| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
Yazılar
 
Oct
19
    
Alemeyn | 19 Ekim 2008 22:30 | 0 fav | etiket:  

 

Cumhuriyet’in ‘ordu-millet’ projesi

Ayşe Hür - 19.10.2008
 

 

“Askerimizi, askeriyemizi sevmiyenin Türklüğünden şüphe edilmelidir.”

(Kültür Bakanlığı Milli Seferberlik Direktörü Kadri Yaman, 1938)


‘Bu Cumhuriyet’i askerler kurdu’ sözü gerçeğin aşırı zorlanması anlamına gelir ama, Cumhuriyet’in kuruluşunda asker kadroların ve ordunun büyük rolü olduğu açıktı. Osmanlı döneminin asker kadrolarının yüzde 93’ü (sivil kadrolarının yüzde 85’i) yeni rejimde göreve devam etmişti. Ordu ve kolordu komutanlarının tümü Birinci ve İkinci Meclis’te milletvekiliydi. Birinci Meclis’in yüzde 14’ü, İkinci Meclis’in yüzde 20’si asker kökenli üyelerden oluşmuştu. Yeni ulus-devletin kurucu önderlerinin yüzde 80’i asker veya asker kökenliydi. Cumhuriyet’in ilk yarısında Savunma, bayındırlık ve ulaştırma bakanlıklarının asker kökenlilere verilmesi gelenek olmuştu. Taşra teşkilatında kumandanların, ordu müfettişlerinin valilerin, kaymakamların görevini yapmaları sık rastlanan bir durumdu. 1938’e kadarki dönemde, milli savunma bütçesini Genelkurmay Başkanlığı hazırlardı. Bütçenin yüzde 30-35’i askerî harcamalar ayrılırdı.


GOLTZ PAŞA’NIN TİLMİZLERİ

Cumhuriyeti kuran asker kadrolar, Prusya sisteminin egemen olduğu Mekteb-i Harbiye’den mezun olmuşlardı. Bu okullarda ders veren Alman subaylarının Osmanlı İmparatorluğu’na taşıdığı temel fikir, tüm milleti silâhaltında tutmayı amaçlayan militarist bir dünya görüşüydü. Aynı zamanda, 19. yüzyıl Pozitivizminin ve Kameralizminin (aydın despotizmi) etkisi altında olan kurucu kadrolar, bir felsefi spekülasyon geleneğinden beslenmedikleri için olayların tarihsel arka planına kafa yormak yerine, gündelik hayatın içinden üretilen, bir tür ‘hal çareleri arama’ siyasetine yatkındılar. Dolayısıyla rejimin ‘iç düşmanlara’ karşı korunmasında ordunun gücüne başvurmaktan çekinmiyorlardı. Bu hafta, ‘millet-i müselleha’ kavramının Atatürk dönemindeki serüvenini izleyeceğiz. Pehlivan tefrikasına döndü demezseniz, önümüzdeki hafta da Atatürk’ten sonrasına bakacağız.


1923-1938 arasındaki dönemde, ordunun siyasete doğrudan müdahale etmediğini, hatta uzak durduğunu düşünmek yaygın bir tavırdır. O dönem bazıları için sanki bir tür ‘Asr-ı saadet’tir. Peki, bu doğru mudur? Mustafa Kemal’in gerektiği zaman orduyu siyaseti etkilemek için kullanmasının en önemli örneği Halifeliğin kaldırılması kararını, 15-20 Şubat 1924’te İzmir’deki Harb Oyunları için toplanan ordu komutanlarına aldırmasıydı. Ama, Halifeliğin kaldırıldığı 3 Mart 1924’te kabul edilen kanunlardan birinin de Erkanı Harbiye Umumiye Vekaleti’nin kaldırılması, dolayısıyla kabineden çıkarılmasıydı. Mustafa Kemal’in kafasında ‘vazifesinde müstakil’ bir Erkânı Harbiye Umum-u Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) olduğunu anlayan Ali Fuat Paşa’nın, bunun ‘kontrolsüzlük’ olacağı uyarısı üzerine Mustafa Kemal, ‘haklı olduğunu’, ancak ‘bazı sebeplerin’ kendisini böyle karar almaya mecbur ettiğini söylemişti. Bu ‘bazı sebepler’ zamanla ortaya çıkacaktı ama ilk hedefin orduyu, meclisin denetiminden çıkararak cumhurbaşkanına, yani kendisine bağlamak olduğu açıktı. Genelkurmay Başkanı Mustafa Kemal’e sonsuz sadakati ve siyasi hırsının olmamasıyla meşhur Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa’ydı. Bu özelliklerine atıfla ‘Kuzu Paşa’ diye ya da ‘Müşir Paşa’ diye anılan mareşalin tek kusuru koyu Müslüman oluşu ve askerî konulardaki aşırı muhafazakâr tutumuydu ama bu ‘karşıdevrimci’ özelliklerine rağmen Mustafa Kemal, Fevzi Paşa’ya saygıda kusur etmezdi. Örneğin ayağına çağırmak yerine onu ziyaret etmeyi tercih ederdi. Müşir Paşa da bu ayrıcalıklı konumunun tadını çıkarmayı bilirdi.


