| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
Yazılar
 
Sep
14
    

 

 

Laiklik üstüne

Herhalde laiklik kadar çok tanımı olan bir kavram daha yoktur.

Siyasi, felsefi, hukuki, teolojik açıdan çoğu kez birbiriyle çelişen sayısız tanımı yapıldı.


Herhalde laiklik dışında ortak kabul görebilecek bir tanımı olmayan kavram da yoktur.

O yüzden dünyanın en netameli konusu veya sorunudur laiklik.


Cumhuriyet'in kurucu kadroları Türkiye'de laik bir düzen öngördüklerinde, önlerinde yalnızca üç kaynak vardı: 1-Osmanlı'nın yasafetva içtihadı. 2-Jön Türkler'in ve İttihatçılar'ın siyasal, sosyolojik ve felsefi araştırmalarının ürünleri (Bu araştırmalarda uzun uzun Fransa'da yeni kabul edilmiş olan ve din ile devlet işlerini ayıran 1905 tarihli yasayı irdeliyorlardı). 3-Dünyadaki örnekler.


O dönemde dünyanın üç ülkesinde üç ayrı laiklik modeli uygulanıyordu: 1-Çok inançlı bir topluma sahip olan, din eğitimini ve hizmetlerini kiliselere, mezheplere ve tarikatlara bırakan, dindarlığı olumlu bir değer kabul eden ABD modeli. 2-Yine çok inançlı bir topluma sahip olan ama tüm dinlerin kökünü kazımayı, tanrıtanımaz kuşaklar yetiştirmeyi amaçlayan Sovyetler Birliği modeli. 3-Sezar'ın ve Tanrı'nın yetkilerinin kesin çizgilerle ayrılmasına, devletin ve kamu görevlilerinin dinler karşısında tarafsız duruşuna, devletin hiçbir dini tanımamasına ama aynı zamanda inanç, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin güvence altına alınmasına dayanan Fransız modeli.


Cumhuriyet'in kurucu kadroları laikliğin Fransız yorumunu (Zaten "Laiklik" ilkesi orada doğdu) benimsediler. Ama bir farkla: Fransa'da devlet tüm dinler karşısında tarafsız kalırken ve din hizmetleri ile eğitimini kiliselere bırakırken, Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı ile din kontrol altına aldı.


O nedenle "Türkiye'ye özgü laiklik", "Atatürk laikliği", "Jakoben laiklik" gibi tamlamalar üretildi. Hatta, Türkiye'deki laikliğe "Bir tür din" diyenler bile çıktı.
Bununla birlikte Türkiye ve Fransa'daki laiklik genellikle aynı modelin iki yorumu olarak kabul edildi.

Papa'nın gövde gösterisi
İşte bu katı veya ödün vermez laikliğin beşiği Fransa'da son zamanlarda ilginç şeyler olmaya başladı. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, "Pozitif laiklik" diye yeni bir terim ortaya attı. Bu, 1905 yasasından bu yana "Negatif laiklik" ya da "Din karşıtı laiklik" uygulandığı iması içeriyordu. Laikliğin yeni versiyonunun içini de şöyle doldurdu: "Laikliğin önemini ve gerçek anlamını yeniden düşünmemizin zamanı geldi. Fransa'nın dinlerle diyalogdan kendini yoksun bırakması delilik olur. Pozitif laiklik ile saygı duyan, birleştiren, diyalog kuran bir laikliği kastediyorum. Dini ahlaktan bağımsız bir beşeri ahlak varsa, Cumhuriyet dini inançlardan esinlenmiş bir ahlaki düşüncenin varlığına da ilgi duymalı. Çünkü laik ahlak öbür dünya umudu duvarına yaslanmazsa bir gün tükenebilir veya fanatizme dönüşebilir ."
Sarkozy'nin bu tanımı "Dini ahlakın laik ahlaka üstünlüğü, inançsızlığın yani tanrı tanıtamazlık felsefesinin reddi, yüz yıllık kazanımların sorgulanması" olarak yorumlandı. Ve tabii laik güçler ile sol partiler kıyameti kopardı: "Fransız laikliğinin başına herhangi bir sıfat getirmeye ihtiyacı yoktur", "Fransa'da tek laiklik vardır, o da anayasada tanımlanan laikliktir", "Sarkozy sinsi biçimde dini siyasal alana sokmaya uğraşıyor", "Ey Fransız halkı; uyan, laiklik tehlikede!" gibi...
Buna karşılık Papa 16'ncı Benedict, Sarkozy'nin "Pozitif laiklik" kavramına bayıldı, tıpkı Fransa Cumhurbaşkanı gibi o da "Laikliğin yeniden yorumlanması gerektiğini" söyledi, "Çünkü devletin ve toplumun inşasında Hıristiyan değerler temel işlevini görür. Din toplumsal uzlaşmanın sağlanmasına önemli katkıda bulunabilir. O nedenle dinsel ve kamusal alan birbirine açık olmalı" dedi.
O kadarla kalmadı; Paris'in göbeğinde, 1905 yasasının kabul edildiği parlamentoya pek de uzak olmayan Les Invalides meydanında dün 170 bin kişinin katıldığı bir ayin yönetti!
Anayasa Mahkemesi'nin yaklaşık üç hafta sonra birlikte açıklayacağı AK Parti hakkındaki kapatma davası ile üniversitelerde türban serbestisi öngören Anayasa değişikliğine ilişkin gerekçeli kararlarında laiklik ilkesine yapılacak yorumları veya getirilecek katkıları merakla bekliyoruz.

 

ERDAL ŞAFAK
ERDAL ŞAFAK

 



 
Sep
14
    
Alemeyn | 14 Eylül 2008 10:36 | 0 fav | etiket:  

 

 

'İmanlı' komutan darbeye kalkışırsa

Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven'in yazdıkları, her kesimden köşe yazarını adeta çileden çıkardı. Şöyle diyordu Arseven:

"Benim çifte standartlarım vardır.
Örneğin itham Müslüman'a yönelmişse,
'iftira olduğu önyargısından' hareketle çıkarım yola.
'Kafir'e yönelmişse, 'doğru olabileceği' önyargısından..."

Bu çifte standardını da şöyle örnekliyordu:

"Deniz Feneri benimdir, Ergenekon Terör Örgütü ise kahrolası darbe düzeninin.
Deniz Feneri için dava sürecinin tamamlanmasını beklerim.
Ergenekon Terör Örgütü davası sanıkları söz konusu olduğunda ise iddianameyi esas alırım.
Çünkü bu adamların büyük bir bölümünün, ne azılı din düşmanı olduklarını bilirim." ( 11 Eylül )
Bizim Anayasamızda, Türkiye Cumhuriyeti'nin " demokratik, laik, sosyal hukuk devleti " olduğunu yazar.

Ama maalesef hem yasalar, hem de zihniyet olarak bu değerlere çok uzağız.

Avrupa Birliği sürecinin, hiç olmazsa yasalarda değişim sağlayacağını umut ediyoruz.

Peki, ya zihniyetimiz? İşte onun değişmesi çok zor.

Kamu önünde cereyan eden polemiklerde genellikle " demokrasi " ve "laiklik" karşı karşıya geliyor. Yani bir taraf laikliği öne sürerken, diğeri demokrasiye vurgu yapıyor.

Ancak " hukuk devleti " ve " hukukun üstünlüğü " gibi kavramları genellikle bir yana bırakıyoruz.

Mesela eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı'yken, Şemdinli'deki Umut Kitapevi'ni bombaladıktan hemen sonra halk tarafından yakalanan astsubay Ali Kaya için " Tanırım iyi çocuktur " demişti.

Eğer rütbe makam değil de, hukuk üstün olsaydı, yani eğer Türkiye gerçekten bir "hukuk devleti" olsaydı, Büyükanıt'ın o demeçten sonra mahkemede hesap vermesi gerekirdi.

Çünkü "hukukun üstünlüğü" böyle işler: Hangi konumda olursa olsun, istisnasız herkes kanun önünde eşittir.

Ama ne oldu? Hukukun üstünlüğü ilkesini işletmeye kalkışan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten atmakla almadılar; anasından emdiği sütü burnundan getirdiler. (Benim açımdan AKP iktidarının en büyük günahıdır.)
Hukukun üstünlüğü ilkesini tanımama, " kimlikler " söz konusu olduğunda da geçerli.
İşte Serdar Arseven, bu " acı gerçeği " dile getiriyor: "Belli bir kimliğe sahipsen (Müslüman'san) kafadan suçsuzsun; tersini ispatlasınlar. Ancak öteki kimliğe sahipsen, o zaman kafadan şüphelisin, suçsuzluğunu ispat et!"
Bu " cemaatçi " ve " kimlikçi " zihniyet toplumun her kesiminde hissediliyor:
" Müslüman'sa suçsuzdur ", " Kemalist'se suçsuzdur ", " Bizim aşirettense suçsuzdur ", " Kadınsa suçsuzdur " ve benzeri.

Eğer hukukun üstünlüğü kavramına gerçekten inansaydık, bu değeri benimseseydik şöyle düşünmemiz gerekirdi:


" İstisnasız herkes suç işleyebilir. Bunun inançla ya da kimlikle bir ilişkisi yoktur. "


Aslında biraz " hayal gücü ", her türden cemaatçi zihniyetin hatasını basit bir biçimde ortaya çıkarır:


Bir grup " imanlı " komutanın, " İslam adına " darbe yapmaya çalıştığını tasavvur edelim.


Bu kişiler " yürekten Müslüman " olduğu için, onları mazur mu göreceğiz?

Affetmek için bin bir mazeret mi uyduracağız?


Saçmalık!

 

EMRE AKÖZ
EMRE AKÖZ

 



 
Sep
14
    

 

BAŞYAZI
MEHMET BARLAS
MEHMET BARLAS
Kamplaşmalar, ideolojik kan davaları, önyargılar ve saplantılar arasında yıllar ziyan edilir.
"Genç bir topluma sahibiz"

105 yaşındaki bir telefonla da doğru ve çağdaş şeyler konuşulabilir

Yatağan Termik Santrali'nde 1905 yapımı, yani 105 yaşındaki bir telefonun hiç arıza yapmadan hala iç iletişimde kullanılması haber değeri taşıyan bir olgudur.


