‘Türk atağı’ nefes kesiyor
Son zamanlarda büyük dış politika başarılarına imza atan Türkiye, Ortadoğu’nun istikrara kavuşturulması için büyük bir potansiyele sahip
Türkiye’yle Ermenistan arasındaki buzları çözme çabasını nefes kesici diye nitelemek abartı olmaz. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermeni muadili Serj Sarkisyan’ın davetiyle Erivan’daki milli futbol maçını izlemeye gitmesi son derece dikkat çekti, fakat iki taraf simgesel jestlerin ötesine geçmeye başladı bile. Ermeni enerji santrallarının Türkiye’ye elektrik tedarik etmesini öngören bir anlaşma yapıldı ve Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Ermenistan 1 televizyonuyla işbirliği mutabakatı imzaladı. Hızla yumuşayan ikili ilişkiler, Kafkaslar’daki ülkelerden menkul olan ve amaçları arasında uluslararası ihtilafların çok taraflı çözümünü de barındıran yeni bir gruplaşmaya yönelik planlara güç katıyor. Hatta Gül, Türkiye’nin 1993’te Ermenistan’la sınırını kapatmasına yol açan Dağlık Karabağ sorununun nispeten kolaylıkla çözüleceğine tam güven duyduğunu açıkça belirtti.
Büyük sorunlar elbette varlığını sürdürüyor; bunlardan biri de Gürcistan’daki ayrılıkçılıkla ilgili krizin nasıl sona erdirileceği. Fakat etkili bir bölgesel zemin, Gürcistan’ın ayrılıkçı bir bölgeye saldırısının Rusya’nın ezici cevabıyla karşılaştığı bunun gibi felaketlerden kaçınılması yönünde büyük bir ilerleme anlamına gelir. Ve Kafkaslar’daki bu gruplaşma, sık sık karışan bir bölgede istikrarı güçlendirmeye hizmet ederek, boru hatlarının kurulması ve milyarlarca dolar kazanç getirebilecek enerji işbirliğinin başka biçimlerinin bulunması fırsatlarını artırır. Şöyle de bir gerçek var ki, Türkiye’nin bu süreçteki önder konumu, Kürtlerle bizzat yaşadığı ayrılıkçı sorunu çözme istekliliği açısından iyi işaretler veriyor. Arap perspektifinden bakıldığında, tüm bunları Araplar arası işbirliğini belirleyen hantallıkla kıyaslayınca, üzüntü verici bir manzara ortaya çıkıyor. Din, dil ve tarih ortaklığına (Filistin’deki işgalin karşı konulamaz bir birleştirici unsur olması gerektiğine değinmiyoruz bile) rağmen Arap hükümetleri ortak hareket edememeleriyle meşhur. Serbest ticaret, bölgesel elektrik şebekeleri, tek para birimi gibi meseleler hakkında konuşurlar ama bu büyük planların birini bile hayata geçirmek için kıllarını neredeyse hiç kıpırdatmazlar. Arap birliğinden dem vururlar, fakat birbirlerinin ardından acımadan ve utanmadan dolap çevirir, birbirlerinin vatandaşlarını düşman yabancılar gibi görüp onlardan, dünyanın öbür ucundan gelen ziyaretçilere tanınan seyahat kolaylıklarını esirgerler.
Ama işler her zaman böyle yürümez. Türkiye’nin Osmanlı’nın çöküşünden sonra kendisine yeni bir rol biçmesi çok uzun zaman aldı, fakat ülkenin liderleri artık dünya sahnesinde daha etkin olmaya kararlı. Bu daha aktif politikanın çok ileri noktalara varan olası yararları söz konusu. Daha istikrarlı bir Kafkasya, Rusya’nın arka bahçesinde yabancı müdahalesine yönelik endişelerini azaltacak, belki Sovyetler’in yıkılmasından beri içine düştüğü korkudan kurtulmasına yol açan bir demokratik liberalleşmeye imkân verecektir. Dolaylı İsrail-Suriye görüşmelerindeki arabuluculuğuyla zaten gösterdiği gibi, Türkiye Ortadoğu’nun istikrara kavuşturulması açısından da muazzam bir potansiyele sahip. Hepsinden önemlisi de, başarılı olursa, Ankara’nın atağı diğer ülkeler için, yumuşak gücün sertlikle açılmış yaraların iyileştirilmesinde ne kadar etkili olduğuna dair görmezden gelinemeyecek bir örnek oluşturacaktır.
(Lübnan’da İngilizce yayımlanan gazete, başyazı, 12 Eylül 2008)
12 Eylül öncesinde derin suç örgütlenmelerinin işlediği birçok cinayet karanlıkta kaldı
Havuzuna herkesin su taşıdığı darbe...
12 Eylül öncesinde ‘derin’ suç örgütlenmelerinin işlediği birçok cinayet karanlıkta kaldı.
12 Eylül öncesi soruşturmalarda, gerçeği ortaya çıkarmayı değil failin mensup olduğu grubu tespit etmeyi amaçlayan bir anlayışla hareket edildiği için bugün karşımızda Ergenekon kördüğümü var...
Türkiye kamuoyu aylardır soruşturmasıyla haftalardır da davasıyla meşgul Ergenekon’un. Savcılığın hazırladığı iddianamede anılan olaylar, dava dosyasında yer alan belgeler ilk bakışta ortaya yeni çıkmış bir suç örgütlenmesinin varlığına işaret ediyor gibi görünebilir. Ama fazla derine inmeksizin sadece dikkatle bakıldığında görünen o ki, ortaya çıkan tablo, 12 Eylül öncesinin mirası. Neydi o yapılanma ve ne yaptı deseniz cevabı sır değil. Sözünü ettiğim; temelde CIA tarafından yönlendirilen, ana unsurunu bir grup MİT ve emniyet istihbarat personeliyle silahlı kuvvetler bünyesinden seçilmiş sınırlı sayıda subayın oluşturduğu, silahlı kuvvetleri darbe kararı almaya zorlayıcı eylemler planlayıp gerçekleştirme amaçlı faaliyettir. Sadece bu grup yoktur o dönemde elbette. Orduda, poliste ve MİT’te bunun tam aksine anti-Amerikan bir örgütlenme de mevcuttur. ABD’nin Türkiye’ye ambargo uyguladığı, Ankara’nın ABD üslerine el koyma kararı aldığı günlerde soğuyan ve istihbarat örgütlerine de yansıyan ilişki kopukluğu ortamında CIA adına faaliyette bulunduğunu tespit ettiği MİT İstihbarat Daire Başkan Yarımcısı Kurmay Albay Sabahattin Savaşman’ı yakalayan bu yapıdır. Gücünü mevkiinden alan sıradan personel değildir seçilen kişiler. Hepsi operasyon deneyimi olan, yetkiyle donatılmış kişilerdir. Örneğin; 12 Eylül’ü davet eden önemli hadiseler arasında yer alan 7 TİP’li gencin öldürüldüğü olay sonrası eylemi planladığı şüphesiyle Ankara’da Necatibey Caddesi’ndeki Çankaya Emniyet Amirliği’nde gözaltına alınan Abdullah Çatlı’ya emniyette ifadesi alınırken ulaşıp sorguya müdahale edebilen; onu, yakalama tutanağını ve sorgu evrakını alıp binadan çıkabilecek kişilerin olması gereken konum neyse o konumdadırlar.
Çerçeve
Orgeneral Haydar Saltık yazmalı...