MÜŞİR PAŞA’NIN İZNİ

Ancak ayrıcalıkları sadece protokolde değildi. Bir dönem durum öyle bir hal almıştı ki, Fevzi Paşa’nın onayını almadan hiçbir yatırım yapılamaz olmuştu. Örneğin İktisat Vekili Celal Bayar, 1936’da, demir çelik tesislerinin Karadeniz Ereğlisi’nde kurulmasını ekonomik açıdan rasyonel bulurken, Müşir Paşa “orasını savunmak zordur” deyip tesisin hiç uygun olmayan Karabük’e kurulmasını sağlamıştı. Doğu vilayetlerine yol yapılmasını, sanayi tesisi kurulmasını, okullar açılmasını ‘Kürtlük akımlarını teşvik eder’ diye yıllarca engellemişti. (Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri, 1972, s.135.) 1937’de,Diyarbakır ve Urfa’ya birer fabrika kurulmasını isteyen Urfa Milletvekili Behiç Bey’e, İktisat Vekili Celal Bayar Genelkurmay Başkanı’nın onayını alması gerektiği cevabını vermişti. (Cemal Madanoğlu, Anılar, 1911- 1938, Çağdaş Yayınları, 1982, s.135) Yıllarca milletvekilliği ve bakanlık yapmış Hilmi Uran’a göre demiryollarının güzergâhını tayinde ekonomik düşüncelerle askerî mülahazalar çarpışır ama son sözü daima askerler söylerdi. (Uran, Hatıralarım, Ankara 1959, s. 239).


SİYASET YASAĞI MI?

 

Fevzi Paşa parantezini kapatarak tekrar geriye dönersek, bu tezi savunanların sıkça verdiği örnekler olarak, 1924 Anayasası’nın ‘Milletvekilliği ile Hükûmet memurluğu bir kişide birleşemez’ diyen 23. maddesi veya Mustafa Kemal’in 19 Ekim 1924’te, eski bir CHF grup kararına dayanarak Meclis’in kumandan üyelerine ya milletvekilliğini, ya askerliği seçmelerini emretmesini, ‘askeri siyasetten uzak tutmak’ olarak nitelemek mümkün müdür? Bilindiği gibi, bu emir üzerine, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Üçüncü Ordu Kumandanı Cevat (Çobanlı) Paşa ile 1, 2, 3. ve 5. Kolordu Kumandanları milletvekilliğinden istifa ederek/ettirilerek askerliği seçmişler, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ise ordu müfettişliğinden istifa ederek siyasete devam etmeye karar vermişlerdi. Bir ay sonra da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurmuşlardı. Ancak, bu karar, askerleri siyasetten uzaklaştırmak için değil, Cumhuriyet’in ilanı ve Halifeliğin kaldırılması başta olmak üzere pek çok konuda Mustafa Kemal’e muhalefet eden komutanları ordudan uzaklaştırmak amacıyla alınmıştı. Elbette, işin en ironik yanı, kumandanlara siyasi ahlak dersi veren Mustafa Kemal’in ve has adamı İsmet Paşa başta olmak üzere rejime sadık pek çok asker-mebusun askerlikten istifa etmemeleriydi!


Aynı şekilde asker kişilere siyaset yasağı getiren 1928 tarihli ‘Askerî Memurlar Hakkındaki Kanun’ ile 1930 tarihli Askerî Ceza Kanunu’nun 148. maddesi, sanıldığı gibi askerlerin siyasete girmesini değil, sadece bir kişinin askerken milletvekili olmasını engelliyordu. Nitekim pek çok asker, görevlerinden istifa ettikten sonra, eğer rejimle ve liderle ters düşmüyorlarsa, ‘sivil’ siyasete katılmışlar, önemli görevlere getirilmişlerdi. Mustafa Kemal’in ölümüne kadarki dönemde görev yapan tüm Milli Müdafaa Vekillerinin (Savunma Bakanlarının) bir zamanlar Fevzi Paşa’nın komutası altında görev yapmış eski subaylar olması da eklenince ortaya mükemmel bir sistem çıkmıştı: Sanki ordu siyasetin dışındaymış gibi görünüyor ama, ‘Sarı Paşa’, ‘Kuzu Paşa’ vasıtasıyla orduyu istediği gibi yönlendirebiliyordu.


ORDUYA YARGI YETKİSİ

 

Örneğin ordu, 1925’te Şeyh Said İsyanı’nı bastırmak bahanesi ile çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu’na, TpCF’nin kapatılmasına ve hukuk dışılığını kurucularının bile kabul ettiği İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına tam destek verdi. Solcusundan İslamcısına, Türkünden Kürdüne, rejimin tüm muhaliflerine kök söktüren bu mahkemeler en önemli işlevlerini İzmir Suikastı Davası vasıtasıyla, Mustafa Kemal’in son muhaliflerini tasfiye ederek gördü. (Gerçi, bu mahkemede Kâzım Karabekir’i ipten kurtaran da ordunun desteğiydi.) Hükümetin asker üyeleri ancak bu davadan sonra üniformalarını çıkarmayı göze aldılar. Mustafa Kemal, 30 Haziran 1927’de tuğgeneral rütbesi ile askerlikten emekliye ayrıldı. Başbakan İsmet (İnönü) Paşa ve TBMM Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Mustafa Kemal’le birlikte 1. Ferik iken emekliye ayrıldı. Rize ve Çorum milletvekili Fuat (Bulca), 4 temmuzda albay iken emekliye ayrıldı. Eski Adana Valisi ve Kütahya Milletvekili Mehmet Nuri (Conker), 4 Temmuz 1927’de albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Muhalif kanattan Refet (Bele) Paşa 8 Aralık 1926’da, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Edirne mebusu Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Kastamonu mebusu Halit (Akmansü), Ardahan mebusu ‘Deli’ Halit (Karsıalan) Paşa, Erzurum mebusu Rüştü Paşa ve bir dizi sefir, vali, mebus ve hekimin de ‘sivilleşmesi’ 1926-1927 yıllarından itibaren mümkün oldu. (Aktaran Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s. 120-123.)


