| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
Yazılar
 
Sep
14
    
Alemeyn | 14 Eylül 2008 09:47 | 0 fav | etiket:  

 

Neler öğreniyoruz

Ahmet Altan - 14.09.2008
 

KUM SAATİ

 

Ahmet Altan

 

 

Aslında biliyoruz da ilk kez bu kadar açık söylendiğini duyuyoruz.


Medyayla siyasetin kirli ilişkisi iyiden iyiye ortaya çıkıyor.


Doğrusu ya başbakan bunu iyi anlattı.


“İktidarı köşeye sıkıştırıyorsunuz, sonra isteyeceğinizi isteyip onu teslim alıyorsunuz” diyordu.


Köşeye sıkışan iktidarların açıkları olduğunu kendilerinin de açığı bulunmadığını vurguluyordu.


Ve, Aydın Doğan’a “imtiyazlı biri değilsin, herkesle eşitsin, ona göre davran” diye sesleniyordu.


Bunun “bedelini ödemeye hazır olduklarını” da belirtiyordu.


Bu konuşma, bilinen birçok gerçeğin belki de ilk kez resmî bir ağızdan kabulü anlamına geliyor.


Demek ki bu ülkede bugüne kadar “gazete patronları” imtiyazlıymış.


Bu gazete patronlarının “gazetecilik dışında” işleri olduğunu düşündüğümüzde bu “imtiyazın” nasıl kullanılabildiğini de kavrıyoruz.


Bütün o ihaleleri, kredileri artık “imtiyazlı” olmalarının ışığında değerlendirebiliriz.


Tabii şu soruyu da sormalıyız:


“Neden gazete patronları imtiyazlıydı bugüne kadar?”


Arkasından birkaç soru da başbakana soracağız.


Altı yıl içinde gazete patronlarının imtiyazını ortadan kaldırmak, onları diğer vatandaşlarla eşit kılmak için ne tür yasal ve idari tedbirler aldınız?


Almadıysan niye almadınız?


Bundan sonra sadece Aydın Doğan mı “imtiyazsız” olacak yoksa bütün gazete patronları imtiyazlarını kaybedecekler mi?


Peki, yarın bir gün Aydın Doğan’la barışırsanız, Doğan “imtiyazlarını” geri alacak mı?


Gazete patronlarına “imtiyaz verip vermemek” siyasi iktidarların elinde olduğu sürece, bu imtiyazın ne zaman bitip ne zaman başlayacağından biz nasıl haberdar olacağız?


Bu “imtiyaz” meselesini bu ülkede ilelebet bitirmek için ne tür düzenlemeler yapmayı düşünüyorsunuz?


Bu düzenlemeleri yapacak mısınız?


Ne zaman yapacaksınız?


Çünkü bu yasal düzenlemeler yapılmadıkça bu ülkede medya siyaset ilişkisinin kirliliği sona ermez.


Siyasi iktidardan, “onu sıkıştırarak bir şeyler alabileceğini” bilen ve gazetecilik dışında işleri olan gazete patronları iktidarları sıkıştırmayı sürdürürler.


Manşetlerinin tonu iki de bir de değişir.


Aldıklarında över, alamadıklarında söverler.


Böyle gazetelere bu halk nasıl güvenecek peki?


Birisi çıksa da Doğan grubunun gazetelerinin manşetlerini bir incelese...


Acaba “bir şey aldıklarında” başka, alamadıklarında başka manşetlerle mi karşılaşır?


Eğer öyleyse bu gazetecilik midir?


Bu gazetecilik değildir elbette.


Gazeteciliği dünya standardında bir yere oturtmak istiyorsak bu ülkede, iktidarların gazete patronlarına ya da başkalarına “imtiyazlar vermesini” engelleyecek bir sistem kurmamız gerekir.


Zaten bütün mesele de burada düğümleniyor.


Ne siyasiler ne de gazete patronları bu “imtiyaz sisteminin” sona ermesini istiyor.


İki taraf da bundan memnun.


Memnun olmasalar çoktan değişmesi için uğraşırlardı.


Gazete patronları “imtiyazlarından” hoşnut...


Siyasiler de bu “imtiyaz” karşısında sağladıkları destekten.


Çünkü siyasilerin, başbakanın deyişiyle, “köşeye sıkışabilecekleri” açıkları, medya patronlarının da hiç bitmeyen talepleri var.