Çünkü toplumlar "işe yaramak" ile "eskimiş olmak" arasında genellikle yanlış ilişkiler kurarlar.

Bunu "Genç bir topluma sahibiz" diye övünenlerin söylemlerinde de görmez miyiz?


Eğitimsiz, bilgisiz, hafızasız ve yoksul ama genç bir nüfus ortalamasına sahipseniz, bu sizin için itici güç değil, engeldir aslında.
Tarihin bir dönemine kadar en büyük enerji kaynağı gerçekten genç insanların beden güçleriydi. Sömürgeciler bu nedenle 150 yıl Afrika'nın kanını emdiler. Bahtsız kıtadaki 12 ile 30 yaş arasındaki insanları gemilere doldurup, esir olarak pazarladılar.
Aynı şekilde Amerika'nın iki yakasını bağlayan demiryollarını da Çinli gençler inşa etmedi mi?
Ama bu çağ, "Bilgi ve iletişim çağı"dır.
Buhar gücünün yarattığı "Sanayi devrimi" bile tarih oldu.
Şimdi insanlığın itici gücü "Bilgi" dir ve bu bilginin paylaşılmasıdır, iletilebilmesidir.
Şöyle bir düşünün.
Bir toplulukta bir fıkra anlatıldığı zaman hemen herkes güler.
Sonra da büyük çoğunluktan aynı tür tepkiler gelir:
- Ben nedense hiç hatırlamıyorum dinlediğim fıkraları... Dün akşam yediğim yemeği bile hatırlamıyorum ben!

Unutulmayanlar
Aynı topluluktaki Fenerbahçeli ve Galatasaraylı taraftarlar ise, bir yandan fıkraları ve hiçbir şeyi hatırlamadıklarından ötürü yakınırlarken, tuttukları takımların bundan 50 yıl önceki karşılaşmalarında atılan golleri de, atan oyuncuları da hiç unutmazlar.
Genellikle de, yazılı hafızanın olmamasından kaynaklanan unutkanlıkların yaşa bağlı olmadığı düşünülmez.
Gençlerin hafızalarının güçlü olduğu, yaşlandıkça hafızanın zayıfladığı vurgulanır.
Oysa "Bilgi" yaşa bakmaz.
Yaşlı ve cahil ya da genç ama bilgili insanlarla karşılaştığınızda bu gerçeğin doğruluğunu anlarsınız.
Teknolojik araçların yeni veya eski olması da, onların kullanım biçimlerine pek yansımaz.
Son model ve otomotiv teknolojisinin en ileri buluşları ile donatılmış bir otomobilin direksiyonundaki sürücü sinyal kolunu hiç kullanmıyorsa, trafik ışıklarına aldırmıyorsa, kurallara uymuyor ve trafikte kendisinden başka kimse yokmuş gibi davranıyorsa, o otomobilin yeni ve ileri bir araç olmasının ne anlamı vardır?

Eski olsa bile...
Yatağan'daki 105 yaşındaki telefonla konuşan teknisyenler, çevrenin kirlenmemesi ve santralden azami randımanın alınması amaçlı konuşmalar yapıyorlarsa, o telefonun eski veya yeni olması önemli değildir.
Buna karşı 3'üncü kuşak cep telefonları ile konuşanlar, darbe planlarını birbirlerine aktarıyorlarsa... İnterneti kullanarak bankalar soyuluyor, kişilerin özel hayatları teşhir ediliyorsa...
"Buhar gücü insan gücünün kaldıracı, bilgisayar ile telefonun birlikteliği de beyin gücünün kaldıracıdır" diyenler, bu aygıtların kullanımının böylesine yozlaştırılması karşısında, acaba ne derlerdi?
Bu açıdan baktığınızda "Demokrasi" de "İnsan hak ve özgürlükleri" de eski kavramlardır. "Siyaset" ise daha da eski bir olgudur.
Siz bütün bunlara "Kim kimle kavga edecek" veya "Kim kime hangi lafı sokuşturacak" açısından bakarsanız, demokrasi de, siyaset de bir anda köhneyiverir.


"Hafıza zayıflığı" ile "Bilgisizlik" arasındaki ilişkiyi yanlış değerlendiren toplumlar ise, kullanma fırsatı buldukları en son araçları da, kurumları da, çok kısa sürede eskitirler.


Kamplaşmalar, ideolojik kan davaları, önyargılar ve saplantılar arasında yıllar ziyan edilir.

 



 
Sep
14
    

 

Bir gün en çok bu romanla hatırlanacağım Orhan Pamuk’la söyleşi elbette ‘Masumiyet Müzesi’yle sınırlı kalmadı. Cinsellik üzerindeki baskıları, ‘evliliği haklı çıkaran bir iksir’ olarak aşkı, yazarlığın iyileştirdiği yaraları, çalışmakla geçirilen yıllar yüzünden kaçırılanları, TV dizilerini, şerbetli pop şarkılarını, eleştiriler karşısında ne hissettiğini, nihayet yenebildiği utangaçlığını, Nobel’i ve kızı Rüya’yı da konuştuk…

Masumiyet üzerine hiç bu kadar çok kafa yormamıştık. Çoktan kaybettiği sevgilisinin değdiği, dokunduğu, baktığı nesneleri toplayarak aşkını da canlı tutmayı deneyen bir erkeğin anlatıldığı bir roman sayesinde, masumiyet kavramı hayatımızda bir kere daha yürürlüğe girdi. ‘Masumiyet Müzesi’nin yazarıyla yaptığım söyleşinin sonunda gördüm ki; onun en büyük aşkı, tutkusu, varoluş sebebi hâlâ yazmaktı. Yani Nobel almak, Orhan Pamuk’un hayatında pek az şeyi değiştirmişti. “Allah’ın koruduğu bir kul olduğum duygusunu hiç kaybetmedim” dediğinde ona inandım. Çünkü yüzünde meşakkatli zamanları geride bıraktığını gösteren bir ışık, gözlerindeyse neşe ve iyimserlik vardı…

  • ‘Masumiyet Müzesi’ni yazmayı neden bu kadar çok istediniz?

    Bu kitabın iyi olacağına çok inandım. Yazarken, bir gün en çok bu kitapla hatırlanacağımı biliyordum. Kitabın etkileme gücünü görüyor, hissediyordum. Beni ruhsal olarak koruduğu için de ona müteşekkirim. Kederli bir aşk hikayesi olmasına rağmen, yazarken beni mutlu etti. İstanbul’un 1970’ler ve 80’lerdeki hızlı değişimini, yaşanan ilişkileri, zenginlerin, orta sınıfların, sinema çevrelerinin, entelektüellerin anlaşmak için oluşturdukları farklı dilleri yazmaktan zevk aldım. Bu dünyayı kaşık kaşık, düğme düğme, tuzluk tuzluk kurmak beni neşelendirdi. Politik sıkıntılar üzerime geldikçe romana dönerek onları unuttum. Bütün bunlar yaşanırken, iyi bir insan olduğumu biliyor, kitabımın çok sevileceğini seziyordum. Battaniyesini yanından ayırmayan bir çocuk gibi, ben de onu dünyanın her yerine taşıdım. Birlikte güzel zamanlar geçirdik.

    İ Müzelerde kullanılmış, ‘yaşlı’ nesneler sergilenir. Masumiyetse doğası gereği el değmemişliği, ‘gençliği’ temsil eder. İsimdeki bu tezat nedendi?

    Kitap, bu sorunuzun cevabını açıklamasa bile, sezdiriyor. Masumiyet saflık demek, suçsuzluk demek, hesapsızlık demek, insanın yaptıklarının sonucunu düşünmeden içtenlikle hareket etmesi demek, hayat hakkında kötü niyetli olmamak demek... Kitaplarımın adlarını biraz da sezgisel olarak seçiyorum.

    BİR BASKI UNSURU OLARAK CİNSELLİK
  • Öte yandan cinsel taciz ve aşılmaz bir tabu olarak bekaret sorunu var…

    İnsanların cinsel hayatlarında özgür olmaması, cinselliğin evlilik dışında yaşanamaması, yaşanırsa ayıplanması bu ülkede herkesin iyi bildiği ama utançla geçiştirdiği şeyler... Anlattığım aşk biraz da bu temalar üzerinde şekilleniyor. Bizde ilişkiler, kadınla erkeğin aşklarını dillendirememesine, kelimelere dökememesine rağmen kurulur. Bakışmalar, inatlaşmalar, sabır, çilekeşlik, insanın niyetinin ciddi olduğunu kanıtlama çabası, çektiği ve çektirdiği eziyetler… Yine de bu kitapta amacım, toplumu eleştirmek değil, bir mutluluk arayışını anlatmak, insanların engeller arasında yollarını nasıl çırpına çırpına bulmaya çalıştıklarını göstermekti.
  • Ötesi sadece ayrıntı mıydı?

    Aşkın, kadının bir kutudan alınıp başka bir kutuya yerleştirilmesi şeklinde işlemesi, erkeğin kadın üzerinde hakimiyet kurma çabası, bunlar ayrıntı sayılmaz. İnsana mutluluk vermesi gereken bir şey olan cinselliğin baskıya dönüşmesi de öyle…
  • Hikayedeki masumiyet timsalleri çok da masum değiller bence. Ne artık üretilmeyen gazozlar, ne Yeşilçam kartpostalları... Kemal onları hayatındaki utanç verici zamanlara ait sayıyor...

    O nesnelerin masum olduklarını söyleyemem, kitaba girme sebepleri bu değil. Bir dönemi, bir kültürü resmetmek ve hikayeye hizmet etmek için varlar. Kitapta onları kahramanımın ruhundaki fırtınayı yatıştırmak için kullandım ve onun takıntısını herkesten önce ben ciddiye aldım. Parlak bir fikirdi. Edebiyatta bir kez de bu yapılsın, romandaki nesneler bir müzede yerlerini alsınlar istedim, bu fikri peşinden gitmeye değer buldum. Edebi bir oyundu ve başarısızlık tehlikesi de vardı.
  • Neden ertelediniz müzeyi?