Ancak, apoletlerin sökülmesiyle doğan boşluk 1927’de başlatılan (1952’de kaldırılan) ‘Umumi Müfettişlik’ kurumu ile dolduruldu. Bu kurum vasıtasıyla ülke sürekli bir sıkıyönetim atmosferinde yaşatıldı. 1935 tarihli Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34. maddesinde konan “ordunun görevi Türk vatanını ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasa’ya göre korumaktır” maddesiyle ise ordunun gerektiğinde siyasete müdahalesinin yolu açıldı. (Bu madde 1960 darbesinin dayanağı oldu ve 1961 Anayasası’nın 35.maddesinde tekrar edildi.)


Son olarak, Atatürk’ün yerine, 1937’den beri geri plana itilmiş olan İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanı seçme kararı da tamamen orduya aitti. 11 Kasım

1938 günü, Meclis’in etrafının askerlerce sarılması İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesini garanti etmişti.


 


EĞİTİMİN MİLİTARİZASYONU


‘Ordu millet’ veya ‘asker millet’ oluşumunda ‘zorunlu askerlik’ uygulamasının hayati rolünden söz etmiştik. Cumhuriyetin ilk zorunlu askerlik kanunu 1927 yılında çıktı. Bu yıl, aynı zamanda ilk nüfus sayımının yapıldığı yıldı. Elbette bu tesadüf değildi, çünkü asker alımının başarısı, güvenilir bir nüfus sayıma bağlıydı. (1927’deki asker sayısı 1922’deki asker sayısından birazcık daha fazlaydı ki bu rakam 78 bin kişi civarındaydı.) Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dış düşmanların taarruzundan kurtulduğunun büyük ölçüde netleştiği yıllarda, yüksek askerî harcamaların ve mevcudu giderek artan ordunun meşruiyeti, esas olarak ‘iç düşmanlara’ yani isyancı Kürtlere ve ‘mürtecilere’ karşı savaşlara dayandırılıyordu. Yine de, iş sağlama bağlandı ve ordunun egemen konumunu aklileştirmek etmek için gereken bütün aygıtlar kullanıldı.


İsminin başında ‘milli’ sıfatı olan iki bakanlıktan birinin ‘Milli Eğitim’ diğerinin ‘Milli Savunma’ bakanlıkları olması rastlantı değildi. Mustafa Kemal Atatürk için en çok kullanılan iki unvanın ‘başöğretmen’ ve ‘başkomutan’ olması da rastlantı değildi. Ayrıca, ‘öğretmen ordusu’ ve ‘bir eğitim yuvası olarak askerlik ocağı’ gibi terimler de bilinçliydi.


Bu konuda çok önemli çalışmalara imza atmış akademisyen Ayşe Gül Altınay’ın gösterdiği gibi ‘ordu-millet’ veya ‘asker-millet’ yaratmak işine daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlanmıştı. Ekim 1923’te faaliyete geçen Harb Akademilerinde aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi Goltz ekolünden gelen Alman subaylar ders vermeye başlamıştı (Bu görevliler ancak 1939’da savaş başlayınca Türkiye’den ayrılacaklardı.) 1924 yılı ilkokul programında beden eğitimi dersleri, silahla atış yapmayı da içeren bir çeşit askerliğe hazırlık dersi gibiydi. Kâzım Karabekir Paşa, Şubat 1925’te Maarif Vekaleti bütçesi görüşülürken, ‘artık milleti müselleha devrinin geldiğini kabul etmek gerekir’ dedikten sonra beden eğitimi derslerinin daha ciddiyetle işlenmesini, silahla başarılı atış talimleri yapılmasına önem verilmesini istemişti. Nitekim 1926’dan itibaren tüm okullarda kız ve erkek öğrencilere askerlik dersi verilmeye başlamıştı. 1938 tarihli Beden Terbiyesi Kanunu ile bu iş daha da ileri götürülecek, 12 ile 45 yaş arasındaki her erkekle 12-30 yaş arasındaki her kız askerî nitelik taşıyan beden eğitimine tabi tutulacaklardı.


MİLLİ GÜVENLİK DERSİ • Askerlikle ilgili kavramların genç zihinlere nakşedilmesinde, Kemalizm’in üretildiği model kitaplardan biri olan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının bir parçası olan ve 1931’de ‘Afet’ imzasıyla yayımlanan Askerlik Vazifesi adlı broşürün büyük rolü olmuştu. 1939’a kadar, daima emekli ya da muvazzaf subaylar tarafından verilecek olan milli güvenlik derslerinde okutulan kitabın yazarı henüz 24 yaşındaki Afet (İnan) Hanım gibi görünüyordu ama kitabın asıl yazarının dönemin diğer önemli doktrinizasyon kitaplarında olduğu gibi, Mustafa Kemal olduğu anlaşılıyordu. Nitekim kitapla ilgili olarak İnönü’ye yazdığı mektupta ‘yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat alakadar oldum’ demişti. Başvekil İsmet Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın onayıyla kamuoyuna takdim edilen kitap, Goltz Paşa’nın tüm ülkeyi bir ordugâh olarak gören, ordunun millete değil, milletin orduya hizmet etmesini esas alan ‘ordu-millet’ doktrini esasına göre hazırlanmıştı.