Birbirine denk geliyor.


Meseleye böyle bakınca insan ister istemez, bu medya patronları bugüne dek aldıkları “ihaleleri” acaba nasıl aldılar diye soruyor.


Başbakan, büyük bir medya grubuna karşı çok açık ve net bir kavga başlattı.


Ama bu kavga “ilkesel” mi yoksa “öfkesel” mi pek anlaşılamıyor.


Aydın Doğan’ın gazetelerinin yaptıklarına mı kızdı?


Yoksa medya patronlarının imtiyazlı olduğu bu düzene mi karşı?


Bence bunu netleştirmesi gerekir.


Sadece öfkeye dayanıyorsa, yarın Aydın Doğan bu kavganın kendisine ciddi bir sıkıntı yüklediğini görüp politikasını değiştirebilir.


Gazetelerinde büyük övgülere rastlarız.


Daha önce görülmemiş bir iş değil.


“İmtiyazlarını” da geri alır.


Aynı kirlilik sürer gider.


Başbakanın bu kavgayı “ilkesel” bir raya oturtması ise bir devrim olur.


Eğer bu kirliliğe “ilkesel” düzeyde karşı çıkar ve bunun tekrarını önleyecek tedbirler getirirse, siyaseti de gazeteciliği de bu çamurdan kurtarır.


Türkiye rahatlar.


Medya da siyaset de dürüstleşir.


İkisini de kirleten bu “imtiyaz” çünkü.


Birbirlerinin günahını, karşılıklı çıkarlar nedeniyle gizleyip duruyorlar.


Bu kavganın Türkiye için bir “milat” olmasını diliyorum.


Bu kavganın su yüzüne çıkarttığı o kirliliği bir daha yaşamayalım.


Patronlar ve siyasetçiler arınsınlar.


Biz de ikisine de güvenebilelim.


Bunu gerçekleştirecek olan da başbakan.


Eğer samimiyse bunu yapmak ona düşer.


Çünkü bunu patronlar yapmaz, onlar “imtiyazlarından” memnunlar.


O “imtiyazlar” için kaç darbe destekledi onlar, kaç andıç yayınladı...


Dileyelim ki izlediğimiz kavga, kirli bir dönemin sonu olsun.


Diğer Ahmet Altan Makaleleri:



 
Sep
14
    
Alemeyn | 14 Eylül 2008 09:45 | 0 fav | etiket:  

 

 

Zeyrek’te restorasyon

Murat Belge - 14.09.2008
 
 

TÜRKİYE'NİN HALLERİ

 

Murat Belge

 

Unkapanı köprüsünü geçip Valens kemerine yaklaşırken, sağda, yamacın üstünde, Pantokrator (veya Zeyrek camii) görünür. Cadde düzeyinde de, bu yamacın dikliğini meydana getiren, büyük ölçüde tuğla yapı vardır. Bunun bir sarnıç olduğu bilinir. Ben de böyle bilirdim ama içine hiç girmemiştim. Türkiye’de böyle yerlere nasıl, nereden girildiğini bir devlet bilir, bir de berduşlar (alaturka “clochard”lar). Devlet bilir ama bir baktıktan sonra –özel bir ilgilenme nedeni yoksa- kapatıp gider. Berduş, buna rağmen içeri sızmanın yolunu bulur.


Devletin “kapatıp gittiği” yer, neresi olabilir? Aslında, her yer olabilir; ama bu yer Bizans’tan kalma ise, ihtimal müthiş artar. Devletin oynadığı bu rol ise, Bizans ile Berduş arasında “simbiotik” bir ilişki kurulmasına yol açar. Laleli’deki Rotunda beter bir çarşı mekânına dönüştürülmeden önce, ayı oynatanlar, ayılarıyla birlikte orada gecelerdi. Ahırkapı’da Hristos Philanthropos klisesinde bildiğim kadar ayısız berduşlar yatıp kalkıyor. Dediğim bu sonuç da böyle bir yatakhaneydi. Ama bu, binanın gayri resmî işlevi. Resmî olanı da varmış: Hal’in Haliç’te olduğu zamanlardan başlayarak, bu serin mekânda, limon sarartılırmış. Böyle bir ticarî işlev de olunca, buralara artık hiç ayak basamıyorsunuz.


Şimdi burada restorasyon yapılıyor. Epey ilerlermiş, ama daha epey iş var. Görünüşü doğrusu çok etkileyici.