İmparatorluğun son asrında ve milli mücadele döneminde görev almış komutanların önemli bir kısmı hem hatıratlarını yayınladılar, hem de ilgili oldukları konularda gerek yaptıkları araştırmaları gerekse düşüncelerini yazdılar... Milli Mücadele’nin yerel liderlerinin hatta ihanetle suçlanan isimlerinin dahi hatıratı, evrakı vardır... Cumhuriyet tarihi çalışmalarının en önemli kaynakları bunlardır... Ancak daha sonra yetişen komutan kuşağı farklı bir tavır benimsedi... 1960 ihtilali sırasında genelkurmay başkanı olan ve darbeci subaylar tarafından tutuklanıp rütbesi erliğe indirilen Rüştü Erdelhun 1983’te vefat etti... En sık görüştüğü rahmetli Rıfkı Salim Burçak vasıtasıyla birkaç kez hatıratını yazmayı düşünüp düşünmediğini sormuştum... Haksızlığa uğramış, bünyesinden çıktığı silahlı kuvvetlerin zulüm derecesine varan eziyetine muhatap olmuştu ama yazmadı... Keza 12 Mart muhtırasının ve dönemin önemli hadiselerinin kilit ismi Org. Memduh Tağmaç, 12 Eylül sonrası sivil idareye geçiş döneminin kritik olaylarının başlıca aktörlerinden Org. Necdet Üruğ, Org. Necip Torumtay, Org. Çevik Bir de ellerine kalem almadılar... 27 Mayısçı subaylar, Talat Aydemir ya da Org. Muhsin Batur gibi isimlerin yazdıkları ise ya düşünce olarak yakın oldukları ama karşı tavır almak durumunda kaldıkları muhite sunulmuş mazeret dilekçesi, ya da hayallerinin yansıdığı belge niteliğinden öteye geçmedi... Örneğin Talat Aydemir’in hatıratından ziyade savcılık ve mahkemedeki ifadeleri önemlidir... Bu konuda bildiğim tek istisna 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren’dir... Hatıratı hem ciddi hem de bir dönemin ibret vesikasıdır... 12 Eylül ihtilaline karar veren kadro belli, ancak müdahalenin planlamasını yapan ve süreci yönlendiren kişi darbe öncesi Ege Ordu Komutanlığı’na tayin edilmekle birlikte MGK ve Devlet Başkanlığı Genel Sekreterliği’ni üstlenen Org. Haydar Saltık’tı... 1985’te emekliye ayrıldıktan sonra Zurih’e büyükelçi olarak atanan Saltık Paşa köşesine çekildikten sonra ne ihtilalle ne de planlanmasında ve gayrı resmi görevlilerin belirlenmesinde dahli olduğu söylenen bazı yurt dışı örtülü faaliyetler konusunda konuşmadı... Evren paşa’yla da ilişkisi koptu... Ama gelecekte bu dönemin tarihini yazacak kişilere, MİT Bölge Başkanı Nuri Gündeş’in yardımcısı ‘Mete Bey’ kod adlı, MİT personelinin ‘Mete Aktaral’ diye tanıdığı ve deşifre olmamak için Veli Özpınar adına düzenlenmiş pasaportla yurt dışına çıkıp yanına giden Metin Günyol gibi kişilerin faaliyetleriyle ilgili Saltık Paşa’nın söyleyecekleri olmalı diye düşünüyorum...
İlk filmi Tabutta Rövaşata ile 15 uluslararası planda önemli ödül kazanan Derviş Zaim’in İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü
kazanan yeni filmi Nokta bu ay Montreal, Montpellier ve Selanik Film Festivalleri’nde gösterilecek İlk filmi Tabutta Rövaşata ile uluslararası alanda 15 önemli ödül kazanıp Türk sinemasının yeni kuşağının tırmanışına öncülük eden yönetmenlerden biri Derviş Zaim. Meslekte 12 yılı doldurup filmografisine beş film yazdırdı. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazandığı yeni filmi Nokta bu ay uluslararası yolculuğuna başlıyor. Montreal, Montpellier, Selanik Film Festivalleri’nde gösterilecek. 16 - 20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek olan Bodrum Film Festivali de retrospektif bölümünü Derviş Zaim’e ayırdı. Biz de Zaim ile sinemasının genel hatlarını konuştuk. Filmlerinizin bence temel ortak noktası karakterlerinizin kendilerini iyileştirme yolu aramaları. Islah olma, arınma, kurtulma, bazen kurtarılma çabaları. Yalnızlıktan, aşk acısından, sevdiklerinin kaybından, suçluluk duygusundan... Bilinçaltı bir itki mi bu yoksa planlı mı? Bilinçaltından gelen bir itki olabilir. Benim farkında olmadıklarım işin içine karışıyor olabilir. Zaten yaratım süreci adını verdiğimiz şeyin bütün değişkenlerine ne kertede hakim olduğumuz ayrı bir tartışma konusu. Ama böyle bilinçli bir çaba olduğunu söylemek isterim. Sinemanın değer yaratması gerektiğine inanırım. Öyle bir kaosun içinde yaşıyoruz ki kendimize değer yaratmamız, bir ipin uçlarından tutmamız, birlikte ona sarılmamız gerektiğine inanıyorum. En azından bir değer yaratma araştırması olarak gördüğümü söyleyebilirim film yapma sürecini. Sinemanın hem içerik hem de biçim olarak taze bir tarz yaratmasının yanı sıra onu yükseltecek olan ikinci öğe değer arayışıdır. Çünkü özellikle 1980 sonrası neoliberal politikaların bu ülkede dominant hale gelmesinden sonra Türk sineması ve sanatı böyle bir omurgayı ön plana almama eğiliminde oldu. Bir yanda değerler skalası söz konusu olduğunda bizim sinemamız için bir savrulmalar dizisinden söz etmek pekala mümkün. Filmlerimle ilgili yaptığınız saptama bu anlamda yerli yerine oturuyor. Sinema da sizin sarıldığınız ip mi? O da sizin iyileşme aracınız mı? Aslında bir filmi yapan insan kendisine dair laf etmese de galiba hayatına dair bir şeyin muhasebesini yapar. Ama örtük ama açık... Galiba filmlerimin böyle bir boyutu var, kendimle yüzleşmeye gayret ediyorum. Böyle bir ihtiyaç söz konusuysa çok da yanlış olmayacağını düşünürüm. Her filme sadece bir sağaltım süreci olarak bakmak hatalı olacaktır. Bunun farkındayım ama böyle bir tarafı olduğunu da söylemek mümkün. Çünkü kendinizi iyileştirdiğiniz zaman belki başkalarını da iyileştirme umudu ortaya çıkacaktır. Tek tek filmlerimi ele alarak soruya yanıt vermek gerekirse: Tabutta Rövaşata’da toplum dışına itilmiş bir adamın tekrar içeriye alınma mücadelesi söz konusu. Filler ve Çimen’de devlet ve çürümüşlükle ilgili bir problem ele alınıyordu ve sıradan insanın bile o çürüme ve yozlaşmayı ele alabileceğine dair bir saptama söz konusuydu. Çamur’da etnik şiddetten doğan bir durumun insanları yakıp kavurması ve onların ne yapabileceği üzerine konuşuluyordu. Bütün bunlar aslında bu coğrafyanın çözüm bulmamız gereken problemleri, bu coğrafyada yanıt bulmamız gereken sorular. Öte yandan estetik benim için önemlidir. Son iki filmimden söz ederken biçimin ön planda olduğunu söylüyorlar ama etikten bir arayış bu estetik. Ahlaki sistemini bir temele oturtmamış, artiküle etmemiş bir insanın çok kalıcı, derin bir estetik yaratması mümkün değildir. Tasavvuf filmlerime aktığı için mutluyum Estetiğinizi bir ahlaki sistemden yola çıkarak oluşturuyorsunuz, yani içerik size biçimi dikte ettiriyor, öyle mi? Öyle söylersem çok da yanlış olmaz. İçerik bana estetiğimi dikte ettiriyor saptaması inceltilmeye