AFET İNAN VE/VEYA ATATÜRK İNTİHALCİ Mİ?Askerlik Vazifesi kitabını incelemiş olan tarihçi Hasan Ünder’e göre kitabın önemlice bir bölümü, Goltz Paşa’nın 1884’te Abdülhamit tarafından Millet-i Müsellaha adıyla Osmanlıcaya çevrilen Das Volk in Waffen adlı kitabından adeta kopya edilmişti. Ünder, ‘kopya’ paragrafları sayfa sayfa tespit etmişti. Aslında bu normaldi. Çünkü ‘kitapla bizzat alakadar olan’ Mustafa Kemal, 1909’da, Selanik’te kıdemli kolağası (yüzbaşı) iken Goltz Paşa ile bizzat tanışmış, hatta ikili Mustafa Kemal’in yaptığı plan uyarınca Vardar nehri civarında düzenlenen bir manevraya birlikte katılmışlardı. Mustafa Kemal Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal (1914) adlı risalesinde Goltz Paşa’dan ‘Millet-i Müselleha müellifi’ ve ‘büyük âlim, filozof’ olarak söz etmişti. (Hasan Ünder, “Millet-i Müsellaha ve Medeni Bilgiler”, Tarih ve Toplum, C. 32, 1999, S. 192, s. 48-56.)


Ancak, ortada normal olmayan bir şey vardı: Afet Hanım, Askerlik Vazifesi kitabını yazarken yararlandığı kaynakları sayarken Goltz’un kitabından hiç söz etmemişti! Sanki böyle bir kitaptan haberi bile yoktu. Afet Hanım’ın kitaptan habersiz olması kabul edilebilirdi, ama ‘yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat alakadar olan’ Mustafa Kemal’in kitaptan habersiz olması mümkün değildi. Her ne kadar Hasan Ünder “okul kitaplarında kaynak göstermek adet değildi” diyerek Mustafa Kemal’i ve Afet İnan’ı savunmaya çalışsa da, anlaşılan, açık veya gizli yazarlarımızdan biri ‘intihalcilik’ yapmıştı!


ERATI DA İHMAL ETMEYELİM!1934’de erata dağıtılmak üzere basılan Askerin Ders Kitabı da ordu vasıtasıyla milli kimlik aktarımının nasıl yapıldığını gösteren önemli bir örnekti. Kitaptan bir bölümü okuyalım: “Asker Sen Kimsin? SEN TÜRKSÜN! Yeryüzünün en ulu milletindensin; sana anlatacağımız (tarih) denilen yazılar ortada yokken senin milletin doğdu; kanı temiz, yüreği yılmaz, gözü pek yeryüzüne geldi. On binlerce yıl öyle yaşadın; yine öyle yaşayacaksın; senin dedelerinin, ninelerinin çok önce kurduğu yurtlar senlikte yeryüzünün cenneti oldular. Bil ki; başka milletlerin görgüde, yapkıda ilk örneği, desteği, öğütçüsü senin milletin BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’dir.


SEN TÜRKSÜN! On iki bin yıl evvelinde yeryüzünün başka milletleri mağaralarda, taş kovuklarında yaban adamları gibi yaşarken senin dedelerin ORTA ASYA denilen anayurdunun göbeğinde kurdukları şehirlerde yaşar, altın başlı kargısı, gümüş bezeli terkisi ile ağızlar sulandırır, gözler kamaştırırdı. Yeryüzüne şenliği, medeniyeti senin ataların verdi, atı dağdan indirip kuzu gibi yapan, üstüne binip dağlar asan ve tas kovuklarına sinmiş başka milletleri şaşkın şaşkın kendisine baktıran senin milletin BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’dir!...” (Aktaran Serdar Şen, Silahlı Kuvvetler ve Modernizm, Sarmal Yayınevi, 1996, s. 66.)


KIZLARI DA ALIN ASKERE!Yazımızı, ordu-milletin kadın üyelerinin rolüne ilişkin birkaç anekdotla bitirelim. Halide Onbaşı, Gördesli Makbule, Binbaşı Emire Ayşe, Çete Ayşe, Adile Hanım, Asker Saime, Küçük Nezahat, Gül Hanım, Fatma Seher ve daha nicesi... Milli Mücadele sırasında kimi sırtında mermi taşıyan, kimi kağnı çeken, kimi silah kaçıran, kimi cephede göğüs göğse çarpışan kadınlar sanmışlardı ki, Cumhuriyet’in ilanından sonra da erkeklerle eşit muamele görecekler. Bunun bir işareti, Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele eden öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki hanımlar tarafından 15 Haziran 1923’te Dahiliye Vekaleti’ne sunulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş beyannamesinin 8. maddesiydi. Maddede ‘kadınların savaş halinde askerlik görevi yapması’ öngörülüyordu. Ancak, partinin kuruluşuna rejimin erkek sahipleri izin vermedi. İzin vermeme gerekçelerinden biri bu madde idi. Dahası, gazetelerde günlerce bu talep alay konusu yapılmıştı.