Yukarıda değindiğim bütün kasıtlı ihmale rağmen, çok ağır hasar görmediği de sanırım söylenebilir. Berduşlar özellikle kırıp geçirmiyorlar, belki buraları evleri gibi gördükleri için. Ufak tefek kırıp döktükleri oluyordur ama “saygıdeğer” toplum kadar zarar vermeye etleri butları müsait değil.


Bu sarnıcın üstünde başlayan Zeyrek başlı başına bir tarihî servet tabii. Öncelikle ahşap evleri önemli. Öteden beri söylediğim, söylemekten bıkmadığım bir şey vardır: Türkiye’de restorasyon işi ciddiye alındığında uçsuz bucaksız bir alan açılır. Bunun için tahtaya da, taşa da, demire de biçim vermeyi iyi bilen usta gerek. Kendisi bir restorasyon projesinin hedefi olan semtlerde yaşayan kural olarak yoksul insanların genç çocuklarını bunun için yetiştirebilir, meslek sahibi yapabilirsiniz. Bu yolda bazı adımların atıldığını da gördüm, geçen gün buralarda gezinirken.


Fatih Mehmed bu kenti eline geçirince, Pantokrator kilisesini geçici olarak medreseye çevirmiş, başına da kendi hocası Zeyrek Mehmed Efendi’yi koymuştu (yakındaki Pantepoptes kilisesi de bu yeni kurumun “mutfağı” olarak kullanıldığı için sonra camiye çevrildiğinde adı Eski İmaret camisi oldu). Şimdi buradaki sokaklardan birinin adı “Zeyrek Mehmet Paşa”. Halkımızın bilincinin altına da, üstüne de, dışına da, içine de, “Paşa” olmayan bir adamın esamesinin okunmayacağı bilgisi yeterince kazınmış ki, Belediye şu bu, Mehmed Efendi’yi Mehmet Paşa yapıp rahat rahat oturuyor.


Mehmed Efendi’nin lakabı olan “zeyrek” ise “anlayışlı”, “zeki” anlamlarına gelir. Peki, şimdi buradaki lokantanın adı olan “Zeyrekhane” ne? “Uyanıklık Evi” mi? “Çayhane”, “timarhane”, “postahane” gibi bir kurum mu?


Bu tür ayrıntılar da, bu toplumun kendi geçmişiyle ilişkisinin ne kadar “arızalı” bir ilişki olduğunu gösteriyor.


“Tarih” olmuş olandır; tamamıyla kavramamıza imkân olmayan, ama üzerinde çalıştıkça yeni yeni bilgiler çıkardığımız, bu yeni bilgilerle yeni değerlendirmeler yapabildiğimiz alan. Ama “değerlendirme” yapmak, tarih hakkında, “şöyle olacak, böyle olmamalı” diye garip hükümler vermek demek değildir. Bir bütünlüğü vardır. Bunu kavradığımızda, onunla ilişkimiz de “arızalı” olmaktan çıkar. Bu nedenle Bizans sarnıcının ve bu dizi içinde değineceğim başka Bizans eserlerinin kilitli kapılarının açılması, restore edilmesi, kamunun gözlem ve bilgilenmesine sunulması çok önemli.


Gittiğim bu yerlerde, yapılan işlerin başında, ne yaptığını bilen ve ona sevgiyle yaklaşan genç mimarlar, arkeologlar, restoratörler de gördüm. Bu da insana güven veriyor.


Diğer Murat Belge Makaleleri:



 
Sep
14
    
Alemeyn | 14 Eylül 2008 09:43 | 0 fav | etiket:  

 

 

Ulus-devletler korku içinde!

Etyen Mahçupyan - 14.09.2008
 
 

KIYMIK

 

Etyen Mahçupyan

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinin hemen öncesinde, Dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu ile bakanlık mensuplarından Ünal Çeviköz’ün bazı köşe yazarlarını davet ettiği bir bilgilendirme toplantısı olmuştu...

Konularına hâkim ve geniş perspektife sahip bu iki bürokratın o günkü analiz ve değerlendirmeleri, muhtemelen katılımcıların düşüncelerinin de epeyce berraklaşmasına katkıda bulundu.


Toplantıda Türkiye’nin son Gürcistan krizinde izlediği stratejinin ana hatları yanında, son dönemde çevremizde gelişmekte olan siyasi durum da ele alındı.