    Müzeye ve romana birlikte başladım. Yazdıklarımdan memnun kalmadığım günler oluyordu. Neyse, diyordum; müzemiz var hiç değilse... Bitirdiğimde fark ettim; roman güçlüydü ama müze o kadar güçlü değildi. Müze kurmak konusunda tecrübem yok, çok zormuş, onu gördüm. Kararlıyım ama, olacak.
  • Kemal’in gözünü kırpmadan yalan söyleyebildiğini ve bundan ötürü suçluluk duymadığını düşünürsek, onun masumiyet tarifine güvenebilir miyiz?

    Kemal ‘masumiyet’ kelimesini pek kullanmıyor. Masumiyet onun aradığı bir şey değil, bilakis kapılıp gittiği bir şey... Müzesinin adını okuyucuyla gizli gizli fısıldaşarak seçmiş sanki. Kusurlarına gelince; doğrusu ben birlikte altı yıl geçirdiğim kahramanımı yargılamak istemem. Onu hikayeyle yargılıyorum zaten, dışarıdan bakamam. Şimdi ne ahlakçı bir bakışla eleştireceğim, ne de doktormuşum gibi tıbbi çözümlemeler yapacağım.

    AŞKIN TARİFİNDE BİLMEMEK DE VAR
  • Sizin romanlarınızda sebepsiz bir şey olmaz...

    Olur. Hoşuma gitmiştir, sebebini izah edemesem de buraya yakıştı demişimdir. Mesela şu gördüğünüz nesnelerin bazılarını Çukurcuma’dan, romanıma gideceklerini düşündüğüm için alıp sonra onları hikayede yaşatacak ayrıntılar aradım.
  • Şundan sordum, Kemal niçin Füsun’a aşık?

    Yok, buna cevap vermem. Sol yanağında bir ben olduğu için, ona kendini saflıkla teslim ettiği için, çok güzel bir kadın olduğu için desem bile doğru olmaz. Kitabım bununla meşgul değil. Çok güzel bir cinsel hayatları vardı, birlikte çok eğleniyorlardı ama bütün bunlar günün birinde tak diye kesildi… Bu saplantılı bir aşka yol açabilir gibi geliyor ama sadece bir ihtimaldir. En sıradan kararlarımızın arkasında bile en azından iki-üç farklı sebep yok mu? Aşkın bir cevabı varsa bile, ben bilmiyorum. Aşkın tarifinde sebebini bilmemek de olmalı.
  • Müzede sergilenecek tuzlukları, kıyafetleri, saatleri seviyor musunuz?

    Hiçbirine bayılmıyorum, özel bir sevgi de duymuyorum. Hikayemi dokunulur, görülür kılma fikri beni eğlendirdiği için aldım hepsini.

    YARALARIMI YAZARAK İYİLEŞTİRİYORUM
  • Peki sizin koleksiyon nesneleriniz var mı? Kitaplar mesela...

    Çok kitabım var, görüyorsunuz ama koleksiyoncu ruhuna sahip değilim. Kitap koleksiyonculuğunun birinci şartı, kitap okumamaktır. Koleksiyonculuk insanın kendisinin bile bilmediği, bilmek istemediği bir yaraya, bir iç acıya işaret eder. Benim de iç yaralarım vardır ama o yaraları koleksiyon yaparak değil, yazarak yatıştırıyorum... Bu tür derin ruhsal enerjiler, acılar tek bir yerde odaklanır çünkü, dağılmaz.
  • Yazmak nasıl iyileştirir yaraları?

    İyileştirmek fazla tıbbi oldu. Yazmak benim için vazife değil, tatil…
  • ‘Babamın Bavulu’nda “Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu gücü içinde hissedebilmesi için, yazarın yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir’ diyorsunuz. ‘Masumiyet Müzesi’nin ne kadarı sizin hikayeniz?

    "Bütün romanlarım bir büyük itiraftan parçalardır..." Goethe’nin lafı bu. Yine de ben romanımın şurası benim hayatım, burası değil demem. Yazarlığın zevkli yanı, yaşadığınız şeyleri başkası yaşamış gibi anlatabilmeniz. Sadece bu değil, hayal ettiklerinizi, zihninizde tekrarlaya tekrarlaya size hakikaten yaşamışsınız gibi gelen ve artık inanmaya başladığınız şeyleri de yaşatırsınız kahramanlarınıza.
  • Okura ne olur bu sırada?

    Okur durmadan anlam arar, bu adam bu kitabı niye yazmış der, eğlenmek ister, zaten bildiği şeylerin ayrıntılı bir biçimde pırıl pırıl çizildiğini fark ederken bir yandan da hayat hakkında yeni gözlemler yapar, olgunlaşır, derinleşir, sonra başa dönüp yeniden soru sorar... Acaba diye merak eder, bu adam bunların ne kadarını yaşadı… Böyle böyle gider. Yazar der ki sonunda, anlattıklarımın birazını yaşadım, birazını hayal ettim, yazarlık da budur zaten.
  • İnsani ilişkilerde nasıl birisiniz? Hangi durumlarda temkinliliği elden bırakmazsınız?

    Temkinli miyim, bilmiyorum ama sosyal olmadığım kesin. Bu halim 15 yıl önce daha vahimdi, şimdi ilerledim. Eski utangaçlığım kalmadı, yine de kalabalıkta canım sıkılıyor. Sabırsız, aceleci ve aksi biriyim, huyumu bildiğim için de böyle davranmamaya çalışıyorum. Bir tek yazarken sabırlıyım, çünkü roman aceleye getirilmeyi kaldırayan bir sanat.

    BU KİTABI YAZARSAN NOBEL ALIRSIN
  • Nobel sonrasındaki ilk kitabınızın sizde uyandırdığı coşkular ya da endişeler neler oldu, diğer kitaplarınıza kıyasla?

    Bazı yazarlar, Nobel’den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel’in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim. Nobel alırsam ve ardından ‘Masumiyet Müzesi’ çıkarsa, ne biçim okunur diye geçti aklımdan. Komik bir hikaye anlatayım size… Bunu yazmaya 2000 yılında karar vermiştim. Müze için Yapı Kredi’nin desteği söz konusuydu, karşılığında ben de onlara ‘İstanbul’ kitabımı verecektim. Bunu esas evim olan İletişim’e anlatmam şarttı. Öyle heyecanlıydım ki, yemekte bir başladım, bütün gece anlattım da anlattım. İçlerinden biri nihayet dedi ki, “Orhan, sen bu kitabı yazarsan, vallahi bir gün Nobel alırsın.”
  • Hamdi Koç’la yaptığım söyleşiyi anlatayım ben de o zaman. “Orhan Pamuk’un Nobel’ine sevinenlerden misin, üzülenlerden misin?” diye sormuştum. “Kıskananlardanım” demiş ve “Artık kendimizi sevmek için daha güçlü bir sebebimiz var” diye eklemişti. Nobel sizin kendinizi daha çok sevmenizi sağladı mı?

    Sevindim, mutlu oldum ama kendimi daha çok sevmemi sağladığını söyleyemem. Hah işte, dedim kendi kendime, ayaklarıma daha da kaygan patenler verdiler, daha zor yollara gideyim diye… Nobel benim yokuştan daha hızlı inmemi sağlayacak bir çift paten. Yaşlandığımda duvara asıp bakarım belki ama şimdi sadece başka hangi kitapları yazabilirim diye düşünüyorum.
  • ‘Benim Adım Kırmızı’da “Kimi savaşlarda hissettiğim gibi, Allah’ın çok sevdiği ve kayırdığı bir kulu olduğuma, onun beni koruduğuna, bu yüzden işlerin yolunda gideceğine inanıyordum. Bu güveni bir kere içinizde hissederseniz, aklınıza ne gelirse, içinize ne doğarsa yaparsınız, yaptıklarınız da doğru çıkar” dedirtiyordunuz bir karakterinize. Siz bu inancı, iyimserliği ve güveni hissediyor musunuz?

    Başkalarıyla paylaştığım bir şey değil bu. Evet, o söz aslında bana ait. Allah’ın koruduğu bir kul olduğum duygusunu hayatım boyunca hiç kaybetmedim. En zor günde bile. Bunun bir yarısı kendine güvendir belki ama öteki yarısı masumane hatta çocukça bir iyimserliktir. 35 yıldır yazıyorum, içimdeki çocuğu yazarlık sayesinde muhafaza ettim, edebildim. Hayatın yasaklarla, ‘şunu yapma, bunu yapma’larla sürdüğü toplumumuzda, bu büyük bir şeydir. Yaşar Kemal’in ve tanıdığım, değer verdiğim bütün öteki yetenekli yazarların da çocuk olduğunu bilirim. Yatağın altına ya da dolaba gizlenmiş çocuklar değil, herkesin içinde kendisi olarak ayakta durabilen çocuklar…




    HAYATTA ÇOK ŞEY KAÇIRDIM AMA…
  • Masa başında geçen yıllarınız sizi de bir roman kahramanı haline getiriyor bence. Bu yüzden çok şey kaçırdığınız duygusu olmuyor mu?

    Çok şey kaçırdığım kesin ama bu bir şeyi değiştirmiyor. Hayatta bazı şeyleri kaçırmak sizin kararınız, ahlakınız haline geliyor çünkü. Gençler eğlencelere katılır, kızlarla tanışmak ister... Bense o yaşta hep kitap okurdum. Bunda gurur verici bir yan var, bunlarla oyalanmak yerine hayatı anlayacağım, daha derin biri olacağım diyorsunuz. Bir iddia bu, meydan okuma, yüzeyi geçip daha derinde bir yere ulaşma çabası...
  • Nobel bile değiştirmedi mi bunu?

    Değiştirmedi. Hâlâ hayatı kaçırıyorum. Nobel’in tadını siyasi baskılar yüzünden değil çalışmak yüzünden çıkarmadım. Hiçbir şey bundaki o müthiş tatmin duygusunun yerini tutamaz. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk, ben kim bilir neler kaçırıyorum diye düşünür mü? Ben de düşünmüyorum.
  • Hiç merak etmiyor musunuz ‘dışarıda’ olup bitenleri?