Beş yıl sonra, 21 Haziran 1927 günü Meclis’te sadece erkekleri yükümlü tutan Askerlik Kanunu görüşülürken, Giresun Milletvekili Hakkı Tarık (Us) Bey bir vesileyle kadınların seçme ve seçilme hakkından yana olduğunu söyleyince, Müdafaayı Milliye Vekili Recep (Peker) “kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar” diyerek işi yokuşa sürecekti. Hatırlanacağı üzere daha önce kadınların parti kurmaları ‘askerlik yaparız’ dedikleri için engellenmişti!


HADDİMİZİ BİLELİM • 1934’te en nihayet kadınların milletvekili seçimlerinde aday olmaları ve oy kullanmaları mümkün olduğunda,1935 seçimlerinin arifesinde, 27 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, aday kadınlara ve ikinci seçmenlere yönelik dört soruluk bir anketin cevapları yayınlanmıştı. Sorulardan biri kadınların askerlik yapması konusunda ne düşündükleriydi. Ankete cevap veren doktor, öğretmen, akademisyen, edebiyatçı kadınların çoğunun söze “mebus olmak haddimize düşmez ama olursak...” diye başlaması bir yana, askerlik konusunda rejimin erkeklerinin istediği türden cevaplar vermesi dikkat çekiciydi. Örneğin çocuk doktoru Nihal Hanım “olmaz efendim olmaz. Kadın nerede askerlik nerede? İçimizde daha bayram topundan korkan kadınlarımız var. Hem de fizyoloji kadınların aleyhinedir. Erkekte metanet, cesaret, adale kuvveti, pazu ne bileyim mukavemet, asap her şey kuvvetlidir. Aksini iddia eden varsa gelsin bana sorsun. Ben doktorum. Asker olunur iddiasında bulunanların sözü züppelikten başka bir şey değildir. Siz hayalata değil, maddiyata bakın. Biz kadın doktorlar bu kadar modern yetiştiğimiz halde hükümet tabibliği bile yapamıyoruz. Öyle ata binip, beline de tabanca asıp cürmü meşhuda hiçbirimiz gidemeyiz doğrusu. Hem kadınların 30 gün içinde sayılan tavırları programları, Mazhar Osman’ın dediği gibi 7 günü geçmez....” demişti.


SABİHA GÖKÇEN ‘OLAYI’ • Ama çok değil, iki yıl sonra, Atatürk, 1937 baharında, ‘çıbanbaşı’ olarak nitelenen Dersim’i bombalayan bir uçağı kullanan 24 yaşındaki manevi kızı Sabiha Gökçen’e şöyle diyerek Dr. Nihal Hanım’ı mahcup edecekti: “Seninle gurur duyuyorum Gökçen! Sadece ben değil, bu olayı dikkatle izleyen tüm Türk milleti de seninle gurur duyuyor (...) Biz asker milletiz. Yediden yetmişe, kadın ve erkek, bizler asker olarak yaratıldık!” (Sabiha Gökçen, Atatürk’le Bir Ömür, Oktay Verel’in Kaleminden, Altın Kitaplar, 1996, s. 125-126.)


Ancak, Dersim’deki başarılarından dolayı kendisine madalya takıldıktan sadece beş ay sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, aynen Dr. Nihal Hanım gibi, askerliğin ‘kadın işi olmadığını’ Sabiha’nın yüzüne karşı en açık şekilde söyleyecekti. (aynı eser, s. 228) Çünkü Cumhuriyet’in ‘model kadını’, her daim modern ama iffetli, sadık eş ve kutsal anaydı. Dolayısıyla bu kadınlara ‘vatana asker yetiştirmek’ düşerdi, asker olmak değil. Nitekim, Sabiha Gökçen’in ‘Türk ordusunun dişi ikonu’ olma serüveni sadece üç yıl sürecek, kendisi unutulmaya terk edilirken, orduya bir daha kadın asker alınması için 1955’e kadar beklemek gerekecekti...

Ek Kaynakça: Ayşe Gül Altınay, The Myth of the Military-Nation, Palgrave MacMillan, New York, 2004; Ayşe Gül Altınay, Tanıl Bora, “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düsünce, C. IV, Milliyetçilik, Haz. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2002, s. 140-154; Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu, Haz. Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Birikim Yayınları, 2004, ilgili bölümler; Hasan Ünder, “Goltz, Milleti Müsellaha ve Kemalizmdeki Spartan Ögeler”, Tarih ve Toplum, Cilt: 35, Sayı: 206, Şubat 2001, s. 45-53; Ümit Özdağ, Ordu-Siyaset İlişkisi, Gündoğan Yayınları, 1991, s. 43-121.