Örneğin 11 Eylül sonrasında her ülkenin kendi terör sorunu üzerinden siyaset algılamasına kaydığı; Irak sonrasında her aktörün kazandıkları ile birlikte masaya oturmak istediği ve bu nedenle

donmuş krizleri dolaptan çıkardığı; Rusya’nın elindeki kartların hızla biriktiği; Türkiye’nin ise sahip olduğu kartları güçlendirmek ve dolaptan çıkması muhtemel krizleri de birer karta

dönüştürmek zorunda olduğu vurgulandı...


Devletleri ellerinde birtakım kartlarla masaya oturmuş olarak hayal etmemize neden olan bu tablo, ulus-devlet dünyasının geldiği noktayı da gerçekçi biçimde betimliyor. Masadaki oyuncuların şöyle bir özelliği var:

Her oyun ayrı bir deste ile oynanıyor ama oyuncular bir önce oynanmış olan destenin içinden bazı kâğıtları alıp saklıyor ve herhangi bir oyunun içinde sanki yeni destenin içinden çekmişlercesine

masaya sürebiliyorlar. Öte yandan her oyuncu kendi yaptığının diğerleri tarafından da yapıldığını bildiği için, onların ellerindeki geçmiş destelerden olan kartları gayet iyi öngörebiliyor...


Peki, sonuç nasıl ortaya çıkıyor derseniz, kabaca iki büyük sınırlamanın dengesi içinde görece en akıllı davrananın isteğine yakın çözümlerin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Fazla dolambaçlı bir cümle oldu ama gerçek bu... Söz konusu iki büyük sınırlamanın biri kaba güç, diğer ise ‘zamanın ruhu’ da diyebileceğimiz genel meşruiyet algısı.


Ulus-devletlerin prestijli olduğu ‘yükselme’ dönemlerinde bu iki sınırlama arasında bir uyum vardı. Meşruiyet de otoriter zihniyet içinde tanımlandığı için, çatışmanın ve faydacılığın ‘doğal’ olduğuna dair kanaat son derece yaygın ve yerleşikti. Ancak günümüzde devletler insan haklarına, çoğulculuğa önem atfeden yeni bir meşruiyet anlayışı ile karşı karşıyalar. Bu durum gücün kıymetini azaltan bir etki yaratıyor ve böylece daha az güçlü ancak daha meşru yollar izleyen ülkeleri mükâfatlandırabiliyor.


Bunun daha dengeli ve akılcı bir dünya ürettiğini söylemek belki mümkün... Ama ulus-devlet dünyasının bir ‘bütün’ olarak meşruiyetinin ne yöne gittiği sorusu da artık kaçınılmaz hale gelmekte. Çünkü ulus-devletlerin bizzat kendileri otoriter bir zihniyet ortamının ürünleri ve geleceğin dünyasında bizatihi gayrimeşru sayılma ihtimalleri hiç de az değil. Son krizin gösterdiği üzere, ulus-devletlerin davranış kalıpları da bu ihtimali pekiştiren nitelikte... Anlaşılıyor ki dengeleri bozmak için çoğu zaman tek bir ‘deli’ veya ‘akılsız’ yetiyor ve ulus-devlet yöneticilerinin bu açıdan kusurdan muaf olduğunu söylememiz de pek mümkün değil.


Bütün bu tartışmanın billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ‘ilkesine’ karşılık kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu. Ulus-devlet bakışı, kendiniz için istediğiniz avantajları diğerlerinden esirgeme mantığına dayandığı için, tarihin bir anında oluşmuş olan devletlerin toprak bütünlüğünü öne çıkarmaya ve kutsallaştırmaya çalıştı. Oysa bu zaten adaletsiz bir başlangıç noktasıydı ve haklıyı değil, güçlüyü kayırmaktaydı. Buna karşılık günümüzün ‘post modern’ dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası. Dolayısıyla da ulus-devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var.


Davutoğlu ve Çeviköz’le geçirdiğimiz birkaç saatin ima ettikleri arasında bunlar da bulunmaktaydı. Ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ‘saygı’ duyarken neredeyse yozlaşmaya meyleden bir faydacılığın sesini oluşturduklarını, diğer taraftan güçlü olduğunu hissedenlerin ceplerinden çıkardıkları kartlarla diğer ülkelerdeki azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını sahiplendiklerini düşünmeden edemedim. Dünyanın kaçınılmaz bir biçimde azınlık haklarını önemsemeye meylettiği görülüyordu. Bunun anlamı demokratik olamayan devletlerin ‘ulus-devlet’ olarak kalamayacaklarıydı...