muhtaç bir argümandır. Bu kadar kaba bir süreç olmadığını söylemem gerek. Estetik de içerik üzerinde etki ediyordur. Şu model daha açıklayıcı: Etik ilkelerle estetik anlayışın yan yana, beraber akması gerekiyor. Dere yatağını beraber bulmaları gerek. Doğru olan bu. Etik ve estetiği aynı dere yatağında akıttığınız zaman başarılı olursunuz. Ama filmlerimde etik skalanın benim için son derece önemli olduğunu söylemek isterim. Filmlerinize bir sufi inancı egemen. Mistik bir İslam algılayışı var. Filler ve Çimen’deki teröristler bile eroini Hızır’ı beklerken un serilmesi misali seriyordu. Her filminizde Tanrı ile aracısız bağ kurmaya çalışan karakterlerinizin kendilerine özgü ritüelleri var. Eğer bu coğrafyanın kültüründen bahsediyorsak, bundan hareket ederek bir film yapmak istiyorsak, geleceğimiz noktalardan biri Tasavvuf. Anadolu’daki Mevlana’dır, Yunus Emre’dir, bir de Farabi’dir. Onların yarattığı bin bir türlü sistemi incelemenin ancak zenginleştirici etkileri olabilir. O da bir şekilde filmlerime aksın istiyorum. Bundan da son derece mutluyum. Geleneğe inanırım ama bazen de yetersiz kalır Geleneksel sanatlara dair dizinizle mi devam edeceksiniz sinemaya? Geleneksel sanatlara dair üçlemenin son ayağı olan mimari üzerine senaryoyu bitirmek üzereyim. Sonra belki bir film daha yaparım. En azından şu konuda kendimi daha rahat hissedeceğim. Bu ülkenin tarihinden ve kültüründen yararlanarak yeni bir bakış açısının mümkün olup olamayacağına dair sorular sordum. Yapmam gerekenlerin bir bölümünü tamamladım. Filmografime daha esnek devam edebilirim. Tabutta Rövaşata’ya dönüş olabilir. Türlere, türlerin bir araya geldiği denemelere girişebilirim. Şu an otantik temsil konusuna kafa yoruyorum. İleride filmografime bakanların çok şey tartışmış,Türkiye’deki sınıf problemine, politik çürümeye, yoksulluğa, tarihle bağımıza, bugüne dair sorular sormuş bir adam görmelerini istiyorum. Biçim arayışını yapmış bir insan olarak da görmelerini istiyorum. Otantik temsil onun için önemli. Bu ülkenin tarihinden, kültüründen beslenip uluslararası ortama çıkmış bir adam olarak görmelerini istiyorum. Bu daha zengin bir yelpaze demek. Üçleme ya da dörtleme bittikten sonra farklı işler yapmaya hazırım. Bunların puzzle’ın daha da zengin olması bağlamında filmografimin derinliğine hizmet etmesini istiyorum. Cenneti Beklerken ve Nokta’dan önce de Filler ve Çimen’deki ebru kullanımı aracılığıyla aslında geleneksel sanatlar dizisine başlamış sayılırsınız... Hatta daha da önce... Tabutta Rövaşata’da İran’dan getirilen tavuskuşlarının Rumeli Hisarı’na konmasıyla başladım. Yalnız bütün bunları söyledikten sonra yanlış anlamalar olma ihtimali vardır. Onu da düzelteyim: Gelenek konusunda bir tehlike vardır. Geleneğin tuzağına düşebilirsiniz. Bazen geleneğin dışına çıkmak zorunda kalırsınız. Bugün hayatta karşılaştığımız sorunlara geleneğin yeterli soruları, ince soruları olmayabilir. Gelenek bunlarla karşılaşmadığı için size bazı konularda yeterli yanıtlar vermeyebilir. Dolayısıyla hayatı gelenekten ibaret görmemelisiniz. Yaptıklarımın sonucunda gelenekçi bir adam olarak değerlendirilmek istemem. Sizinki bir sentez... Evet ben geleneğe inanıyorum, ondan bir şeyler süzüp çıkarmamızın bir tezahürü olarak bu işi yapıyorum. İleride bunların Türk sinemasında başka açılımlarla beslenebileceğine inanıyorum. Bir işi toplumsal bazda karşılıklar görmesi için toplumun ve tarihin de hazır olması gerekir. Romalılar buharı bilmiyorlar mıydı? Ama Romalılar değil 19’uncu yüzyılda İngilizler enerji olarak Sanayii Devrimi’nde kullandı. Yaptıklarımın benden sonra gelenlere bir model oluşturabilmesi için sorunların toplum içinde net biçimde ortaya çıkması gerek. Çok daha sert soruların ortaya çıkması ve herkesi etkilemesi gerek. Ama bunları beklemem gerekmiyordu. Benim için önemliydi ve sordum. Batı ehlileşmiş olan öteki’yi alır Cenneti Beklerken’in bir başyapıt olduğunu samimiyetle düşünüyorum. Uluslararası alanda da hak ettiği ilgiyi görememesini çok entelektüel bir film olmasına bağlıyorum. İzleyiciden ön bilgi ve sanat zevki bekliyor ya da bir film izleme süreci içinde öğrenmeye ve zevk almaya açık olmayı bekliyor. Bence bütün sinemanızda bu durum söz konusu. Sizce de filmlerinizin çok katmanlılığı bir engel mi izleyici önünde? Sorularımın incelikli ve enteresan sorular olmasına, filmlerimin incelikli olmasına, incelikli bir kavrayışla meseleyi ele almasına gayret ediyorum. Bu ortaya derin veriler çıkarıyor mu? Çıkardığı yönünde yaygın bir kanaat var. Cenneti Beklerken gibi 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nu konu alan bir yapıtın Batı’da kolay alımlanmama ihtimali olacağını, Türkiye’de bu bariyerin biraz daha kolay aşılacağını tahmin ediyordum. Buna önlem olarak da filmin çeşitli boyutlarda izlenebilirliğini artırmaya çalıştım senaryoyu yazarken. Bir macera filmi olarak da izlensin istedim. Bir nakkaşın başından geçen olağanüstü hikayelerin, yolculuğun anlatımı olarak da görülsün istedim. Ama Cenneti Beklerken ve Nokta deneyiminin bana özellikle uluslararası arenada öğrettiği bir şey var: Ancak ehlileştirilmiş bir ötekiyi kabul ediyorlar. Sizi öteki olarak görmek istiyorlar. Her ötekiyi kabul etmiyorlar. Öteki onların kabul ettiği normlar içinde olursa onu salona alıyorlar. Siz onların uygun bulduğu süreçten geçebilecek bir ötekiyseniz sizin için ‘İşte bu da bu yılki ötekimiz sayın seyirciler’ diyorlar. Bu hem festival hem dağıtım ağı için böyle. Sindirebilecekleri bir film, bir yapı olduğunda onu buyur ediyorlar. Bunu da çok kabalaştırarak ifade etmem gerekirse; filmin minimalist olması gerekiyor, içinde bir veya iki başlığı tartışması gerekiyor. Çok alt hikayeler olmaması, karmaşık bir yapı bulunmaması gerekiyor. Yalın, yerel havanın olduğu realist ve minimalist filmler istiyorlar. Bundan sonra ne yaparım, bu bilgi benim filmografimi etkiler mi? Ben bildiğim yolda yürümeye devam edeceğim. Sel gider su kalır, çöl gider kum kalır, derler. Önemli olan yirmi sene sonra tarihin sizi nasıl yazdığı. İnsan kalbinden geleni dinlemeli. Derviş Zaim filmografisi Tabutta Rövaşata 1996 Filler ve Çimen 2000 Çamur 2002 Cenneti Beklerken 2005 Nokta 2008
Allah’ıma şükür, marketing (pazarlama) alanında az buçuk uzmanımdır. Uzmanlığım gereği de Türkiye’nin yurt dışındaki tanıtım kampanyalarını yakından takib ediyorum. Geçenlerde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın konuyla ilgili bir açıklamasını, yüzümde tebessümle okudum.