    Pek çok şeyi merak ediyorum ama merakımı gidermeye vaktim yok. Hmmm, düşüneyim şimdi sizin için merak ettiğim bazı şeyleri... Mesela TV dizileri şimdilerde eski zamanlardaki edebiyatın tuttuğu yeri aldı. Dahası bu diziler milli kültürün ta kendisi. Ne kadarı taklit, ne kadarı değil, bilemem. Taklit olsalar ne yazar! Uzaktan bakıyorum tabii. Yakından baksam, berbat şeyler olduklarını görürdüm belki ama bunu öğrenmeye vaktim yok. Haklısınız, bazı şeyleri dışlamış oluyorum fakat nihayetinde bu bir tercih meselesi.




    HEDEFİ BENİ ÖLDÜRTMEK OLANLARA KIZMA HAKKIM VAR
  • Aldığınız tepkiler, popülerliğinize yönelik düşmanlıktan kaynaklanıyor olabilir mi?

    Doğrusu, beni eleştirenlerle eskisi kadar meşgul değilim. 15-20 yıl önce olsa, değerim bilinmedi diye üzülürdüm ya da kültürsüz aptallar, hiçbiri edebiyattan anlamıyor diye öfkelenirdim. Şimdiyse, hayatta benim kadar talihli olmayanların düşmanlığı pek de umurumda değil, dilediklerini yazsınlar.
  • Hiç mi kızmıyorsunuz kimseye?

    George Orwell Londra’nın bombalanışını anlatırken, “Ah, nerede o eski bombalar!” der. Önce U1’ler vardı. Seslerini duyuyordun, ‘viyuuu’ diye geliyor, ‘buuuum’ diye patlıyorlardı. U2’leri icat ettiklerinde durum değişti, onları duymuyordun, birden bire BUM! oluyordu ve sen ölüyordun. Eski bombalara duyulan nostalji; benim durumum biraz bu. Bakın, kıskançlık olur, eleştiri olur, hep olacak. Adam hikayenizi beğenmez, gramerini beğenmez. Romanınızı anlamamıştır ya da anlamış ama sevmemiştir, hatta sadece anlamazlıktan gelmiştir... Ne bileyim, derin bir kültür birikimi yoktur, modern romandan habersizdir, hepsi mümkün. Fakat benim de, hedefi beni vatan haini durumuna düşürüp öldürtmek olan bazı yazarlara kızma hakkım yok mu? İnsanları öldürtmek için yazı yazanların yanında, gramer eleştirisi yapanların, pazarlamacı diyenlerin başımın üstünde yeri var. ‘Durun, bi öpiim sizi’ denir onlara sadece...




    AŞK ATATÜRK HEYKELİ GİBİ BİR ŞEY
  • Aşk zihninizde, kalbinizde, hayatınızda ne kadar yer tuttu?

    Romanımda anlattım bunu, daha fazlasını söyleyemem. Elbette Kemal’le Füsun’unkinden mutlu aşklar da vardır ya da onlar kadar acı çekmemiş insanlar... Kendim için şu kadarını söyleyebilirim: Aşk hayatımda ben, Kemal’den çok daha fazla mutlu bir adam oldum.
  • Aşkı romanda canlandırmanın zorlukları ve tuzakları neler?

    Hah, işte bunu cevaplamak isterim. Çok zordu, baştan söyleyeyim. Aşk, Atatürk heykeli gibi bir şey çünkü... Herkes hayranlıkla ona bakıyor ve çok önemsiyor. Dahası bildiğini sanıyor. İkincisi, gençliğimde şarkılar, şiirler, filmler hep aşk hakkındaydı ve ben bu aşk kültürünü çok sıkıcı bulurdum. Geçenlerde kızım da bir şarkı çalınırken, ‘Bıktım artık’ diye isyan etti. ‘Gözlerin, ah o gözleriiin’… Manayı gözlerde aramak bana uzaktı. Ben gözlere bakınca bir şey hissetmezdim. İnsanlar aşktan ne kadar edepsizce bahsediyorlar, ne kadar rahatlar derdim. İlk romanlarımda belki bu yüzden aşk konusunda tutuk ve çekingendim.
  • O genel aşk kültürüne dahil olma korkusu yüzünden mi?

    Evet, aşkı, evlilik öncesinde mutlaka hissedilmesi gereken bir duygu sayan bir toplumda ben, üzerine kalın bir şerbet dökülerek şekerlendirilmiş bu söylemin parçası olmak istemiyordum. Aşk, bizimki gibi toplumlarda evliliği haklı çıkaran bir iksir, insanın onu üzmeyecek doğru kişiyi bulduğuna inanmasını sağlayacak bir büyü... Bunu anlıyordum ama hoşuma gitmiyordu. Ben bu kitapta aşkı yaprak yaprak çözümlemeyi denedim, onun çekim gücünü, kendine has diplomasisini, aşıkken kendimizi olduğumuzdan başka türlü biri gibi gösterme güdümüzü, aşkla beraber hayatı da anlamlandırma arzumuzu… Şimdi artık şunu biliyorum, insan kalbi dünyanın her yerinde aynıdır ve o romantik söylemde bir gerçeklik payı da vardır. Yani hepimiz aşkı şu ya da bu ölçüde yaşamışızdır, bu yüzden aşk konuşmalarını, öfkelenmeleri, kırgınlıkları, kıskançlıkları yazıya dökmek çok zor iştir. İki siyasetçinin ya da iki iş adamının tartışmasını yazarken yanlış notaya basabilir, uygun olmayan bir ayrıntı eklediğinizde bunu rahatlıkla okura unutturabilirsiniz. Aşk ilişkilerini romanlaştırırken ise hakikilik ve inandırıcılık şarttır.
  • Nasıl emin oldunuz Masumiyet Müzesi’ndeki inandırıcılığınızdan?

    Yazarken başkalarına en çok okuduğum kitap bu oldu, arkadaşlarımla, editörlerimle tartışa tartışa bitirdim. Ve memnunum.




    BEN SENİN OĞLUN DEĞİLİM...
  • Rüya’dan söz ettiniz. Kız babası olmak sizi nasıl değiştirdi?

    Rüya’yla birlikte, hayatın olumlu yanlarını görmeye başladım, sorumluluk almayı öğrendim. Kızım diye bakmıyorum ona, çocuğum o, evet ama aynı zamanda arkadaşım. “Öyle değil, oğlum” derim bazen. O da kızar bana, “Ben senin oğlun değil kızınım” der. Böyle şakalaşırız. Erkek doğsaydı aramızda bir baba-oğul rekabeti olurdu belki ama şimdi iyiyiz.
  •  



     
    Sep
    14
        

     

    Çetin AltanŞeytanın gör dediği

    “Ayranı yok içmeye, tahtrevan ile gider def’i hacet etmeye”

    Borazan Tevfik’e:  - Siyasal durumu, dediler; nasıl görüyorsun?
    Borazan Tevfik, yellentisiyle bir “Ti borusu” sesi çıkardıktan sonra:
    - Tıpkı, dedi; I.Dünya Savaşı’nda oğlu askere alındığı için, yana yakıla ağlayıp duran Kerküklü bir kadıncağızı, yatıştırmaya çalışan mahalle imamının tesellisi gibi...
    * * *
    Ve başladı, mahalle imamının oğlu askere alınan kadıncağızı nasıl teselli etmeye çalıştığını anlatmaya:
    - Hanım hanım, ayılıp bayılmaya hiç gerek yok. Henüz hiçbir şey belli değil. Oğlunun nereye sevk edileceğini bile bilmiyorsun. Şöyle bir düşün, 2 olasılık var; ya cepheye gönderecekler, ya geri hizmetlerinde kullanacaklar. Geri hizmetlerinde kalırsa üzülmeye gerek yok, hiçbir tehlike yaşamayacak. Cepheye gönderilirse 2 olasılık var; ya hücuma kalkılacak, ya sakin beklenecek. Sakin bir bekleyiş başladığında, sorun yok. Şayet hücuma kalkılırsa 2 olasılık var; ya oğlun yaralanacak, yahut yaralanmayacak. Şayet yaralanmazsa, kahrolmaya gerek yok. Kazara yaralanırsa 2 olasılık var; ya yarası ağır, ya da hafif olacak. Hafif olursa, izinli olarak eve dönecek ve sanki hiç askere gitmemiş gibi, yine yanında yaşayacak. Şayet yarası ağır olursa 2 olasılık var; ya iyileşecek, ya iyileşmeyecek. İyileşirse, hiç yaralanmamış gibi olacak, bir madalya alacak ve sivil hayata dönecek. İyileşmezse 2 olasılık var; ya ölecek, ya ölmeyecek. Ölmezse, büyük mutluluk. Ölürse 2 olasılık var; ya cennete, ya cehenneme gidecek. Cennete giderse, niye üzüleceksin ki; başka ne istenebilir ki? Şayet gidemezse, üzülmeye değmez yine. Öylesine rezilane bir hayat sürmüş bir piç için, ne diye kendini harap edeceksin ki; ben de zaten kendisine sık sık söylüyordum:
    “-Böyle kepazece yaşarsan, sonunda cehennemi boylarsın, diye.
    * * *
    Borazan Tevfik’in, siyasal durumu nasıl gördüğü örneklemesi bitmişti.
    Kendisini dinleyenler:
    - Anladık, dediler. Ya AB üyesi olunacak, ya olunamayacak. Olunursa sorun yok. Olunamazsa 2 olasılık var; ya kutuplaşmalar yoğunlaştıkça yoğunlaşacak, ya ekonomik bir kriz, yeni göç dalgaları yaratacak...
    * * *
    Borazan Tevfik:
    - Bu minval üstüne, olumlu ve olumsuz olasılıkları karşılaştırarak, dilediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz durumu, dedi.
    Ve yellentisiyle bu kez de, “kalk” yani “uyan” borusunu çaldı; sonra da çekip gitti.
    * * *
    Çocuk evde, fizikteki “dansite” yasasını öğrenmeye çalışıyordu.
    Banyoda küveti doldurup içine girmiş olan babasına bağırdı:
    - Babaaa, herhangi bir şey, bir madde, bir cisim suya girdiğinde ne oluyor?
    Babası:
    - Genellikle, dedi; salondaki telefon çalıyor.
    * * *
    Tıpkı bir devlet örgütlenmesinin de, “hukukun evrensel temel ilkeleri” üstüne oturtulmadığı zaman, bir karmanyola bataklığına yuvarlanıldığında çalan ziller gibi.
    Sadece o ziller; telefon zili değil, boğuluyorsunuz zili.
    * * *
    Günde kimbilir kaç yüz dava birden açılıyor mahkemelerde.
    Bu da bir yargı fıkrası:
    Karısını boğarak öldürmekle suçlanan bir sanık, kendini savunuyordu:
    - Sayın yargıç, vallahi de, billahi de, tallahi de karımı ben boğarak öldürmedim. Kendisi heyecandan öldü gırtlağını tuttuğum zaman.
    * * *
    Bu da yine Av. Taner Aktop’tan bir fıkra:
    3 yaşlı bey, oturmuşlar dertleşiyorlarmış.
    Biri:
    - Ben, diyormuş; artık her şeyi unutmaya başladım. Bazen bir merdivenin ortasında duruyor ve düşünmeye başlıyorum; acaba iniyor muydum, yoksa çıkıyor muydum, diye...
    * * *
    İkincisi:
    - Hiç sorma birader, diyormuş; ben de aynadaki gölgemi, çoktandır görmediğim bir dost zannedip kendisine sarılmaya kalkmayayım mı?
    * * *
    Üçüncüsü:
    - Sizin durumunuza üzüldüm doğrusu, demiş; çok şükür bende henüz böyle bir unutkanlık başlamadı, Tanrı nazardan saklasın.
    Ve parmağının tersiyle, yanındaki masayı birkaç kez tık-tık’lamış.
    Sonra da kapıya doğru seslenmiş:
    - Evet, giriniz lütfen...
    * * *
    Ankara da, AB üyeliğiyle ilgili reformları unuttu mu, unutmadı mı?
    Gerçi kendisi çalmıştı AB’nin kapısını ama, şimdi o kapı vuruşu tık-tık’larını; nazar değmesin diye, parmağın tersiyle tahtaya vuruş tık-tık’ları olarak değerlendiriyor.
    * * *
    Çinli şair Su Tung P’o’dan, Can Yücel’in çevirisi bir şiirle bitirelim yazıyı.