 

TARİH DEFTERİ

 

Ayşe Hür

 
E-Mail Gönder
 
 



Diğer haberler
19.10.2008 BUGÜNKÜ YAZARLAR
19.10.2008
Murat Belge TÜRKİYE'NİN HALLERİ
Murat Belge
Ahmet Altan KUM SAATİ
Ahmet Altan
Yasemin Çongar YA DA
Yasemin Çongar
Neşe Düzel PAZARTESİ KONUŞMALARI
Neşe Düzel
Süleyman Yaşar BU GÜN
Süleyman Yaşar
Etyen Mahçupyan KIYMIK
Etyen Mahçupyan
Alper Görmüş MEDYAİRONİK
Alper Görmüş
Gökhan Özgün MÜREKKEP
Gökhan Özgün
Markar Esayan ARADA
Markar Esayan
Halil Berktay OKUMA NOTLARI
Halil Berktay
Lale Sarıibrahimoğlu BAKIŞ ACISI
Lale Sarıibrahimoğlu
Amberin Zaman ARAF'TAN
Amberin Zaman
Cemil Ertem EKONOMİ POLİTİK
Cemil Ertem
Temel İskit YAZI
Temel İskit
Ümit İzmen ÖTE TARAFTAN
Ümit İzmen
Cihan Aktaş SINIR YAZILARI
Cihan Aktaş
Yıldıray Oğur MANİFESTOM
Yıldıray Oğur
 


 
Oct
19
    
Alemeyn | 19 Ekim 2008 22:28 | 0 fav | etiket:  

 

17 şehit bir paşa eder mi?

Yıldıray Oğur - 19.10.2008

Dünya tarihinde görülmüş şey mi bir savaşta 17 er için bir paşanın feda edildiği?


Edilmez. Bilmemiz gerekirdi. 17 basit asker için o kadar yıldıza kıyılmaz.


Savaşın mantığına aykırı.


Yine bilmemiz gerekirdi.


Türkiye’de siyaset savaşın boyut değiştirmiş halidir.


Tüm siyasal pozisyonlar da savaş koşullarına uygundur.


Cepheler kazılmıştır, ilk siren sesinde herkes siperine koşar ve savaşta artık her şey meşrudur.


Hakikatler ikiye ayrılır burada. İşinize yarayanlar yaramayanlar, sizinkiler, onlarınkiler.


Hakikat kurşun gibi, havan gibidir. Bizim hakikatimiz değilse, üzerimize, üzerimize gelir, tehlikelidir.


Hakikat üzerinize geliyorsa ona karşı elinize ne geçtiyse, balta, kazma, orak, çekiç, iftira, komplo, dezenformasyon, saldırmak sonuna kadar meşrudur.


Rutin dışına çıktı bu gazete, boş yere gerginlik çıkardı. Ağızların tadını bozdu.


Rutin şuydu.


17 Şehit haberini alınca birinci gün kahrolmak, dövünmek, varsa gözlerinizden iki damla gözyaşı dökmek.


İkinci gün bu gariban çocukların hayat hikâyelerini, en sevdiği şarkıları, sevgilileri ile ilgili ne varsa gazetenize koymak. Kahramanlık destanlarını tüketmek. “Siz olmasanız biz burada olamazdık” edebiyatının dibine vurmak.


Üçüncü gün cenaze günüdür. Hep hor görülmüş o gencecik erlerin bedenleri bayrağa sarılı tabutlar içinde taht misali o soğuk musalla taşlarında bir namazlık saltanat yaşar.


Sonra....


Üç gün sonra kimse onları hatırlamaz. Acılı anneleri, babaları öyle ortada kalır. Meclis köşelerinde diğer çocuklarına iş için gelip giderken horlanır.


İşte bu kez öyle olmadı. Bir gazete rutin dışına çıktı.


Bir gazete o çocukları, görkemli cenazeleri dağılınca, arkalarından söylenen kahramanlık türküleri kesilince, medyadaki hamaset tükenince hatırladı.


Ve sadece onlar için hiç bilmediği, el yordamıyla hareket ettiği tehlikeli yasaklı askerî bölgeye girdi.


Şehit ailelerinin bile alınmadığı o yasaklı alana.


“Çocuğum nerede, nasıl ve neden öldü” sorularının ağza tıkıldığı, çocuklarına otopsi yaptırmak isteyen annelere hain gözüyle bakıldığı, çocuklarının gömüleceği mezara bile devletin karar verdiği yasak bölgeye.


Bugüne kadar kimsenin girmeye cesaret edemediği, mayınlarla, örümcek ağlarıyla kaplı, bilinmez, akıl sır ermez, korkutucu askerî alana.


Öyle şeyler gördük ki orada, öyle karanlık işbirlikleri, öyle iktidar ilişkileri, öyle vurdumduymazlıklar, öyle basiretsizlikler, ihanetler, ihmaller.


Öfkeden deliye döndük.


Bekledik ki bizim gibi bunları görenler de öfkeden deliye dönsün, bir kereliğine olsun kafalarını cephelerinden çıkarsınlar, hesap sorsunlar, bir açıklama beklesinler.


Ve bir sürpriz oldu. Bunca garip ilişki ağına, üzerimize çökmüş iktidar bloklarına rağmen medyadan cesur sesler çıktı: Hürriyet’ten Ahmet Hakan, Milliyet’ten Sedat Ergin beni en çok şaşırtanlardı.


Sonra birileri yeniden savaşta olduğumuzu ve savaşta 17 er için bir paşanın feda edilmeyeceğini hatırladı.


Savaş baltalarını çıkardı.


Kâbuslarına giren o 17 şehidi bağırıp çağırarak başından savabileceğini zanneden bol yıldızlı, kudretli beş paşanın arkasında saf tuttu.