Günay, Türkiye’nin yurt dışındaki tanıtımı için kullanılan reklam görsellerini güzel ve etkileyici bulmuş, “Ama” diyor “ bazen Türkiye logosunun üzerini kapatırsanız, bu Akdeniz’in başka bir ülkesinde olabilir izlenimi veriyor. Bundan biraz kurtulmamız gerekiyor.”
Tövbe Yarabbim, sayın bakan öyle teknik konulara değiniyor ki sanki grafiker. Görsellere de fena halde takmış. Ertuğrul Günay sevdiğim bir politikaci, O’nu kırmak istemem, ancak açıklamalarını fazlasıyla naif, profesyonellikten uzak ve derinlikten yoksun bulduğumu söylemeliyim.
REKLAMLARDA EUROVISIYON ETKİSİ . Niye mi öyle buldum, açıklayayım. Madem Amerika’da yaşıyorum, o halde buradan bir örnekle başlamalıyım. Arada bir Amerikan CNN televizyonu’nda Türkiye ile ilgili reklam filmleri dönüyor. Şu aralar rastlamıyorum pek. Bu reklam filmlerinin hepsi de klasik Eurovision tanıtım filmlerini andırıyor; Türkiye’nin tarihi bölgeleri ve modern yüzünü vurgulayan, çok hoş görüntüler ve görsel efektlerden oluşan bir video klip. Filmin sonunda, sonunda, laleli Türkiye (Turkey) logosu, Türkiye’yi düşlüyorum benzeri bir sözcükle beraber gelip ekranın köşesine konuveriyor. Eğer Türkiye diye bir ülkeden haberdar değilseniz bu reklamı rahatlıkla Hindi reklamı sanabilirsiniz.
Amerika’daki turizm pazarının yapısı ve tüketici davranışları göz önünde bulundurulduğunda, bu reklam filmlerinin, hiç bir amaca hizmet etmeyen, boşuna bir çaba olduğu ortaya çıkar. Neden boşuna, çünkü bu reklam hiç bir strateji üzerine oturtulmamış, sadece “şöyle güzelinden, şık bir reklamımız olsun, Amerikan medyasını doldursun” diye hazırlanmış bir reklam da ondan. Belli ki işlerden anlamayan bürokratların gözünü boyamak için hazırlanmış. Bu nedenle reklamdan kazanç sağlayan Türkiye değil, bu reklam için gösterim başı dolar ödenen CNN ve reklamı hazırlayan ajans.
Bu filmle ne hedeflendiği, ne söylendiği, ne anlatılmaya çalışıldığı da pek belli değil. Ama benim anladığım şu: deniyor ki bizde mavi deniz var, tarihi eserler var, metro da var, gel Amerikalı gel. Ama bu iş, meyveleri tezgâha koyup müşteriye gösteren manavcı anlayışıyla yapılamaz ki, bu anlayışla yapılan bir reklam filmiyle Amerikalıyı tavlamayı beklemek, sadece çocuksu bir hayal. Reklam hazırlanmadan önce ciddi bir piyasa araştırması yapılsaydı bu tür bir reklam filmi ortaya çıkmazdı zaten.
Siz bu reklamlarla insanları denize mi çağırıyorsunuz, boşuna, çünkü denizin en güzeli Karayipler’de var, üstelik Amerika’nın tam dizinin dibinde, dolayısıyla gitmesi daha ucuz ve daha kolay. Siz bu reklamlarla Kültür turizmine yatkın insanları mı hedefliyorsunuz, boşuna, çünkü hemen oracıkta koskoca Avrupa var, olmadı Amerikalıların daha alışık olduğu ve bildiği bir bölge olan Güney Amerika var... Siz bu reklamlarla, antik Yunandan kalma eser görmek isteyenleri mi cezbetmek istiyorsunuz, yine boşuna, çünkü Türkiyeden önce Yunanistan var.
Peki bu durumda Amerikalıların Türkiye’ye gelmeleri için sebep ne olabilir, ya da gelmemeleri için sebep ne olabilir? Türkiye onlar için ne gibi avantajlar içeriyor? Bu soruların yanıtlarını düşünerek bir reklam filmi hazırlansaydı, daha verimli sonuçlar alınabilirdi.
KARA İMAJ . Yok bu reklamlar turist çekmek için değil, Türkiye’nin modern ve geleneksel yönleri ile kültürel zenginliğini vurgulamaya yönelik hazırlanmış bir piar çalışması, bir imaj oturtturma kampanyası diyorsanız, o zaman ben de derim ki bu iş öyle kolay değil. İster kabul edin ister etmeyin Türkiye yurt dışında adı kötüye çıkmış bir ülke. Dolayısıyla bu kara imajla savaşabilmek için çok detaylı düşünülmüş, çok yönlü bir reklam kampanyasına ihtiyacınız var. Öyle zor bir şey yapıyorsunuz ki neticede çürük elmayı sağlam elma diye satmaya çalışıyorsunuz, bu nedenle de ağır bir makyaja ihtiyacınız var ama biliyorsunuz ki makyaj ağırlaştıkça kadın hafifler.
Doğru bir tanıtım stratejisi bulmak için önce Türkiye’nin adının neden kötüye çıktığını anlamaya çalışmak gerekir? Pek çok Amerikalı Türkiye den korkuyor. Üstelik bu önyargılara dayalı bir paranoya değil, tümüyle gerçekler üzerine kurulu bir korku. Örneğin Amerikan devletinin yurt dışına çıkacak Amerikalı turistleri bilgilendirmeye yönelik travel.state.gov adlı bir internet sitesi var. Bu sitede Türkiye ile ilgili gerçekler son derece doğru biçimde alt alta dizilmiş, Malatya’daki katliam, Alman turistlerin kaçırılması, Amerikan konsolosluğuna yönelik terörist saldırı, bütün trafik kurallarını hiçe sayan ve potansiyel katile dönüşen sürücüler.... Şimdi bu gerçekleri bilip de Türkiye’ye gitmek yürek ister.
Diyeceğim şu: Eğer gerçekten Türkiye’nin imajına yönelik bir çalışma içindeyseniz çözülmesi gereken pek çok düğüm var ve bu düğümler bazı noktalarda reklamcılığın gücünü çok aşıyor. Nedeni şu, Türkiye’nin yurt dışındaki imaji düşündüğünüzden de kötü. Yazar Orhan Pamuk Nobel alıyor, sevinmek yerine onunla kavga ediliyor, hatta neredeyse bir suikasta bile kurban veriliyordu: Ne oluyor, Türkiye’nin adı yazar düşmanına çıkıyor. Her yıl binlerce insan siyasal baskı gördükleri gerekçesiyle yurt dışına kaçarak, başka ülkelere sığınma talebinde bulunuyor. Ne oluyor, Türkiye’nin adı diktatörlüğe çıkıyor. Terör örgütleri ordunun içine kadar sızıyor. Ne oluyor, Türkiye’nin adı riskli ülkeye çıkıyor. 30 yıldır savaşıla savaşıla daha da büyütülen bir örgüt var ve bu örgütle savaş hala devam ediyor. Ne oluyor, Türkiye’nin adı sivil savaşın içindeki ülkeye çıkıyor: Aşırı dinci Talibanlar, ideolojik maksatla Bamyan vadisindeki tarihi dev Buda oymalarını yokediyor, bizde de elektrik maksadıyla Doğu’daki güzelim antik kentler baraj sularına gömülerek yokediliyor. Ne oluyor, Türkiye’nin adı tarih düşmanına çıkıyor.