    Oğlunun doğumu dolayısıyla

    Ana baba çocuğu doğduğu zaman,
    Akıllı olsun ister.
    Oysa akıllı olduğum için değil mi,
    Başıma gelen bunca bela?
    Ondan işte bütün dileğim,
    Budalanın biri olsun çocuğum.
    Ömrü boyu rahat eder, en azından
    Müdür olur, nazır olur.

     



     
    Sep
    14
        

     

    Sosyal güvenlikte yeni dönem 1 Ekim’de başlıyor

    Sosyal güvenlikte yeni dönem 1 Ekim’de başlıyor
    hantal hımbıl bürokratik statükonun resmidir.


    14 09 2008

    Daha önce küçük bir kısmı yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun genel hükümleri 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girecek. Buna göre işçi statüsünde ve kendi adına bağımsız statüde çalışanlarla ilk defa işe başlayacak kamu çalışanları yeni dönemde aynı norm ve standartlara tabi olacak

    ANKARA - Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 1 Ekim’de yürürlüğe girecek maddeleri ile sosyal güvenlik alanında yeni bir dönem başlayacak. Yeni dönemde, emekli olmak için daha uzun süre çalışma, daha fazla prim ödemesi yapılacak, yatırılan prime göre ise daha düşük emekli aylığı bağlanacak. Emeklilikte geçen süreyi kısaltmayı amaçlayan yeni sistemde sağlık hizmetlerinden yararlanma konusunda ise büyük ölçüde norm ve standart birliği sağlanmış olacak.

    Kanunda, 1 Ekim’de başlayacak yeni dönemde sigortalıların ve emeklilerin yaşamlarını hemen etkilemeye başlayacak çok sayıda düzenleme de yer alıyor. Yeni dönemde uygulamaya girecek bazı düzenlemeler şöyle:

    • Kendi nam ve hesabına bağımsız çalışanlar (Bağ-Kur’lular), iş kazası ve meslek hastalığı ile analık halinde ayakta tedavilerde günlük kazancının üçte ikisi, yatarak tedavide ise yarısı oranında geçici iş göremezlik ödeneği alabilecek.
    • Malullük aylığı için daha önce en az yüzde 66 oranında çalışma gücü kaybı aranırken, yeni dönemde bu oran yüzde 60’a indirilecek.
    • İsteğe bağlı sigortalılık için daha önce SSK sigortalısında en az 3 yıl, Emekli Sandığı iştirakçisinde en az 10 yıl sigortalılık süresi aranırken, 1 Ekim’den sonra sigortalılık şartı kaldırılacak, ayrıca daha düşük emekli aylığı anlamına gelen kısmi isteğe bağlı sigortalılık imkanı getirilecek.
    • Tarım sigortalıları ve köy muhtarlarına 15 günlük prim karşılığı 30 günlük hizmet kazanma olanağı sağlanacak. 15 günlük esas alınan prim tutarı, her yıl bir gün artırılarak 15 yıl sonra 30 gün üzerinden prim alınacak.
    • Yurt dışına götürülecek işçiler için sadece Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ödeme zorunluluğu olacak. Bu kişiler emeklilik haklarından yararlanmak için isterlerse ayrıca isteğe bağlı sigorta primi ödemek zorunda olacaklar.

     



     
    Sep
    14
        

     

    İlhan Berk! Düştü düşecek dalından bir yaprak!

    İlhan Berk! Düştü düşecek dalından bir yaprak!

    “Güzel bir adamdı İlhan Berk. Güzel ve tatlı ve barışçıl”.


    07 09 2008
    document.write(); LALE MÜLDÜR

    Ve erdik suskunluğa. Derin, sessiz ve loş bir suskunluğa. Fark eden ediyordu işte. Gerimizde hiç kimsenin kalmadığını. Ve Maria’nın bile acınası gözleri bakıyordu bize öyle, karanlık köşelerden. Ve erdik suskunluğa. Uzak, beyazcıl, derinimsi suskunluğa. Neyin suskunluğuydu ki bu? Diyorum ki ben, ah diyorum ki, ben ki; bende keneyi bile görmüş bir önsezi var iken barışın sonuydu bu. Ahmet’le de ilk önce öyle oldu. İlhan Berk gitti dedi. Ve kapadı telefonu. Uzun süre susakaldık öyle. Sonra ben açtığımda telefonu uzun uzun ağladık. Gecenin içinde kaybolup gitmiş ortaya çıkmaya çalışanlar gibi. Biliyorduk sanki, bir şeyin gidişi değil daha felaket, daha acımasız, daha korkunç bir şeyin gelişiydi bu. Ve bir sessizlik kapladı her yeri. Evin içini, sokakları, mahalleyi. Rüzgâr ve derin bir sessizlik. Sanki kayıyorduk İlhan Berk’e. Kayıyorduk beyaz bir atın üstünde. Korkmadan. Ama ağlayarak, ağlayarak, geride bıraktığımız onca güzel şeye. Adsızlaştırma, aldanma, anlamsızlaştırmanın da üstünde kayarak, kayarak gidiyorduk. Adı İlhan Berk tarafından kaldırılmış bir köprüye doğru. Ne tarz bir köprüydü ki bu? Ardında kanların dehşet içinde boşalacağı, erkeklerin son bir gayretle beyaz keplerini başlarında tutmaya çalışacağı, kadınlarınsa gözleri yaşsız sükûnetle ama kalp darmadağınıklığıyla aşağıya çökeceği bir köprü. Dur orda. Dur İlhan Berk. Çok mu söylüyorum ki ben, çok mu söylüyorum sana Ahmet Güntan ki öyle umarsız ağlayıp duruyorsun sen. 

    Babam olmanı istemiştim İlhan Berk. Gözü yaşsız ama ağlamaksız, sevecen ve şiirden anlayan bir babam olmanı. Nasıl da espriye vururdun her şeyi sen. O ‘bir dakika çocuklar ama önemli’ deyip kesişlerin, kimlerin yemeğine giderken önemli giyinişlerin, tuhaf kız kardeşlerin ve hiç ama hiç bahsetmediğin annen-baban, ya karın İlhan Berk ya karın, güzelim bir kadın, senin yerli yerine oturttuğun iki üç kelimeyle nerden geldiği hakkında ama sonradan ölümüne yakın bilmiyoruz hangi tuhaf nedenle terk ediverdiğin. Ama her zaman, her zaman öyle iyi giyinirdin ki sen; İspanya’dan aldığın pabuçların, zarif çorapların ve dalgın ama kesif bakışlarınla bize bakarken öyle. Dinliyor musun şimdi beni İlhan Berk, senin için birkaç yazı yazdım ama şiir yazmayı unutmuşum. Bunu bana hiç belli etmedin 
    İlhan Berk. 

    Yürüdün gittin sen, yanı sıra otların, ölü otların/kulağında çalışan insanların sesleri/O zamandı kapandı gök, o zaman yedik yağmuru’. 

    Ve cesedini eski bir gemi leşi ağırlığında/Ve mavi damarları atar hâlâ. Bir hızarın kestiği/ve ne ölüme benzer ne de dirime ve’

    Ruhum, İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun? Bir serçe yavaş yavaş uçuyor/ bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor/düştü düşecek dalından bir yaprak’.

    Güzel bir adamdı İlhan Berk. Güzel ve tatlı ve barışçıl. Kadınlara hayrandı ve resimlerinde defalarca ve defalarca yaptı onu. Ve şiirlerinde ve resimlerinde o kadar iyi yaptı ki her şeyi gider gitmez bir apokalips duygusuyla bıraktı bizi.
    Eğer bir gün İlhan Berk
    Elinde çantası başında kepiyle
    Ama uzaktan yaklaşırsa size
    Durun deyin! Durdurun onu!
    Daha fazla konuşmasın size!
    Belki de bambaşka şeyler söyleyebilir çünkü!’