Fatih Altaylılar, Uğur Dündarlar, Yılmaz Özdiller işte bugün için doğmuştu.


Gerektiğinde paşalar için fedailik yapmak, en akla gelmedik iftiralarla gözü kapalı saldırmak, dezenformasyon yapmak, montaj, komplo, iftira diye bağırmak, bağırlarını açıp kendilerini ortalara atmak için.


Necip Fazıl hayranı, Milli Türk Talebe Birliği sempatizanı, Milli Görüşçü günlerinden Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün beyinlerine yerleştirilmiş “devlet ebed müddet”, “Allah devletimize zeval vermesin”, “peygamber ocağı ordu” çiplerinin zamanlaması da kudretli paşanın haşmetli bağırtılarıyla devreye girdi.


Erdoğan’ın öfkeli gözlerinin içine bakarak muhafazakâr-demokratlık tezleri uyduran kişisel akademisyeni, liderinin en savunulmayacak böyle bir gününde bile bokundan boncuk çıkarsın diye vardı.


Memleketin dindarlarının basiretinden fersah fersah geride kalmış, Akif’i bir çağ geriden izleyen, 3. dünyacı İslamcılardan “sivil servislerle” Başbakan-Başbuğ muhabbetinin örselendiği komplo teorilerinden başka ne beklenebilirdi ki?


AKP’lilik ile demokratlık arasında sıkışanlar için tek çare “Ama kurumları yıpratmamak lazım” geyiklerindeydi.


Bu savaşa kendini fena halde kaptırmış, bütün siyaseti güç mücadelesi şeklinde okumaktan hakikate karşı duyarsızlaşmış bazı demokratlar için de “Taraf iyi paşa Başbuğ’u zor durumda bırakmaya çalışan Ergenekoncu askerlerin oyununa gelmişti.”


Görüyorsunuz. Bu kadar büyük bir kavgada, böylesine büyük hesaplaşmalarda, akıl sır ermez uluslararası komplolarda, dünya düzeni, derin devlet analizlerinde kimin umurundaydı 17 çocuğun ölümünde ihmal olup olmadığı?


Hakikat terazileri şaşırmış, “siperlere borusuyla” vicdanlarını atlarının terkislerine atan kurşun askerler için sahici Mehmetçiklerin kısa ve değersiz ömürlerinin bir kıymeti olabilir miydi?


O 17 çocuk için onbin yıllık devlet geleneğimizin köküne kibrit suyu dökmek caiz miydi?


O 17 ölü çocuk için medyada gerginlik çıkarmak, hükümet-ordu ilişkilerini bozmak, orduyu yıpratmak, paşaların tatlı canlarını sıkmak, onları öfkelendirmek reva mıydı?


O 17 çocuk için beş paşaya kıyılır mıydı? O 17 çocuk için cumhuriyetimizin temeli ordunun yıpratılmasına göz yumulur muydu? O 17 çocuk bu kadar mesele yapılıp, ekonomik kriz gibi meseleler ikinci plana atılır mıydı?


17 çocuk için 10 gündür konuşuyoruz işte. Yeter bu kadarı onlara.


Ölene çare bulunmaz.


Çok uzadı, koordinatlar falan.


Ne yapalım ordu bizim ordumuz atsan atılmaz, satsan satılmaz.


Başbakan bizim başbakanımız, arada bağırıp çağıracak böyle, kaderimiz, çekeceğiz.


Hadi kapatalım artık bu mevzuyu burada.


Kapatalım üstünü ve önümüzdeki şehitlere bakalım...


 

MANİFESTOM

 

Yıldıray Oğur

 



 
Oct
19
    
Alemeyn | 19 Ekim 2008 22:26 | 0 fav | etiket:  

 

Sınır tanımaz yetenek

Pakize Barışta– John Berger’ın anti-romanı: A’dan X’e. s.2 HABER– Caz bir süreliğine kenti terk ediyor. s.3 HABER– Warhol’un kafatasları bir servet

edecek. s.3  HABER– Eğitime adanan müzayede. s.4  HABER– Alexander Calder’ı tanımak. s.4 SİNEMA– Filmi sevenler tren dehşetini de yaşayacak.

s.5  EDEBİYAT– Kerouac’ın evi ilham veriyor. s.6-7  SÖYLEŞİ– Sadece olduğu gibi: İlhan Erşahin– Funda Karakaya. s.8-11  PORTRE– Duygusal

filmlerin vazgeçilmezi. s.12 PORTRE– Kan dökerek gelen şöhret. s.13 TV s.14-15 Telesiyej. s.16

 

 

  • Deniz Feneri İddianamesi -2
  • Deniz Feneri İddianamesi -1
  • Ergenekon İddianamesi - 4
  • Ergenekon İddianamesi - 3
  • Ergenekon İddianamesi - 2




  •  
    Oct
    11
        
    Hasan Cemal
    h.cemal@milliyet.com.tr



    Erdoğan'ın yapması gerekenleri Başbuğ mu yapıyor?..

    Dört gündür aynı konuda yazıyorum.

    Son dört yazımı okuyanların aklına bir soru takılabilir:


    "Ne yani, terörle mücadeleden vaz mı geçecek Türkiye?

     

    Demokrasi, hukuk, insan hakları derken havlu mu atacağız?

    PKK'ya teslim bayrağı mı

    çekecek bu devlet?"