Gelin de bütün bunları gizleyin bakalım, çok zor. Gizlemeniz için sınırsız bütçeyle hazırlanmış ağır bir piar makyajına ihtiyaç var. Ama iyisi mi makyajla değişmeyi boşvermek, makyaj zamanla akar ve görüntü daha da beter olur, hem madem, batılı ülkelerin Türkiye ile ilgili fikirlerinden pek çok kimse rahatsız oluyor, o halde Türkiye kendini değiştirsin, nasıl bilinmek istiyorsa öyle olsun. Hatta sevimli, insancıl, güleryüzlü, yeniliğe açık, demokratik bir ülke olsun, sonra bu yeni ülkenin reklamını doya doya yapın.
***
Türkiye’nin imajı nasıl tamir edilir
Türkiye, kimseden kendisini olmadığı gibi algılamasını beklemesin. Türkiyenin Batıdaki imajı yerlede sürünüyor, eğer yetkililer bu imajdan memnun degilse ve bundan kurtulmak istiyorsa, aşağıdaki maddeler yerine getirimeli.
* Tam Demokratik bir anayasa hazırlayın. Bu anayasada, etnik ve cinsel kimliklere karşı ırkçılık da dahil olmak üzere her türlü ırkçılığı yasaklayın, Türk kavramını değil Türkiyeliler kavramını yerleştirin, konuşma ve din özgürlüğünü garanti altına alın, devletin elini din işlerinden çektiği bir laiklik tarzını ilke edinin, merkezi devlet anlayışını batılı devletlerdekine benzer ölçülerde kırın.
Sonra da bu yeni Anayasayı çeşitli ülkelerin devlet başkanlarını çağırarak görkemli bir törenle kutlayın.
* Türkiye kökenli Ermeni, Kürt, Musevi ve Rumların yurt dışında oluşturduğu dernek ve organizasyon yöneticilerini Türkiye’ye davet edin ve onların karşısında geçmişte yaşananlardan dolayı özür dileyin. Bu tavır Türkiye’yi küçültmez, sadece yüceltir. Böylece Türkiye’ye karşı kullanılan politik silahları da susturmuş olursunuz.
* PKK’yi dağdan indirmek için yarım ağızlı ve bulanık planlar değil, ciddi, detaylı, gerçekçi ve sonuç verecek net bir program yapın ve unutmayın; her savaş masada sona erer. Kürt illerinde yaşayan halkın, kendi yatırımcı gücünü kullanmasını geliştirecek projeler hazırlayın, köylerinden zorla uzaklaştırılan Kürtlerin geri dönmesi için projeler hazırlayın. Kürtçe-Türkçe eğitim veren okullar kurun. Bütün bu eylem paketini şenlikler düzenleyerek tüm dünyaya duyurun.
* Gay evliliğine izin verin, çünkü gayler Türkiye’nin askerî ve antidemokratik imajını tümüyle tolere edecek en büyük koz. Bütün dünyaya sürpriz yapın ve bu kozu kullanın. Hatta gay dernekleriyle iş birliği yaparak İstanbul’da Avrupa’nın en görkemli gay yürüyüşünü organize edin. Yürüyüşe gay olmayan ünlülerin de katılmasını sağlayın. Bütün dünya gazeteleri günlerce bu gelişmeyi konuşacak, Türkiye inanılmaz bir sempati toplayacak.
* Amerika’nın sanat ve kültür merkezi olan New York Manhattan’da bir kaç katlı küçük bir binayı satın alın ve adını “Türkiye Modern Saatler Müzesi” koyun. Burada bütün Ortadoğulu sanatçıların eserlerini sergileyin ve işletmesini de kar amacı gütmeyen bir kuruluşa verin. Bu müze bütün turist rehberlerine girecek, milyonlarca turist tarafından ziyaret edilecek, her yeni sergide adından başında sözedilecektir. Böylece “Türkiye” ve “sanat” sözcükleri hep yanyana geçecek.
* Dünyanın en iyi 10 fotoğrafçısını iki aylığına işe alın. Bir tema belirleyin diyelim ki aşk... Bu fotoğrafçıların iki ay süreyle bu tema çerçevesinde sadece Türkiye içinde fotoğraf çekmelerini sağlayın. Onların işlerine hiç karışmayın. Sonra çıkan eserlerden oluşan “Aşk ve Türkiye” adlı sergiyi dünyanın bütün sanat galerilerinde dolaştırın.
* Özgürlüğe bir kez de siz sahip çıkın. Nasıl olsa yukarıdaki değişimleri de tamamladınız.Önce İstanbul’da diyelim ki “21. yüzyılda dünya barışını kurmak” adlı uluslararası bir konferans düzenleyin. Tüm dünyadan felsefeci, ekonomist, edebiyatçı, sanatçı, politikacı ve bilimadamlarını davet edin. Bu konferansdan çıkan bildirgeleri esas alarak, dünyada diyelimki 10 başarılı mimar, heykel sanatçısı ve grafik sanatçısına dev bir abide siparişi verin. Hazırlanan projeleri ise konferans katılımcılarının oylamasına sunun. Onların beğenip seçtiği çalışmayı hayata geçirin.