     



     
    Sep
    14
        
    Alemeyn | 14 Eylül 2008 10:14 | 0 fav | etiket:  

     

    Ordu rencide edilmemelidir

    Ordu rencide edilmemelidir

    Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve yeni Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner.


    07 09 2008
    document.write(); BASKIN ORAN 

    ‘Üniter devlet kendi başına hiçbir şey ifade etmez; İspanya da üniter devlet. Laikliğe gelince, 12 Eylül askerî yönetimi değil miydi Türk-İslam Sentezi belasını Türkiye’nin başına saran?’

    Bu başlıktaki  sözü Org. Koşaner söyledi. Çok doğru. Hele de Kafkaslar-Balkanlar-Ortadoğu şeytan üçgeninde yaşayan bir ülkenin ordusu. Ama, inceleyelim kim rencide ediyor.

    Yeni KKK Org. Işık Koşaner, kendisini TSK’nın iki numaralı adamı yapan devir-teslim töreninde çok önemli üç şey söyledi: (bkz. 27 ve 28 Ağu. tarihli basın)
    1) OHAL yasaları geri gelsin. Ezcümle, “Belli bölgelerde uygulamaya konacak tedbirler” istiyor. Güzel de, PKK terörü 12 Eylül askerî yönetiminin eli en serbest ve en sert olduğu dönemde yani 1984’te başlamadı mı? OHAL yasaları yürürlükteyken yani 1991’de, en güçlü noktasına varmadı mı? Sakın, PKK’yı 12 Eylül cuntasının devlet terörü yaratmış olmasın?
    2) Münferit olaylar TSK’ya mal edilemez. Tabii ki. Ama mesela sayısız faili meçhulün faili olduğu ve kendi adamlarını bile öldürttüğü artık her yerde yazılan JİTEM “münferit” miydi? TSK niye Ergenekon davasına kadar, bu yasadışı örgütün varlığını bile reddetti?
    3) TSK’nın, ulusunun dışında ayrı bir denetime ihtiyacı yoktur. Başka ülkelerden destek beklemek anlamsızdır. Yani, AB bana karışmasın diyor. Tamam da, TSK kendi ulusunun denetimini de istemiyor. STÖ’lerden hiç hazzetmiyor. Onları açıkça AB’nin beşinci kolu ilan ediyor. Aynen şu kelimelerle: “Küresel güçler tarafından ‘kullanılan’ ülke içi medya, bazı akademi ve sermaye çevreleri, STÖ’ler”. “Ulus”tan geriye de fazla bir şey kalmıyor zaten.

    Başkasının evine taş atan...
    Vahim, çünkü Org. Koşaner’in törende söyledikleri, Genelkurmayca hazırlatıldığı belirtilen Mart 2006 tarihli gizli belgenin tekrarı. 27 Nisan 2008’de Taraf’ta açıklanan bu belge aynen şöyle diyordu: ‘Bu andıç, ABD ve AB’nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği STÖ’lerin faaliyeti hakkında bilgi vermek ve karşı tedbirler hakkında onay almak için hazırlanmıştır’. STÖ’lerin yabancı devletlerden fon alarak ülkeyi sattığını söylüyor.
    Oysa, bizim AB Genel Sekreterliği 1 Şubat 2008’de TBMM’de şu açıklamayı yaptı: 2007-2010 döneminde AB mali yardımlarının en fazla verildiği kurum, AB’ye beş kere başvuran ve “Mehmetçik Projesi” için 12,7 milyon avro hibe alan Genelkurmay Başkanlığı. Tabii, Türkiye’nin sadece 1980-90 döneminde ABD’den 3 milyar dolar hibe aldığını ve bunların önemli bölümünün TSK modernizasyonunda kullanıldığını hiç karıştırmazsak (Radikal, 09.04.2008). Sakın, bu AB karşıtlığı, AB kurallarına göre askerin sivil denetime alınacağından kaynaklanıyor olmasın? Nitekim, çıkacak yeni bir “AB Uyum Paketi” bunu amaçlıyor (bkz. ‘Askere AB Ayarı’, Milliyet, 22.08.2008).

    Devam edelim. Yeni Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ yine çok tartışmalı şeyler söyledi:

    Düşünmeden konuşmak tehlikeli olabilir
    1) “Ulu Önder TC’yi her türlü tehdide karşı TSK’ya emanet etmiştir”. Kendisinin 30 Ağustos mesajındaki bu bilgi yeni ama yanlış. Çünkü gençliğe emanet ettiğini hepimiz biliyoruz. Ekim 1927 tarihli “Gençliğe Hitabe” öyle söylüyor en azından.
    Acaba Atatürk 1927’den sonra fikir mi değiştirdi diye düşündüm, ama yine okullarda biz şunu öğrendikti: Atatürk (arkasından da İnönü) TSK’yı tam anlamıyla pasifleştirdiler. Atatürk, sürekli genelkurmay başkanı tuttuğu Mareşal Fevzi Çakmak aracılığıyla askerleri tamamen siyaset dışına attı. Org. Başbuğ Türkiye’yi korumak açısından TSK’yı bir “reasürans şirketi” gibi mi düşünüyor anlayamadım.

    2) “Atatürk Osmanlı Bankası’na ‘Bize 1,5 milyon lira verirsiniz, yoksa şubelerinize el koyarız’ dedi”. Kurtuluş Savaşı’nın en çaresiz noktasında yapılan bu eylemi, bir genelkurmay başkanının, üstelik Atatürk’ü övmek için gündeme getirmesi TSK’yı yüceltir mi yoksa onu rencide mi eder? Üstelik, Org. Başbuğ şöyle bitirmiş: “[Banka] Yöneticiler[i] yabancı. Burada çok güzel bir siyaset var”. Şimdi bunun üzerine birileri kalkıp da böyle zorlamalara alkış tutmak ve daha da kötüsü “Gâvurun malı helaldir!” biçiminde yorumlarsa?
    Diğer yandan, bu acil ihtiyacı anlatırken M. Kemal’in “Müslümanlardan gelen 600 bin lira bankada kasada duruyor, onu da veriyorum” dediğini de aktarmış. Tekrar soruyorum, böyle konuları açmak TSK’yı yüceltir mi yoksa onu rencide mi eder? Çünkü ya şimdi birileri kalkar da, Hindistan’daki Hilafet Komitesi’nin bu yardımı Kurtuluş Savaşı için yolladığını, M. Kemal Paşa’nın onu iki ayrı durumda [biri de bu durum] Hazine’nin emrine verdiğini, Hazine’nin sıkışıklık geçtikten sonra iade ettiğini, M. Kemal’in bu parayla Türkiye İş Bankası’nı kurarak hisseleri kendi adına aldığını hatırlatırsa ne olacak? (ayrıntı için bkz. A. Akdevelioğlu-Ö. Kürkçüoğlu, ‘Hint Müslümanlarıyla İlişkiler ve Hilafet Hareketi’, Ed. B. Oran, Türk Dış Politikası, Cilt I, İst., İletişim Y., s. 211-212).

    3) “Ulus-devlet, üniter devlet, laik devlet üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti[ni] alıkoymak isteyen güçler karşısında TSK en büyük güvencedir” Org. Başbuğ bunu Anıtkabir defterine yazıyor. Şimdi biri kalkıp da “Ya hukuk devleti? Ya sosyal devlet?” derse ne olacak?

    Üniter devlet kendi başına hiçbir şey ifade etmez; İspanya da üniter devlet. Laikliğe gelince, 12 Eylül askerî yönetimi değil miydi Türk-İslam Sentezi belasını Türkiye’nin başına saran? Dahası, bunun da belgeleri yakında ortalığa dökülür ya, acaba devletin başına büyük bela açtığı için sonunda tasfiye edilen şeriatçı Hizbullah’ı, PKK’yı vurması için bizzat Derin Devlet örgütlemedi mi?

    Şu ulus-devleti artık bir anlasak
    Gelelim ulus-devlet’e. Ulusunu tek bir etnik/dinsel birimden ibaret sayan ve bunun böyle olmadığını bildiği için de asimilasyondan ayrımcılığa kadar çeşitli yöntemler uygulayan bu devlet türü 1920-30 döneminde kaçınılmazdı. Ülkeyi de dışa karşı koruyordu. Ama şimdi ona içte ve dışta korkunç zarar veriyor. Homojen ulus yaratacağım derken ve en azından üç açıdan:

    a) Bireyleri “Müslüman Türk” olmaya zorlayarak “mecburi vatandaş” yapıyor. “Müslüman Türküm” diyenler için mesele yok. Ya demeyenler? Ya kendini Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk hissetmeyenler? Bırakın gayrimüslimleri, Kürtler ve Aleviler asgari 12’şer milyondan 24 milyon! Bu yüzden, demokrasiyi önlüyor. Bunu yaparsan bu devirde ülkeye büyük zarar verirsin. Kaç kere yazdım: Mecburi vatandaş ülkesine zararlıdır. Baskıyla sevdiremezsin. Ancak nefret ettirirsin. Asimilasyon artık mafiş.
    b) Farklı grupları yabancılaştırarak ulus’u parçalıyor. Çünkü Kürt, Alevi, gayrimüslim, Arap, Çerkes, vb.’nin altkimliğini inkar ediyor. “Türkiyeli” üstkimliğine memnuniyetle sadakat gösterecek bu grupların entegre olmalarını önlüyor. Çünkü tamamen topraksal olan Fransa’dakinin aksine (“Fransız”) Türkiye’deki üst-kimlik (“Türk”) aynı zamanda bir etnik ve dinsel anlam taşıyor. Mesut Yeğen Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa kitabında (İletişim Yay.) çok güzel anlattı: Kürtler asimile edilebilir sayıldığı sürece makbul vatandaş idi. Asimile olmayı reddedince kategori değiştirdiler. Hatta, gerçek yüzü şimdiden ortaya çıkmaya başlayan, Mersin’deki “bayrak çiğneme” olayından sonra genelkurmay başkanının ağzında “Sözde vatandaş” oluverdiler (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?viewid= 553006). Gayrimüslimlere gelince, onlar zaten baştan beri “gayrivatandaş” idiler. Çok dikkat: bu tutum Türkiye’nin bugünkü sınırlarının sorgulatmaya kadar gidebilir!
    c) Türkiye imajını yurtdışında bozuyor. Sonuçta bütün komşularıyla kavgalı, dışta silahlanan içte durmadan düşman arayan kronik huzursuz bir ülke yaratıyor. Sonunda devlet oluyor sana ulus-devlet, o da oluyor devlet-ulus hatta asker-devlet. Bu devirde! Burada yer kalmadı. Benim bu ulus-devlet işini enine boyuna bir yazmam lazım. Çünkü insanlar eğitimleri icabı bunu “cici” bir şey sanıyor.