Toplantıdan çıktığımızda kafamda epeyce berrak bir algılama vardı: Ulus-devletler korku içinde! İçselleştirdikleri ‘ruh’ zamanın ruhuna hiç uygun düşmüyor... Zihniyet değişimleri ise maalesef geriye dönüşlü değil. Ya demokratlığı hazmeden bir sentez içinde yeni bir ‘ulus’ ve ‘devlet’ yaratacaklar, ya da insan doğasının yasaları hükmünü icra edecek.




 
Sep
14
    

 "http://www.aa.com.tr/images/stories/DOWNLOAD/aa_logo.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

İNTERAKTİF TELEVİZYON YAYINI 2009'DA 

ResimANKARA  - Seval Ocak Fatma Başok -

TÜRKSAT A.Ş Genel Müdürü Özkan Dalbay, interaktif televizyon yayınının 2009'da başlayacağını bildirdi.
Dalbay, Kablo TV altyapısıyla ilgili davada Yargıtay'ın TÜRKSAT lehine karar verdiğini, bu kararın devam eden diğer davalarda emsal teşkil edeceğini söyledi.  


Yargıtay kararının ardından yatırımlara hız verdiklerini kaydeden Dalbay, 2008'i Kablo TV konusunda ''altyapıyı yenileme ve yeni ürün çıkartma yılı'' belirlediklerini dile getirdi.


Cihazların alımıyla ilgili ihalelerin tamamlandığını bildiren Dalbay, İstanbul, Ankara ve İzmir'e interaktif hizmet merkezlerinin kurulum sürecinin devam ettiğini bildirdi. 


Dalbay, interaktif hizmetlerin sunulacağı televizyon kanallarının 1 Ekimden itibaren İstanbul, Ankara ve İzmir'de yayına gireceğini, interaktif yayıncılıkta televizyon kumandasıyla uzaktan alışveriş, eğitim ve oyun gibi imkanların sunulacağını söyledi.


Abonelerin interaktif hizmetlerden ''set top box'' adı verilen kurulum kutusuyla yararlanabileceklerini anlatan Dalbay, bu kutunun ilk aşamada standart dijital yayına yönelik ''SD'' olarak dağıtılacağını, sonraki aşamada ise interaktif yayın özelliği eklenerek yılbaşında kullanıma sunulacağını kaydetti. Dalbay, 2009'da test yayını olmadan doğrudan interaktif yayına başlanacağını bildirdi.


Dalbay, interaktif yayın izleyicilerinin, interaktif eğitim sırasında soru sorabileceklerini, televizyon ekranında katılacakları sınavların sonuçlarını anında görebileceklerini, video veya müzik indirebileceklerini kaydetti.

 "http://www.aa.com.tr/images/stories/DOWNLOAD/aa_logo.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.



 
Sep
14
    

 

 

IRAK, ABD VE İRAN'LA YENİ TUR GÖRÜŞMELERE HAZIR

ResimCENEVRE - Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ülkesinin İran ve ABD ile yeni tur görüşmelere hazır olduğunu bildirdi.
Bir güvenlik toplantısı için İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan Zebari, yeni tur görüşmelerin düzenlenip düzenlenemeyeceğini anlamak için taraflarla temasa geçtiklerini belirtti.
Zebari, İranlıların son dönemde, görüşmeleri istediklerine dair açıklamalar yaptığını, kendilerinin de Amerikalıların fikrini öğreneceğini söyleyerek, koşulların oluşması halinde Irak hükümetinin görüşmelerin yeniden başlamasından memnun olacağını kaydetti.
Yaklaşık 30 yıldır diplomatik ilişkisi bulunmayan ABD ve İran'ın temsilcileri, Irak'taki şiddeti sona erdirmenin yollarını aramak için daha önce 3 kez bir araya geldi.

 ''ABD İLE TİCARET YAPIYORUZ''

ResimTAHRAN –

İran, ABD ile ticarette her hangi bir sınırlamanın söz konusu olmadığını bildirdi.

 

 


Ticareti Geliştirme Kurumu Başkan Yardımcısı Muhammed Rıza İzediyan, 4. Kalkınma Planı çerçevesinde İsrail dışındaki bütün ülkelerle ticaretin serbest olduğunu söyledi.