Biz salağız! Sizin durduğunuz yerden bakılınca öyle görünüyoruz değil mi? Bunu çoktan anladık da, aynı zamanda da balık hafızasına sahibiz he mi? Yani bu konuda da karar verilmiş görünüyor sanırsam. Hümeyra’nın Avrupa Yakası’ndan ayrıldığını ve hatta neden ayrıldığını bilmeyen var mı yavu bu coğrafyada? Yoktur, he mi? Sağır sultan bile duymuştur (bu sağır sultan da en sonunda nasıl oluyor da duyuyor; duyuyorsa neden önceden duymuyor, bu da bir merak konusudur ya, o da ayrı tabii..), Hümeyra’nın talep ettiği paranın yapım şirketince karşılanmadığını ve dizinin bel kemiği sayılabilecek bu oyuncunun kadrodan bu nedenle çıkarıldığını. Eeeeee? O zaman neden dizinin senaristi Gülse Birsel, gazetelere verdiği röp’lerde, dizideki adıyla İfot’un (Hümeyra), Tahsin Bey’e kızıp, Bursa’ya kızkardeşinin yanına taşınmış gibi yapacaklarını anlatıyor. Biz bilmiyor muyuz İfot’un neden ortadan kaybolduğunu? (Dizinin yapımcısı bizzat kendisi açıklamıştı zaten.) Şimdi siz mış gibi yapacaksınız, biz de bunu yemiş gibi mi yapıcaz? Usul bu mudur yani? Avrupa Yakası, dramaturjik bir darbe yemiş olmadı mı şimdi? Drama zedelenmedi mi, büyü bozulmadı mı? Fiction inandırıcılığını kaybetmedi mi? Diziyi seyrederken, “yavu bu İfot’a da istediği zammı vermediler, şimdi bizi uyutmaya çalışıyorlar” demiycez mi? E nerede kaldı, dizide uygulanan dramatik yöntemin en hayati amacı olan katarsis -komedi de olsa- ve seyircinin arınması olayları? Batı’da da oluyor böyle şeyler ama, tarafların olan bitenden belirli bir zaman içinde hiç söz etmemeleri için bir gizlilik anlaşması imzalanıyor. Böylece seyircinin beyninin dumura uğranmaması sağlanıyor. Hayatla oyunun iç içe geçmemesi, birbirine karışmaması için özen gösteriliyor. Artık dizi erkimizin -tüm taraflarıyla-, seyirciye duyulması gereken saygıyı duyması, Türkiye’de seyircinin aslında çok dikkatli ve inceleyici olduğunu hiç unutmaması gerekir. Son Ağa.. Emel, Tamer, Feride ve Durul İtiraf ediyorum, Son Ağa’yı seyretmekten hoşlanıyorum, ama daha çok oyuncuları yüzünden. Emel’in hızla gelişen oyunculuğuna, küçük jestlerle büyük oyunlar çıkarmasına, emprovize olduğuna emin olduğum diyalog katkılarına bayılıyorum. Tamer Karadağlı’nın ağa rolünü, ağalıktan uzaklaştırarak ve modernize ederek komikleştirirken, aslında son derece riskli olan bu durumdan neredeyse eleştirel bir oyun çıkarmasını, ve her bölümde oyunculuğunu daha da zenginleştirmesini hayranlıkla izliyorum. Son Ağa, oyuncularının performansına yetişmekte zaman zaman zorlanıyor. Emel Müftüoğlu ve Tamer Karadağlı’nın muhteşem oyunlarına, Durul Bazan ve Feride Çetin’in özellikle son bölümlerdeki başarılı performansları da eklenince ortaya ilginç bir durum çıktı: oyun, dramanın önüne geçti. Oysa, dramanın tamamlayıcısı, bir unsurudur aslında oyun. Son Ağa’da ise, dramanın nefesi bazen zorlanıyor ama bu oyuncular rollerini her bölümde biraz daha zenginleştirdikleri için, dramaturjik zafiyet perdelenmiş oluyor. Seyirci, dramanın olup biteninden ziyade, oyuncuların eğlenceli oyunlarına odaklanıyor. Perşembe gecesi yayınlanan bölümde, senaryoya bir hareketlilik getirilmişti. Bu canlılığın ortaya çıkmasında oyuncuların dizinin önüne geçmeleri etkili oldu belki bilmiyorum.. ama en azından bir tetikleme rolü üstlendiğini düşünüyorum. Son Ağa’yı hiç kaçırmadan her perşembe bir görev gibi değil, zevk için izliyorum. (Bugün pek itirafçı gördüm kendimi, tadını çıkarın.) Bir hak meselesi midir bu? Bir reklam filmi var, Hürriyet Gazetesi’nin 60. yıl kampanyası çerçevesinde yayınlanan... (Hani şu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 60. yıldönümüyle çakışması nedeniyle yapıldığı pack shot’ta belirtilen kampanyanın son filmi.) Filmde, dövülmüş, yüzü gözü morartılmış küçük bir çocuk, komşu teyzenin kapısını çalıp, gece onlarda kalıp kalamayacağını soruyor. Ve pack shot’tan önce bir yazı çıkıyor ekranda; Hiç kimsenin çocuğunu dövmeye hakkı yoktur gibilerinden bir spot. Bu ifade ne kadar doğru peki; zira haklılık-haksızlık alanına oturtuyor konuyu. Çocuk dövmek, başka bir platformun, başka bir vahim durumun konusudur aslında: İnsani terör konusunun. Üstelik, trajedinin manevi tarafı bir yana, güçlünün zayıfı terörize etmesidir bu durum. Çocuk dövme kültürüne karşı, büyüklere adeta ricacı olurcasına hakkınız yoktur demenin sonuçlarından biri de, bir gün bu söylemin “hakkım var”a dönüşebilme ihtimalidir. Hak denilen şey, şartlarla ilgilidir zira. Peki, şartlar değişince ne olacak? Hürriyet’in kampanyasında kullanılan “hak” kavramını incelemeye almak gerekir bence. Ayrıca, insan hakları kavramını bir marka için kullanmak son derece risklidir ve biraz da fırsatçılıktır tabii. Hakların peşine düşen merkez medyaya insanın sorası geliyor; 12 Eylül’de neredeydiniz? Mesela reşit olmayan bir genç idam edilirken, bu hak meseleleri hiç aklınıza gelmedi mi?
Biz salağız!
Sizin durduğunuz yerden bakılınca öyle görünüyoruz değil mi?
Bunu çoktan anladık da, aynı zamanda da balık hafızasına sahibiz he mi?
Yani bu konuda da karar verilmiş görünüyor sanırsam.
Hümeyra’nın Avrupa Yakası’ndan ayrıldığını ve hatta neden ayrıldığını bilmeyen var mı yavu bu coğrafyada?
Yoktur, he mi?
Sağır sultan bile duymuştur (bu sağır sultan da en sonunda nasıl oluyor da duyuyor; duyuyorsa neden önceden duymuyor, bu da bir merak konusudur ya, o da ayrı tabii..), Hümeyra’nın talep ettiği paranın yapım şirketince karşılanmadığını ve dizinin bel kemiği sayılabilecek bu oyuncunun kadrodan bu nedenle çıkarıldığını.
Eeeeee?
O zaman neden dizinin senaristi Gülse Birsel, gazetelere verdiği röp’lerde, dizideki adıyla İfot’un (Hümeyra), Tahsin Bey’e kızıp, Bursa’ya kızkardeşinin yanına taşınmış gibi yapacaklarını anlatıyor.
Biz bilmiyor muyuz İfot’un neden ortadan kaybolduğunu? (Dizinin yapımcısı bizzat kendisi açıklamıştı zaten.)
Şimdi siz mış gibi yapacaksınız, biz de bunu yemiş gibi mi yapıcaz?
Usul bu mudur yani?
Avrupa Yakası, dramaturjik bir darbe yemiş olmadı mı şimdi?
Drama zedelenmedi mi, büyü bozulmadı mı?
Fiction inandırıcılığını kaybetmedi mi?
Diziyi seyrederken, “yavu bu İfot’a da istediği zammı vermediler, şimdi bizi uyutmaya çalışıyorlar” demiycez mi?
E nerede kaldı, dizide uygulanan dramatik yöntemin en hayati amacı olan katarsis -komedi de olsa- ve seyircinin arınması olayları?
Batı’da da oluyor böyle şeyler ama, tarafların olan bitenden belirli bir zaman içinde hiç söz etmemeleri için bir gizlilik anlaşması imzalanıyor.
Böylece seyircinin beyninin dumura uğranmaması sağlanıyor. Hayatla oyunun iç içe geçmemesi, birbirine karışmaması için özen gösteriliyor.
Artık dizi erkimizin -tüm taraflarıyla-, seyirciye duyulması gereken saygıyı duyması, Türkiye’de seyircinin aslında çok dikkatli ve inceleyici olduğunu hiç unutmaması gerekir.
Son Ağa.. Emel, Tamer, Feride ve Durul
İtiraf ediyorum, Son Ağa’yı seyretmekten hoşlanıyorum, ama daha çok oyuncuları yüzünden.
Emel’in hızla gelişen oyunculuğuna, küçük jestlerle büyük oyunlar çıkarmasına, emprovize olduğuna emin olduğum diyalog katkılarına bayılıyorum.
Tamer Karadağlı’nın ağa rolünü, ağalıktan uzaklaştırarak ve modernize ederek komikleştirirken, aslında son derece riskli olan bu durumdan neredeyse eleştirel bir oyun çıkarmasını, ve her bölümde oyunculuğunu daha da zenginleştirmesini hayranlıkla izliyorum.
Son Ağa, oyuncularının performansına yetişmekte zaman zaman zorlanıyor.
