zâhir olur rif'atin4.
Müceddid5 ü i'câzkâr6, hem bende-i Hüdâyî7,
Muhyi-l ebrû8 Mustafâ, üstâdıdır san'atin.
(10.11.1983)
[1]Muakkib-i Necmettin: Üstâd Necmettin Okyay'ın tâkipçisi. [2]Âsâr: eserler. [3]Nukūş: nakışlar. [4]Rif'at: yücelik. [5]Müceddid: yenileyen. [6]İ'câzkâr: herkesin yapamıyacağı şekilde eserler veren. [7]Hüdâyî: Türbesi ve dergâhı Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri. [8]Muhyi-l ebrû: ebrû san'atini ihyâ etmiş olan.
Ekolu Hâli | MP3 (11 Mb) Doğal Hâli | MP3 (4,7 Mb) Nûrullah Özemre - Rahmân Sûresi
Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre
Rahmetli babam Mehmet Nûrullah Özemre (Mayıs 1896 - 28 Mayıs 1973) hâfızdı. Bir rivâyete göre 7, diğer bir rivâyete göre de 13 yaşında iken Kur'ân'ı hıfzetmişti1. Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan her akşam, doğduğum ve 1965 yılına kadar ikāmet ettiğimiz Münîb Paşa Konağı'nda2, sesli olarak en az bir aşır3 okurdu. Kezâ her sabah namazının ardından gene en az bir aşır okurdu. Bütün hâne halkı hârikulâde bir mûsıkî kültürüne ve edâlı bir tenor sesine sâhip olan babamı huşû içinde dinlerdik4.
Babam, ramazanlarda beni İstanbul câmilerine götürerek Akseki, Elmalı, Gerede ve Üsküdar ağzına sâhip hâfızların Kur'ân okuyuşlarının hâfızamda yer etmesini ve bunlar arasındaki uslûb farklarını teşhis ve idrâk etmemi arzu ederdi.
Çocukluğumda babamla sokağa çıkıp da kendisine bir şey sorduğumda bu soruma aradan bâzen bir 5-6 dakika geçtikten sonra cevap vermesini garipser ama kendisine bunun sebebini sormaya cesâret edemezdim. Nihâyet bir gün anneme bundan söz ettim. Annem: "Yüksel'ciğim; baban hâfız! Sokakta yürürken bile sürekli hatim indirir. Sen ona bir şey sorduğun zaman bundan ötürü sana hemen cevap veremez. Sayfa sonuna gelip de "Sadakallāhülaziym" dedikten sonra seninle meşgūl olabilir. Aksi hâlde ezbere okuduğu yeri şaşırır. Hâlbuki sayfa sonları hâfızların nîrengi noktalarıdır. Onları hiç gözden kaybetmek istemezler5" diyerek bunun sebebini açıklamıştı.
Âdetâ bir yaylı tamburun müzikalitesine sâhip olan sesini pek beğendiği Kâni Karaca için babam, Hâfız Ali Üsküdarlı'nın: "Bu çocuk önüme gelen en müstaid talebeydi; ama ona bildiklerimin ancak yüzde onunu öğretmiştim ki kayınpederi onu hemen piyasaya sürdü. Yazık oldu!" demiş olduğunu anlatırdı7.
Üsküdar câmilerinde babamın cemaat içinde bulunduğunu fark eden müezzinler yanına kadar gelerek onu hörmetle müezzin mahfiline dâvet ederler ve o zamanlarda namazdan sonra cehrî (sesli) okunan Âyetelkürsî'yi kendisinin okumasını istirhâm ederlerdi. Babam da onları aslā kırmaz, tevâzu ile ama herkesi mest eden bir ustalıkla Âyetelkürsî'yi okurdu.
Babamla birlikte en son Cuma namazını, vefâtından birkaç ay önce, Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı'nda kılmıştım. Müezzinler babamı gene ihtirâmla karşılayıp bizi birinci kattaki müezzin mahfiline götürmüşler ve namazdan sonra da Âyetelkürsî'yi okumasını istirhâm etmişlerdi. Babamın çektiği Eûzubesmele alt kattaki cemaatin, okuyanın kim olduğunu görmek için, mihraba doğru tehâcüm etmesine ve "Allāh Allāh" seslerine sebep olmuştu. O âna kadar ben, babamın Âyetelkürsî'yi bu kadar etkili, insanları bu kadar kendinden geçirecek, nâralar attıracak şekilde okuduğuna şâhit olmadımdı. Sanki vefâtından önce yıllarca namaz kılmış olduğu bu mubârek mekâna, Kur'ân tilâvetindeki ustalığının şâhikasıyla, vedâ eder gibiydi.
Rahmetli babamdan elimde yalnızca bir Kur'ân tilâvet örneği vardır. Bu, Mayıs 1960'da Hezârfen Necmettin Okyay Hoca'nın ricâsı üzerine ve onun huzurunda fakat rütûbetli bir mekânda okunmuş olduğu anlaşılan, Ahmet Düzgünman'ın da Grundig TK 32 ses kaydedicisi aracılığıyla kaydetmiş olduğu Sûre-i Rahmân'dır. Tilâvetin başında kaydın birkaç sâniye geç başlamış ve sonunda da, belki de ses kayıt bandının sonuna gelinmiş olduğu için, birkaç sâniye erken bitmiş olduğu anlaşılmaktadır. Kaydın toplam süresi yaklaşık 11 dakika 55 sâniyedir. Bu kaydı Rahmet'e vesiyle olması için Ana Menü'de "E-Ses Kayıtları" bölümünde dinleyebilirsiniz.
* * *
Son Güncelleme
( Çarşamba, 20 Haziran 2007 )