İzediyan, özel ve resmi şirketlerin ABD de dahil tüm ülkelere ihracat yapabileceği gibi bu ülkelerden ithalatta da bulunabileceğini belirtti.


İran'ın ABD'den ithalatının son yıllarda artış gösterdiğini ancak bunun Asya ve Avrupa ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar az olduğunu anlatan İzediyan,

“ABD ile ticaret, İran'ın dış siyaseti ve çıkarlarıyla çelişmiyor” dedi.


İzediyan, ABD'ye ihracatın azalmasında ise ucuz ve kalitesiz Çin halılarının piyasaya girmesinin etkili olduğunu sözlerine ekledi.


Yaklaşık 30 yıldır doğrudan diplomatik ilişkiye sahip olmayan İran ve ABD birbirine ihracat ve ithalat yapabiliyor.


ABD, bir çok alanda ambargo uyguladığı İran'a Başkan George W. Bush döneminde 600 milyon dolara yakın ihracat gerçekleştirdi.


İran, ABD'li yatırımcıların başta enerji olmak üzere tüm alanlarda yatırım yapabileceğini açıklamıştı.

 

 NİJERYA'DA MİLİTANLAR "PETROL SAVAŞI" İLAN ETTİ

Nijerya'da militanlar, ülkenin petrol bölgesi Nijer Deltasında

"petrol savaşı" ilan etti. Nijer Deltası Kurtuluş Hareketi,

güvenlik güçleriyle şiddetli çatışmaların ardından savaş ilan

ettiğini açıkladı.

Bazı istasyonları ve petrol boru hatlarını

halihazırda imha ettiğini öne süren militanlar, çatışmalarda

22 kişinin öldüğünü bildirdi.


   14.09.2008 - 13:57:00 

 NEW YORK TIMES: SİLAH SATIŞI 32 MİLYAR DOLAR

Amerikan The New York Times gazetesi, George Bush yönetiminin ağırlıklı olarak Orta Doğu'ya yaptığı silah satışını, kuzey Afrika, Asya, Latin Amerika, Avrupa ve Kanada'da genişlettiğini yazdı. Gazetenin haberinde, ABD'nin 2005'de toplam 12 milyar dolarlık olan silah ve diğer askeri teçhizat dış satışının bu yıl 32 milyar doları aştığı kaydedildi.


   14.09.2008 - 13:24:00

 



 
Sep
14
    

 

 

 İNGİLTERE'DE İŞSİZ SAYISI 2 MİLYONA ÇIKACAK

İngiltere'de önümüzdeki iki yıl boyunca yarım milyonu aşkın çalışanının işlerini kaybedeceklerini tahmin eden uzmanlar, işsiz sayısının böylece 2

milyona çıkacağını öne sürdü.


   14.09.2008 - 12:05:00

 http://www.aa.com.tr/images/stories/DOWNLOAD/aa_logo.gif

 



 
Sep
14
    

 

 

  1966- Dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel öldü.

1867 Karl Marx'ın yazdığı Kapital'in ilk cildi yayımlandı

 

   

 



 
Sep
14
    

 

 Rusya'nın Türk ürünlerine uyguladığı engelleme
"MALİYET 1 MİLYAR DOLARI BULACAK"

ResimMERSİN - Süleyman Tıraş - Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Rusya'nın Türk ihraç ürünlerine uyguladığı engellemelerin maliyetinin Ramazan sonuna kadar 1 milyar doları bulacağını bildirdi.
Tüzmen, Rusya ile yaşanan sorunların çözümü için herkesin üzerine düşen görevi yaptığını, konuyla ilgili Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı'nın görevlendirildiğini, bu çalışmaların sonucunu beklemek gerektiğini belirtti.
Rusya'nın Türk ihraç ürünlerine uyguladığı engellemenin maliyetinin 500 milyon dolara ulaştığını, Ramazan sonuna kadar 1 milyar doları bulacağını ifade eden Tüzmen, sorunun bir an önce çözümünü umut ettiğini kaydetti.
Tüzmen, Rusya'nın Avrupa Birliği ile yaptığı protokolün Türkiye için de uygulanabilir olduğunu, buna hiç kimsenin itirazının olamayacağına dikkati çekerek, şunları söyledi:
''Burada gönüllülük esası var, ama onun dışında miktar ve fiyat gibi firma sırlarını belirtecek şekilde açıklamalar ihracatçıya zarar verir ve diğer ülkelere de örnek teşkil edeceği için bunun kabullenilmesi mümkün değildir.
Sorunun çözümü için Rusya'nın istediği şartları Türkiye'nin yerine getirmesi gibi bir model sunuldu. Halbuki Türkiye burada bir engelleme ile karşı karşıya, iş göründüğü gibi değil. Dolayısıyla maalesef yaşanan gelişmeler hiç arzu etmediğimiz bir şekilde zaman bizi haklı çıkartacak şekilde devam ediyor.''