Emel Müftüoğlu ve Tamer Karadağlı’nın muhteşem oyunlarına, Durul Bazan ve Feride Çetin’in özellikle son bölümlerdeki başarılı performansları da eklenince ortaya ilginç bir durum çıktı: oyun, dramanın önüne geçti.
Oysa, dramanın tamamlayıcısı, bir unsurudur aslında oyun. Son Ağa’da ise, dramanın nefesi bazen zorlanıyor ama bu oyuncular rollerini her bölümde biraz daha zenginleştirdikleri için, dramaturjik zafiyet perdelenmiş oluyor.
Seyirci, dramanın olup biteninden ziyade, oyuncuların eğlenceli oyunlarına odaklanıyor.
Perşembe gecesi yayınlanan bölümde, senaryoya bir hareketlilik getirilmişti. Bu canlılığın ortaya çıkmasında oyuncuların dizinin önüne geçmeleri etkili oldu belki bilmiyorum.. ama en azından bir tetikleme rolü üstlendiğini düşünüyorum.
Son Ağa’yı hiç kaçırmadan her perşembe bir görev gibi değil, zevk için izliyorum. (Bugün pek itirafçı gördüm kendimi, tadını çıkarın.)
Bir hak meselesi midir bu?
Bir reklam filmi var, Hürriyet Gazetesi’nin 60. yıl kampanyası çerçevesinde yayınlanan... (Hani şu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünün 60. yıldönümüyle çakışması nedeniyle yapıldığı pack shot’ta belirtilen kampanyanın son filmi.)
Filmde, dövülmüş, yüzü gözü morartılmış küçük bir çocuk, komşu teyzenin kapısını çalıp, gece onlarda kalıp kalamayacağını soruyor.
Ve pack shot’tan önce bir yazı çıkıyor ekranda; Hiç kimsenin çocuğunu dövmeye hakkı yoktur gibilerinden bir spot.
Bu ifade ne kadar doğru peki; zira haklılık-haksızlık alanına oturtuyor konuyu.
Çocuk dövmek, başka bir platformun, başka bir vahim durumun konusudur aslında: İnsani terör konusunun. Üstelik, trajedinin manevi tarafı bir yana, güçlünün zayıfı terörize etmesidir bu durum.
Çocuk dövme kültürüne karşı, büyüklere adeta ricacı olurcasına hakkınız yoktur demenin sonuçlarından biri de, bir gün bu söylemin “hakkım var”a dönüşebilme ihtimalidir.
Hak denilen şey, şartlarla ilgilidir zira.
Peki, şartlar değişince ne olacak?
Hürriyet’in kampanyasında kullanılan “hak” kavramını incelemeye almak gerekir bence.
Ayrıca, insan hakları kavramını bir marka için kullanmak son derece risklidir ve biraz da fırsatçılıktır tabii.
Hakların peşine düşen merkez medyaya insanın sorası geliyor; 12 Eylül’de neredeydiniz? Mesela reşit olmayan bir genç idam edilirken, bu hak meseleleri hiç aklınıza gelmedi mi?
Bu kargaşada herkes atladı, üzerinde yeterince konuşulmadı.
Devir teslim töreninde hükümet programını okuduktan sonra acil eylem programını yürürlüğe sokan yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, geçen hafta ortasında Genelkurmay’ın çok tartışılan medya akreditasyon listesinde sayıca küçük ama taşıdığı anlamlar düşünüldüğünde büyük bir değişiklik yaptı.
16-17 Eylül günlerinde Genelkurmay Başkanlığı’nda İlker Başbuğ ile gazete-tv genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcilerini biraraya getirecek terörle mücadele temalı ‘iletişim toplantısına’ daha önce karargâha girişleri yasaklı olan Yeni Şafak ve Star gazetelerinin genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcileri de davet edildi.
Zaman, Bugün, Vakit, Evrensel, BirGün ve Taraf ile onlara yakın televizyonlar ise İlker Başbuğ döneminde de Genelkurmay tarafından ‘akredite’ edilmedi.
Genelkurmay Başkanı’nın terörle mücadelede bilgi vermek istediğinde karşısında muhatap olarak ille de gazetelerin genelkurmay başkanları olan genel yayın yönetmenlerini görmek istemesi üzerinde en başta durmak gerek.
Neden, mesela bu toplantılara konuyu daha iyi bilen medyadaki savunma muhabirleri değil de ille de genel yayın yönetmenleri, siyaseti izleyen Ankara Temsilcileri davet edilir? Kimsenin sorgulamadığı bu garip protokol bize demokrasimizin cinsi hakkında ne diyor? “Benim muhatabım ancak o gazetenin genelkurmay başkanıdır” diyen bir genelkurmay başkanı ne diyorsa onu. Genel yayın yönetmenlerinin askerin siyaset konuşma, büyük mesajlar verme zaafına, bu davete eksiksiz koşuşturarak hizmet edeceklerine de şüphe yok.
Akredite (accredited) kelimesinin Türkçede pek çok karşılığı var. Sözlükte ilk sıradaki karşılığı: “resmen tanınmış”. Ama sanki bizdeki tartışmalardaki anlamını bu karşılıkları daha iyi veriyor: Muteber, güvenilir, kalitesi onaylanmış, yetkili, saygın. Ama ben daha iyi bir kelime önereceğim: Kutsanmış.
Sanmıyorum ki Zaman, Bugün, Vakit, Evrensel, BirGün ve Taraf gazetelerinin yöneticilerinin Genelkurmay’ca bir kez daha kutsanmamış olmaları, karınlarını ağrıtmış, şekerlerini düşürmüş olsun.
En azından ben Taraf’ta akredite olmadığı için duvarları yumruklayan bir genel yayın yönetmenine de, kendini içkiye vurmuş bir Ankara temsilcisine de rastlamadım.
Genelkurmay gibi bir kurumun Taraf gibi gerektiğinde kendileriyle ilgili en sert eleştirileri yapabilen bir gazeteye küsmesinin, tüm iletişim kanallarını tıkamasının “iletişim yönetimi” açısından ciddi bir hata olduğunu herhalde bilmiyorlar.
İletişimin, yasaklamaya çalışıldıkça kendine yeni mecralar bulup akabildiği bir çağda yaşadığımızı unutuyorlar. Bakın güya YouTube yasak ama bin bir türlü gayri resmî yöntemle siteye ulaşılabiliyor.
Herkesin asıl merak ettiği ise tabii herhalde kamuflajlı zarflar içindeki haki davetiyeler ellerine ulaştığında Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert, Star Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ile Star Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar’ın ne düşündükleri?
Askerî celp sanıp korkmuşlar mıdır? Tezkerelerini kontrol etmişler midir?
Herhalde sınıf atladık, yırttık diye sevinmemişlerdir. Herkes gibi onlar için de bayram değil seyran değil gelen bu davet sürpriz olmuştur.
Nasıl sürpriz olmasın daha devir teslim törenlerindeki konuşmalarda askerler “bu kış da şeriat gelebileceğinden” bahsetmişlerdi.
Şeriatçı kışa birkaç ay kala Yeni Şafak’ı laik, Zaman’ı dinci yapan hangi askerî ulema içtihadıdır? Yeni Şafak bilmeden hangi günahı işledi?
Peki Star’ı laik yapan ne, İngilizce adı mı? Öyleyse Zaman’ın İngilizce gazetesi Todays Zaman’a da aynı davetiyeden gitmesi gerekmez miydi? Bugün’ün günahı Toktamış Ateş’i köşe yazarı yapmasında mı? Genelkurmay Taraf’ı da acaba İslami bir terör örgütünün eski dergisi mi zannediyor hâlâ. BirGün gazetesini en son ne zaman okudular?