    Org. Özden Örnek’in anılarını, görevdeyken yargıç ve savcıya bomba attırıveren orgeneralleri, Dağlıca muammasını, “Türkiye’yi Biçimlendirme Planı”nı, vs. vs. hiç karıştırmadım. Sadece, Genelkurmay’ın yeni bir ve iki numarasının son haftaki sözlerini aldım. TSK’nın daha fazla rencide edilmemesini komutanlarımın takdirine sunarım.
    Not: Yazıyı yolladıktan sonra, Ergenekon’da yargılanmakta olan iki generale Genelkurmay resmî temsilcisini ziyaretçi olarak yolladı. Söz bitmiştir.

     



     
    Sep
    14
        
    Alemeyn | 14 Eylül 2008 10:11 | 0 fav | etiket:  

     

    Zorunlu din öğretimi ve sahte laiklik

    Zorunlu din öğretimi ve sahte laiklik

    Din dersinin zorunlu olması ve müfredatı sadece Alevileri mi rahatsız etmeli?


    07 09 2008
    document.write(); AHMET İNSEL

    Din dersinin müfredatının değişmesini veya zorunlu olmaktan çıkmasını, bazı Alevi dernekleri ısrarla ve yüksek sesle talep etmeye devam ediyor. Halbuki sadece Alevileri ilgilendirmeyen, laiklik ve demokrasi ilkeleri gereği, çocuğunun din öğretimi ve din eğitimi almasını istemeyen herkesin sahiplenmesi gereken bir mücadele bu

    Alevi-Bektaşi Federasyonu geçen haftadan beri din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin müfredatında Alevilikle ilgili daha fazla bilgi yer alması ve bunların Aleviler tarafından hazırlanması için bir girişim başlattı. Haftada bir toplanıp bu çağrıyı tekrarlayacaklarını ilan ettiler. Başka Alevi girişimleri ise, bu dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep ediyor.
    1982 Anayasası’yla, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alması bir anayasal şart oldu. Ondan önce din dersleri “zorunlu seçmeli” statüsünde ve toplam ders saati olarak çok daha sınırlı biçimde ilk ve ortaöğretimde yer alıyordu (bkz. Radikal İki, ‘Düzgün Din Dersi’, 19.8.2007).
    Bunun din eğitimi olmadığını vurgulamak için, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün adı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri hakkındaki kanun, bu genel müdürlüğün görevlerini şöyle tanımlıyor: “İmam-Hatip Liseleri ile Anadolu İmam-Hatip Liselerinin eğitim, öğretim ve yönetimi ile ilgili bütün görev ve hizmetlerini yürütmek; ilköğretim, ortaöğretim ve Bakanlığa bağlı yaygın eğitim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk öğretimine ait program ile ders kitaplarını hazırlamak ve Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmak”.

    Genel Müdürlüğün bu derslerin öğretim programlarıyla ilgili, ortaöğretim için 2005’te, ilköğretim için 2007’de yayımlanmış program ve kılavuzları, derslerin resmi içerikleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmamızı sağlıyor. Bunun yanında, sayıları 12 bin civarında olan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlerinin yaptıkları sınavlarda sordukları sorular da bize derslerin nasıl uygulandığını anlamamıza yardımcı oluyor.

    Din öğretimi!..
    Bu dersin zorunlu olmasını savunanlar, müfredatın din eğitimini içermediğini, bunun bir din öğretimi dersi olduğunu ısrarla iddia ediyorlar. Din eğitiminin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kuran kurslarında verildiğini belirtiyorlar. Tüm reform çabalarına rağmen, Genel Müdürlüğün kılavuz kitabına ve elbette derslerin uygulanmasına sinen çok açık bir Sünni Müslüman din eğitimi niyetinin varlığını görmemek mümkün değil. Zaten bu nedenle, zorunlu ders fikrine karşı çıkmayan bazı Aleviler, derslerin müfredatının Aleviliği de kapsamasını ve bunun Alevilik dünyası içinden tanımlanmasını talep ediyorlar.

    Genel Müdürlüğün ilköğretim kılavuzunda, Bakara ve İbrahim suresinin meallerinin tahtaya yansıtılması, bunların birkaç öğrenciye yüksek sesle okutulması ve sınıfa getirilen Kur’an mealinden, benzer ayet meali bulmalarının istenmesi öneriliyor (6. sınıf). Kelimeişehadet ve kelimeitevhit arasındaki fark ve benzerliklerin öğrenciler tarafından bulunmaları (4. sınıf), “Rabb’imi tanıyorum” başlığı altında, Allah inancının (5. sınıf), zekat, hac ve kurban ibadetlerinin (8. sınıf), Ramazan ayı ve oruç ibadetinin (7. sınıf) öğretilmesi vs. yer alıyor. Kılavuzun sonunda yer alan sınav sorusu önerileri arasında, “Kur’an-ı Kerim’in dinî hayatımızdaki yeri ve önemi nedir?”, “Veda Hutbesi’nde üzerinde durulan temel konular nedir?”, “Dinimizi doğru şekilde anlayabilmek ve yaşayabilmek için Kur’an’a olan ihtiyacımızı ifade ediniz” türünden açık uçlu soru önerileri var. “Dinimizin” öğretilmesi amacı, soru önerilerinin dilinde bile açık biçimde görülüyor. Ayetlerin kullanımıyla ilgili bölümde de, ayette verilen ilke, bakış açısı ve değerleri bulma, konuyu Kur’an kıssasıyla verme yöntemleri anlatılıyor.

    Buradan hareketle, 2007-2008 öğretim yılında bu derslerin sınavlarında sorulan sorulardan birkaç örneğe bakabiliriz. Okulun ve dersin öğretmeninin adını vermediğimizi ve alışageldiği üzere, bunların hemen “münferit örnek” olarak değerlendirilmemeleri için en aşırılarını bir kenara bıraktığımızı belirtelim.

    5. sınıf soruları: “İhlas suresinin okunuşunu ve anlamını yazınız”, “Mülk suresi 3. ayeti aşağıdakilerden hangisi ifade eder?”, “Aşağıdaki Sübhaneke duasında boş bırakılan yerlere yardımcı kelimelerden uygun olanlarını seçip koyunuz”...

    Aklın ve eleştirel düşüncenin öğretilmesi amacının sık sık vurgulandığı müfredatta, yanına doğru veya yanlış olarak yanıtlanması istenen şöyle bir soru var: “Allah ilim sıfatıyla her şeyi bilir, semi sıfatıyla her şeyi işitir ve kudret sıfatıyla her şeye güç yetiştirir”.
    4. sınıfta sorulan bu soru ise, sanırım sadece öğrencileri değil, velileri de yanıtlamakta zorda bırakacaktır: “Aşağıdakilerden hangisi günahtır: 1- Okula geç gelmek, 2- Yemeğe büyüklerimizden önce başlamak, 3- Müzik ve Tv’nin sesini çok açmak, 4- Top oynamak”. Çocukluğumda günah olduğu için top oynamasını babasının yasakladığı birkaç arkadaşım olmuştu ama beni en çok rahatsız eden de toplu yerde müziğin sesinin çok açılmasıdır. Ben ne yanıt vereceğimi bilemedim. Ayrıca top oynayanları seyredenlerin de bu günaha ortak olacağı düşünülebilir. Dolayısıyla bazı maçlarda neredeyse hayatın durduğu bizim toplum, başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere topyekun günahkar mı diye düşünürse 10 yaşındaki bir çocuk, onu mantıksızlıkla eleştirebilir miyiz?

    ‘Dinimizi’ öğrenmek
    İlkokulda 4. sınıftan 8. sınıfa kadar haftada iki, lisenin tüm sınıflarında haftada bir saat okutulan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi, esas itibarıyla bir din dersidir. “Dinimizin” ilkelerini öğretmek amacı çok açık biçimde hakimdir. Zaten bu nedenle 1987, 1990 ve 1992’de alınan kararlar gereğince, “Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrenciler”, bunu ispatlamaları koşuluyla, bu derslerden muaf tutuldu. Buna rağmen 2000 başlarında bir Süryani aile, çocuğunun bu dersten muaf olmasını sağlamak için Danıştay’a kadar gitmek zorunda kaldı. AİHM, 2004’te bu konuda dava açan Alevi aileyi 2006’da haklı bulurken, bunun bir “zorunlu din eğitimi” olduğuna ilişkin en güçlü kanıtlardan birinin, azınlık okulları dışındaki okullarda da Hıristiyan ve Musevilerin bu dersten muaf tutulmaları olduğunu belirtti.