 EKONOMİK KRİTERLERİ YARI YARIYA TUTTURDUK

ResimANKARA -  Zeynep Akyıl -

Aday ülke konumundaki Türkiye, Avrupa Birliğinin ekonomik performans göstergeleri olan

 

''Maastricht Kriterleri''ni yarı yarıya tutturdu.


Genel devlet borçlanma gereği ile toplam borç stokunda AB standartlarının bile üstünde bir performans gösteren Türkiye, yüksek enflasyon ve uzun dönem faiz oranlarıyla ise istenen gelişmenin oldukça uzağında kaldı.


Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğünün hazırladığı ''AB Üyesi ve Aday Ülkelerde Ekonomik Gelişmeler'' başlıklı raporuna göre, 2007 yılında Türkiye, enflasyonda yüzde 8,8'i bulan fiyat artış oranı ile yüzde 2,8 olan AB standartlarının 3 misli üstüne çıktı.

Böylelikle 2004 yılında yüzde 10,1 ile iki haneli enflasyon oranı, daha sonraki yıllarda tek hanelere düşmesine rağmen, AB normları açısından yeterli iyileşmeyi sağlayamadı. Avrupa Birliğine üye 27 ülkenin ortalama enflasyon oranı ise yüzde 2,4 düzeyinde gerçekleşti.


Diğer taraftan yüzde 18,3'lük uzun vadeli faiz oranıyla da Türkiye, yüzde 5,3'lük AB kriterinden büyük sapma gösterdi.

İKİ GÖSTERGEDE BAŞARI YÜKSEK
Türkiye, son yıllarda Merkezi Yönetim Bütçelerinde kaydedilen olumlu gelişmenin de etkisiyle Maastricht kriterleri bakımından en iyi performansı bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılaya oranıyla yakaladı.

Mali disiplinle bütçe açıklarının hızla aşağı çekilmesi sonucunda 2007 sonunda borçlanma ihtiyacının GSYH'ye oranı yüzde -1,2'ye düşürüldü. Böylece 2004 sonunda yüzde -4,5 olan borçlanma gereği rakamında 3,3 puanlık bir iyileşme sağlanırken Türkiye, ulaştığı bu oranla, yüzde -3'lük Maastricht kriterlerini de geride bıraktı.


Türkiye toplam borç stokunun GSYH'ya oranı açısından da olumlu bir performans sergiledi. Buna göre, yüzde 38,8'lik oranla Türkiye, AB'nin referans değeri yüzde 60'ın altında kaldı.

 ŞIRNAK'TAKİ MAYIN PATLAMASI: 1 ŞEHİT

Şırnak'ın Çakırsögüt mevkisinde terör örgütü PKK

tarafından daha önce yola döşenen mayına basması

sonucu Jandarma Uzman Çavuş Yakup Ceylan şehit oldu, 2

güvenlik görevlisi yaralandı. Şehit Uzman Çavuş Ceylan'ın

cenazesi, Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde toprağa verildi.


   14.09.2008 - 14:22:00

 



 
Sep
14
    
Alemeyn | 14 Eylül 2008 09:30 | 0 fav | etiket:  

 

URALLAR'DA UÇAK DÜŞTÜ: 88 ÖLÜ

ResimMOSKOVA -

Urallar'daki Rus kenti Perm yakınlarında, 82 yolcusu ve 6 kişilik mürettebatı bulunan bir Boeing-737 tipi uçak düştü. Uçakta bulunan 88 kişi hayatını kaybetti.

 


Rusya Acil Durumlar Bakanlığı sözcüsü İrina Andrianova,

"Uçak Moskova'daki Sheremetyevo Havaalanı'ndan yerel saatle 01.12'de havalandı ve 1800 metre irtifadayken uçakla bağlantı kayboldu" dedi. 