Akıl sır ermez. Herhalde bu kadar basit değil bu işler. İçeriye kimin girip, sıcak kanepelerden kimin tadacağına, sokakta kalıp, kapılara kimin bardak dayayacağına herhalde büyük stratejik, lojistik, istihbarî istişarelerle karar veriliyor.
İnsanın aklına ister istemez geliyor. Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak ve Star Genelkurmay’dan içeriye davet edilirken, pek çok konuda benzer duyarlılıklara sahip olan Zaman ve Bugün’ün suçu Fettullah Gülen’e yakın olmak mı?
Yoksa bu Genelkurmay ile AKP arasında bazı sol çevrelerin büyük bir ümitle “oldu olacak, yapıldı yapılacak” diye beklediği meşhur “Ergenekon’da uzlaşma” alameti midir? Muvazzaf paşalardan gelen bu akredite, ‘emekli paşalar Ergenekonu’nun habercisi mi?
Ve bunca yıl akreditasyon yüzünden haksızlığa uğrayan Yeni Şafak ve Star gazetelerinin genel yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcileri, haksızlık diğer gazeteciler için sürerken ellerinde muteber kâğıt hükmündeki davetiyeleriyle Genelkurmay’ın kapısından içeriye girecekler mi?
Demokrasi için ayıp sürerken, eski akreditesiz geçen yıllarını, geldikleri yeri çarçabuk unutup karargâhın onlar için özenle hazırlattığı kanepelerden yiyecekler mi? Yeşilin tüm renklerine doyacakları o sıcak ortamda hiç mi dışarıda kalmış gazeteci arkadaşlarını düşünmeyecekler? Yoksa karargâha girecek arabalarının arkasına “haset etme ne olur, çalış senin de olur” çıkarmaları mı yapıştıracaklar.
Şair kendi toprağında kaybolmazmış.
Şiir evrene yayılırken, yaşanan her şeye ve herkese dokunurken, yani milyarlarca insanın dermanı olurken, şair de kendi toprağıyla çok daha fazla bütünleşerek her şiirinde yeni bir uygarlık doğurur.
Her şiir, bir uygarlık parçası değil, bizatihi bütünüyle bir uygarlıktır zira.
Şiirsel uygarlıklar da toprağın derinliklerinden fışkırır.
Şiir, yücelendir; yücelen tek şeydir gerçek anlamda.
Can Yücel’in şiir tarifi şöyledir:
“Şair!.. Sen hayatında, şiirin öfke olduğunu düşündün mü hiç?”
Şiir bir öfkedir!
Şairin bu tanımı, şiirin idealizasyon ezberini –tabii ki negatif anlamda- bozan bir salvodur, bir yerleştirmedir. Yumuşatılmış ve gevşetilmiş olan şiirselliğe karşı yapılan bir şair taaruzudur.
“Öfke yürütüldüğü an, aslında bir gerilladır (ve gerilla da tek başına yapılmıştır ve şiir dediğimiz tek başına yürütülmüş bir öfke, bir gerilladır).”
Şiir öfkeyse, tek başına bir kalkışma ise, şaire göre bir gerilla ise şayet, şair de siyaseten hapsi boylar.
Şairin hapisliği, şairi neden uzaklaştıracaktır ki? Şiir, hapiste de yazılır neticede!
Şairi mahkum eden ve hapse atan irade, binlerce yıldır bu aymazlığından bir türlü vazgeçmez. Hangi şair hapse girip çıktıktan sonra şiirini değiştirmiştir ki?
Can Yücel.. bu öfkeli şair, atıldığı damda müddetini doldururken, aşkını da öfkelendirip, şiirini patlatıyor:
“10 Nisanda yazdığın,
12 Nisanda postaya attığın,
17 Nisanda da benim elime geçen
Mektubuna sitemimdir.
Kavlimiz öyle değil miydi, hayatım? / Nisanın 20’sinde burda olacaktın!.. / Hayaliyle yaşıyorum günlerdir / Tel örgüler ardındaki hayalinin: / Dayanıklı tazedir gerçi ama, / Kırılır gibi oldu hani / Çalakalem yazılmış mektubunu alınca. / Çocuk Bayramı’ından sonra geleyim / Nisanın 26’sında orda olurum, diyorsun... / Bunun anlatmaya üşendiğin bir nedeni var elbette! / Çünkü durduğu yerde beni / –Üstelik, bu güç durduğum yerde, / Öksüz balığı gibi livarda / Çarpına çarpına- bekletecek değilsin a!.. / Hem ne kaldı, canım, şunun şurasında / Nisanın 26’sına!..”
Şairin Kırkyedi adlı bu şiirini yazmasına vesile olan –ve aslında hiçbir şeyi önleyemeyen- o iradesiz irade değil mi?
Mahpusluk, şairin ne şiirini ne toprağını yok edebilir.
Can Yücel’in şiirlerinden derlenen ve yeni yayınlanan Ben ve Bizimkiler adlı tematik şiir kitabı, şairin toprağının özel çiçekleri, özel kokuları ve özel renkleri için terennüm ettikleriyle dolu.
Ben ve Bizimkiler, bir şairin kendisini büyük bir tevazu içinde sıradanlaştırmaya çalışan, kendinin olanları ise yine aynı tevazu içinde yücelten, arızalı durumlara da nefis küfürname zerrecikleri gönderen bir sürü şiirle dolu.
Ben ve Bizimkiler‘de şairin kendisiyle ilgili bir RH Negatif bölümü, can yoldaşı Güler Yücel’le ilgili bir bölüm, Yeni Hasan ile Güzel’e ve Su’ya ayrılmış bir bölüm, ayrıca torunlar için bir bölüm, son olarak da; anne, baba, nine ve dede için yazılmış şiirler bölümü mevcut.
Kitapta bir de Sözcükler Ekmeğin Lokmaları Gibi başlıklı Fikret İlkiz imzalı son derece duyarlı bir girizgâh yazısı var.
Bu girizgahta şair-şiir-hapishane-zaman (mecburi zaman) ilişkileriyle ilgili bir Müddetname var ki, insana edebiyatla, özellikle şiirle ilgili yeni algı ufukları açıyor.
Can Yücel’in Ben ve Bizimkiler kitabında bir öz geçmişi, şairin sadece dört mısra içinde kendini açıkladığı ÖZGEÇMİŞİM adlı şiiriyle sanki bir şifreyi çözer gibi okuyor insan.
“ÖZGEÇMİŞİM
Ben ömrümce muhalif yaşadım.
Devletçe de menfi bir TİP sayıldım
Onun için kan grubum
RH NEGATİF”
Can Yücel’in şiiri, bu coğrafyanın damıtılmış bir şiiridir bana göre.
Bu şiirde bu toprağın kokusu, bu toprağın öfkesi ve aşkı var.
Ben ve Bizimkiler‘de, bir şairin hayatına bulanmış şiirine mesnet olmuş hayatı var.
Bir de bana göre dünyanın en saf vasiyeti var:
“Beni kuzum Datça’ya gömün / Geçin Ankara’yı İstanbul’u! / Oralar ağzına kadar dolu / Alabildiğine de pahalı, / Örneğin Zincirlikuyu’da / Bir mezar 750 milyona, / Burası nispeten ucuzluk / Ortada kalma tehlikesi de yok / Hayırdua da istemez, / Dediğim gibi beni Datça’ya gömün / Şu deniz gören mezarlığın orda, / Define diye deşerlerse ama, karışmam ona!”
Neyzen Tevfik’ten sonra en güzel ve yerinde küfreden Can Yücel’in anısına...
(Ben ve Bizimkiler, Can Yücel, Doğan Kitap, 158 sayfa)