    Din Öğretimi Genel Müdürü profesör İrfan Aycan, 2007 Eylül’ünde zorunlu din öğretiminin kaldırılması tartışılırken, “Ülkemiz bu tecrübeyi daha önce yaşadı. Din dersi seçmeliydi ve okullarda ayrım meydana gelmiş, anarşik durumlar oluşmuştu. Bir taraftan din dersi alanlar sağcı veya dinci olarak, diğer taraftan bu dersi almayanlar solcu, ateist, komünist olarak nitelendiriliyorlar... Din dersi seçmeli olursa seçenler ‘dinli’, seçmeyenler ‘dinsiz’ şeklinde ayrışmaya neden olur. Ayrıca uygulama konusunda sıkıntılar yaşanır” diyordu. Aycan, o dönemde “dindar kesim arasında da dışarıdan gelen cereyanlara açık bir durum vardı...kendi uzmanlarımız yetişince böyle bir etkilenme kalmadı” diyerek, bunun bir Türkiye Sünni İslamı eğitimi amacı taşıdığını da ima ediyordu. Böylece bu dersin, “anarşi ve bölücülüğü” engellemek gibi bir hasleti ve milleti tek vücut olarak yaratmak işlevi olduğunu yetkin bir ağızdan, bir kez daha öğrenmiş olduk. Otoriter 12 Eylül Anayasası’nın kendinden beklediği işleve, 25 yıl sonra aynı kelimelerle sahip çıkıyordu Din Öğretimi Genel Müdürü.
    Bu dersin müfredatının değişmesini veya zorunlu olmaktan çıkmasını ısrarla ve yüksek sesle bazı Alevi dernekleri talep etmeye devam ediyor. Halbuki sadece Alevileri ilgilendirmeyen, laiklik ve demokrasi ilkeleri gereği, çocuğunun din öğretimi ve din eğitimi almasını istemeyen herkesin sahiplenmesi gereken bir mücadele bu. Bu mücadeleyi, Alevi cemaaatine özgün bir talep olmaktan çıkarıp Türkiye’de laikliğin de demokratikleşmesini talep eden herkesin sahiplenmesi gerekmiyor mu? Sadece sokak gösterisiyle, imza kampanyasıyla değil, somut olarak çocuğunun bu dersten muaf tutulmasını talep ederek, muhtemel red yanıtını AİHM kararını emsal alarak tek tek yargıya götürerek sürdürülmesi gereken bir mücadele. İnsan hakları kuruluşlarının hukuki destek vermesiyle yaygınlaşması ve bu mücadelenin kazanılması kuvvetle muhtemel.

    Yunanistan’da son derece güçlü kilisenin direnmesine rağmen, okullarda zorunlu din dersi geçtiğimiz günlerde kaldırıldı. Benzer biçimde, aynı direnişe rağmen, birkaç yıl önce din hanesi de nüfus kütüklerinden kaldırılmıştı.

    Zorunlu din öğretiminin kaldırılmasının, demokratik ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti talep eden tüm yurttaşların talebi olmaması için neden yok,

    ...diyeceğim ama aslında var.

    “Laikliklerin” büyük çoğunluğu gerçekten laik mi?

    1982 Anayasası’nın değişmemesini şiddetle savunanlara bakınca,

    insan ister istemez bu soruyu soruyor.

     



     
    Sep
    14
        

     

     

    Yeni moda zarif sömürgecilik


    14 09 2008
    document.write(); Rami G. Huri

    İtalya’nın Libya’yla imzaladığı ve sömürgeci geçmişten dolayı özür dileyip tazminat ödemesini öngören anlaşma asil bir adım olsa da, Roma anlaşma karşılığında ödül bekleyerek bu kez de ‘zarif sömürgecilik’ ortaya koyuyor. Batı, sömürdüğü bahtsız toplumları yanıltmayı sürdürüyor

    30 Ağustos’ta İtalya’yla Libya arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre İtalya, Libya’daki sömürge yönetiminden ve bu dönemde yaptığı kötülüklerden dolayı özür dileyecek ve 5 milyar dolar da tazminat ödeyecek. Bu anlaşma, Batılı dostlarımızın bizden sürekli geride bırakmamızı istediği bir şeyi, yani tarihi kabul etmenin neden çok önemli olduğuna dair güçlü bir örnek.
    Tarih önemlidir ve kalıcıdır; sonuçları sürekli göz önünde tutulmalı, görmezden gelinmemelidir. Bu örnekte tarihin ne sona ermesine ne de kaldığı yerden devam etmesine tanık oluyoruz. Tanık olduğumuz şey, tarihin kara bir yüzünün, hınç ve anlaşmazlıktan menkul düşman edici bir güç mahiyetinde, zehrinin akıtılması.

    ‘Made in Avrupa’ devlet utandırıcı
    Batı’dakilerin birçoğu için tarih (bilhassa da Batı sömürgeciliğinin ve Asya, Ortadoğu ve Afrika’daki emperyalizmin tarihi) bir üniversite anfisinde değinilip geçilecek ve ardından bugünün ihtilafları ve gerilimleri açısından önemsiz damgası vurulup geçmişe havale edilecek şeydir. Fakat eski sömürge dünyasındaki birçok insan içinse tarih, hâlâ sancıyan ve felç eden derin ve açık bir yaradır. Libya, sömürgeciliğin, çürümüş ve beceriksiz seçkinlerce yönetilen sakat devletlerden menkul çarpık ve kalıcı mirasının klasik bir örneği. Bu gibi ülkelerde halkın, devletin bileşimini veya iktidarın kullanımını belirleme şansı hiç olmamıştır.

    Tarih bugün Ortadoğu’nun büyük bölümünde gayet belirleyici bir güçtür. Kendisini sözgelimi Batı’nın geçmişteki davranışlarına dair acı hatıralar (İran, Filistin) biçiminde gösterir ve bir yığın yoksul ve parçalanmış ülkenin istikrarlı bir devlete, meşru egemenliğe veya güvenilir idareye asla uyumlu bir geçiş yapamamış olmasını da açıklar.
    Çok sayıda Arap-Asya-Afrika ülkesini tanımlayan kargaşa ve vasatlığın en
    büyük nedenlerinden biri, geri çekilen Avrupalı sömürge ebeleri tarafından gayri tabii bir şekilde dünyaya getirilmiş olmalarıdır. Kaçan Avrupalı işgalcilerce imal edildikleri için bölgemizdeki çoğu ülke ne tabiat ve insan kaynakları arasında hassas bir dengenin doğurduğu mantıktan, ne de kendi kaderini çizen ve gerçekten egemen devletlerden kaynaklı telafi edici canlılıktan nasibini almıştır.
    ‘Made in Avrupa’ arabalar ve ayakkabılar harikadır; ‘made in Avrupa’ devletlerse gayritabii ve utanç vericidir.
    Arap dünyası büyük oranda, ortak, yapısal ve kronik mahiyette dünyanın
    yegâne anti demokratik bölgesi olmayı olanca rezilliğiyle sürdürüyor, doğal
    olmayan bir doğum yaşadı ve mevcut formatını ancak katı güvenlik devletlerinin sindirici gücüyle sürdürebiliyor. Eski Avrupalı sömürge güçlerinin, Arapların genelde şiddet yüklü, bazen tehlikeli olan bu acayip karmaşa düzenini koruyup fayda sağlamaya devam etmesinde şaşılacak hiçbir şey yok. Kaçarken arkalarında bıraktıkları devlet düzeni tam da buydu.

    İtalya-Libya anlaşması heyecan verici, zira en azından bir Avrupa ülkesinin (her daim ‘zarif’ olan İtalya’nın), sömürgeciliğin bir ülkeyi ve onun halkını bozup sakatladığını geç de olsa kabul etmesi anlamına geliyor. Bu değerli ve asil bir adım; İtalyanlar ve hükümetleri kutlanmayı hak ediyor. Başbakan Silvio Berlusconi’nin yaptığı gibi, ‘İtalya’nın sömürge döneminde Libya’da sebep olduğu zararı tamamen ve ahlaki bakımdan kabul eden’ böyle bir anlaşmayı yapmak cesaret ve tevazu işi.

    Berlusconi şöyle devam ediyordu: “İtalyan halkı adına... yıllar önce yaşanan ve birçok ailemizi etkileyen olaylardan dolayı özür dilemeyi ve acımızı ifade etmeyi vazife biliyorum.”
    İtalya’nın pişmanlık ifade ettiği şeyler arasında binlerce Libyalı’nın öldürülmesi ve binlercesinin evlerinden atılması da vardı. İtalya tarihsel suçlarının tazmin edilmesine yardımcı olmak için 5 milyar dolar harcayacak ve bu çerçevede 25 yıl boyunca her yıl Libya’ya 200 milyon dolarlık yatırım yapacak. Buna Tunus sınırından Mısır’a kadar bütün Libya’yı kesecek olan bir otoyolun yapılması da dahil. İtalya ayrıca sömürge dönemine ait kara mayınlarını da temizleyecek. Anlaşma çerçevesinde sömürge döneminde çalınan antik Venüs heykelini geri verdi bile.

    İtalya’nın bu itiraf ve özürden dolayı kutlanması gerekse de, anlaşmanın rahatsız edici boyutları da daha yakından incelenmeyi hak ediyor. Yaptığı bu jest karşılığında İtalya büyük ödüller elde etmeyi bekliyor; sözgelimi milyarlarca dolarlık ihaleler ve yasadışı göçmen akınına yönelik daha sıkı kontroller söz konusu olacak. Ve İtalya vaktiyle doğrudan sömürgeleştirdiği toprak ve halkla eşitsiz bir tarihsel ilişkiden fayda sağlamayı sürdürüyor.

    Kaddafi’ye yardım ediyorlar
    Aynı derecede rahatsız edici olan, bu tür anlaşmaların, gelecek yıl iktidardaki 40. yılını kutlayacak olan Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi gibi liderlerin koltukta oturmasına yardımcı olması. Kaddafi’nin liderliğine dair gösterilebilecek pek az olumlu nokta var; uzun olduğu kadar dengesiz ve müsrif bir yönetim mirası söz konusu. Modern Arap devletleri arasında yanlış yönetim ve zenginliklerin gaspı konusunda bir yarışma yapılsaydı, Libya Cezayir, Sudan ve Irak gibi ülkelerle kıran kırana çekişir, ama birincilik madalyasını da kimseye kaptırmazdı.

    Ne var ki Batı, bu bahtsız toplumları yanıltmayı, ödüllendirmeyi ve olduğu yerde bırakmayı sürdürüyor. Ve Ortadoğu’daki birçoğumuz için, bunun sadece sömürgeciliğin yeni ve maskelenmiş bir biçimi olduğu gayet açıkça görünüyor.
    Sıradan Araplar için Avrupalı sömürgeci güçlerle tatmin edici olmayan bir ilişkinin verdiği sonu gelmez acı, yeni ve daha zarif tarzlarda sürüyor.

    (8 Eylül 2008)