Kazanın nedeninin henüz bilinmediğini, düşen uçağın alev alıp infilak ettiğini kaydeden Andrianova, uçağın düştüğü bölgedeki Trans-Sibirya

demiryolunun da kaza sebebiyle hasar gördüğünü belirtti.

KAZADA ÖLENLER ARASINDA BİR TÜRK VATANDAŞI DA VAR 


Bu arada, düşen uçakta hayatını kaybeden 88 kişi arasında 8 Azeri, 5 Ukraynalı, birer Türk, İsviçreli, Alman, Letonyalı ve Amerikalı olmak üzere 18

yabancının da bulunduğu bildirildi.


Hayatını kaybeden Türk vatandaşının Levent Nuri Koçak olduğu açıklandı.


Yetkililer, uçağın kara kutusunun bulunuğunu ve uzmanların üzerinde çalıştığını ifade ettiler.

 

 



 
Sep
14
    

 

 

Resim
 727. Ertuğrul Gazi'yi Anma ve Söğüt Şenlikleri
GÜL'DEN BİRLİK ÇAĞRISI 

ResimSÖĞÜT - Hakan Der bildiriyor

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ''Bu asır birlik asrıdır. Küreselleşme tek bir dünya, tek bir aile diyerek bütün insanlığı aynı kültür altında birleştirmeye çalışırken kendi içimizde birbirimize düşmek asla ve asla bize yakışmaz. Farklılıklarımız daima bizim zenginliğimiz olacaktır"

dedi.


727. Ertuğrul Gazi'yi Anma ve Söğüt Şenlikleri çerçevesinde düzenlenen törende Türkiye'nin bugün büyük bir dinamizme ve enerjiye sahip olduğunu vurgulayan Gül,

"Bu enerjiyi birbirimizle kavga ederek harcama yerine, dünya şekillenirken dışarıya yöneltmek önümüzü açacaktır. Enerjimizi ne kadar çok kendi aramızda boşa harcarsak o kadar çok daha sonra telafisi mümkün olmayan çıkarlarımızdan fedakarlık etmiş olacağız. Onun için ne yapıp yapıp bundan 700-800 yıl önce olduğu gibi, atalarımızın yaptığı gibi, enerjimizi dışa doğru yöneltmemiz gerekir" diye konuştu.


Gül,

''Bugün fetihler iktisatta, bilimde, sanatta, hukukta ve demokraside gösterdiğimiz başarılarla, insan hak ve hukukuna gösterdiğimiz değerle ölçülmektedir.

Türkiye'nin bütün enerjisini, Aziz Atatürk'ün söylediği muasır medeniyetlerin üstüne yetişmek için seferber etme zamanıdır''

dedi. 


Sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının hem ülke içerisinde hem de komşu ülkelerle yeniden sağlanması yönündeki inancını dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, ''Düşmanlıklarla, kin ve garez haberleriyle çevrili, kapana kısılmış bir Türkiye yerine tam tersine inisiyatifi eline alan sadece içini değil, çevresini de kollayan ve gözeten büyük bir devlet olduğumuzun farkına varmalıyız'' diye konuştu.

PARTİ LİDERLERİ DE SÖĞÜT'TE


CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile Devlet Bakanı Mustafa Said Yazıcıoğlu da etkinliğe katıldı.


Baykal, törende yaptığı konuşmada, "Osmanlı İmparatorluğu'nun kazandırdıkları ve yüklediği manevi sorumlulukları değişen dünya şartları içinde ayakta tutmaya, varlığımızı sürdürmeye çalışıyoruz" dedi.
Said Yazıcıoğlu ise konuşmasında, içeride birlik ve beraberliği koruyabildiği sürece Türkiye'nin aşamayacağı hiçbir engel olmadığını vurguladı.


Bahçeli de ''Ahlak, inanç ve merhamet, adalet, akıl ve ülkü, kardeşlik dayanışma ve cesaret, bize yine muhteşem günleri mutlaka getirecektir"

diye konuştu.
Sezer  konuşmasında, ''Bizi kutuplara ayırmaya çalışanlara karşı biriz ve bütünüz''ifadesini kullandı.


Muhsin Yazıcıoğlu ise  ''Önce ülkemizi terörden arındırmalı, birlikte kalkınmayı sağlamalı,  korkularımızı yenerek ileriye doğru dev bir adım atmayı başarmalıyız''  dedi.