    Elbette hayır.
    Terörle mücadele sürecek.
    Haklı ve meşru bir mücadeledir bu.
    Türkiye bir demokrasi.
    Hiç kuşkusuz eksiği gediği var ama bu ülkede demokrasi işlemiyor değil.

     

    Yetersiz de olsa demokrasiye sahip bir ülke burası.
    Eğer elde silah dağa çıkıp meydan okursan, karşında devleti bulursun.

    Eğer bu ülkenin askerini, polisini, sivilini öldürürsen, karşında devletin güvenlik güçlerini bulursun.
    PKK bunu yıllardır yapıyor.
    Karşısında da devleti buluyor.
    Evet, PKK'nın yolu çıkmazdır.
    Siyaset olarak silahı benimsemek, siyaset olarak şiddet ve terörü bellemek çıkmaz sokaktır.
    Doğru yol, silahtan vazgeçmektir. Şiddet ve terörden vazgeçmektir. Ve kayıtsız şartsız yapmaktır bu işi.


    Kürt kimliğiyle ilgili haklı talepleri, haklı hassasiyetleri demokratik siyaset ortamında dile getirmek, savunmaktır günümüzde doğru olan yol.


    PKK henüz bu yolda değil.


    Çıkmazı böylece derinleşiyor PKK'nın.


    Peki ya devletin çıkmazı?..


    Devlet eğer devletse, demin de belirttiğim gibi şiddet ve teröre karşı mücadelesini sürdürecektir.
    Sürdürüyor da.
    Ama yanlışları var.
    Hem de çok ciddi yanlışları...
    Devletin yapmadığı, yapamadığı kendi 'ezberi'ni gözden geçirmeye yanaşmıyor olmasıdır. Bu bin yıllık 'ezber' de, yalnız devleti değil, bütün Türkiye'yi bilmem kaç yıldır çıkmaza itiyor, kanatıyor.
    Evet, terörle mücadele sürecek!
    Ama bu konuda devlet de kendine dönerek bugüne kadar hangi açılardan yanlış yaptığını gözden geçirecektir.
    Siyaset kurumu, başta hükümet ve parlamento olmak üzere bugüne kadar yapılmış hataların üzerine gidecek, geçmişten dersler çıkartacaktır.
    Öte yandan, bu meseleyi Cumhuriyet tarihi boyunca özü itibariyle kendi tekelinde tutmuş, bu yüzden derinleştirmiş olan asker, öncelikle kendi içinde özeleştiri mekanizmasını işletecektir.


    Siyaset kurumu, 'Kürt meselesi'ne el koyacak ve bu konuda askerin alanıyla ilgili sınırları demokrasilerdeki gibi çizecektir.


    Bir kez daha vurguluyorum:


    PKK, önkoşulsuz olarak silah bırakmalıdır.

    Terör ve şiddetten vazgeçmelidir.


    Hükümete gelince...


    Hiç kuşkusuz demokrasinin, hukukun, insan hakları ve özgürlükler düzeninin gerektirdiği adımları atmalıdır.

    Kürt kimliğini, kültürel farklılıkları tanıyacak reformları gerçekleştirmelidir.

    Bunun için 'AB yolu'nu hızlandırmalıdır.


    Şimdi biliyorum, malum sorular kulağıma çalınmaya başladı bile:


    PKK'nın ekmeğine yağ sürmez mi?
    Terörle mücadeleyi zayıflatmaz mı?
    İki sorunun yanıtı da 'hayır'dır.
    1990'lardan bu yana hep bu söylediklerimin tersi politikalar izlendi ama başarı sağlanamadı.
    Çıkmaz gitgide derinleşti.
    Onun içindir ki, PKK'ya karşı mücadele sürerken, demokrasi ve hukukun gereğini yapmaya devam edebilirsiniz.
    Mücadele devam ederken adına ister af, ister pişmanlık, ister eve dönüş deyin, eğer 'dağdan indirmenin yolları'nı da ararsanız, çok daha iyi sonuçlar alınabilir.
    PKK daha beter sıkışır.


    PKK'ya karşı mücadelenin meşruiyeti de, haklılığı da güç kazanır.


    Hedef küçültmüş olursunuz.


    Bu söylediklerimin izleri acaba görülüyor mu siyaset cephesinde?..


    İyimser değilim.


    Ama dikkatimi çeken bir şey var.


    Hükümetin, Başbakan Erdoğan'ın yapması gerekenleri, askerin, daha çok Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ'un yapmaya başladığını

    görüyorum.


    Muhalefet liderleriyle 'iade-i ziyaret' perdesi ardında yapılan uzun görüşmeler...

    Bazı sivil toplum örgütlerinin önde gelen temsilcileriyle PKK ve Kürt meselesiyle ilgili saatler süren toplantılar ve yanıtı aranan ilginç sorular...


    Yöneticimiz uyuyor mu?..

     



     
    Oct
    11
        
    AKP'nin Kadıköy başkan adayı İbrahim Kutluay mı?


    11.10.2008 20:54

    Türk basketbolunun efsane ismi İbrahim Kutluay, bugün Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde Başbakan Erdoğan’la görüştü.


    Saat 14.00’da başlayan görüşme yaklaşık 40 dakika sürdü.

    sızan bilgilere göre Başbakan Erdoğan İbrahim Kutluay’a

    belediye başkan adaylığı önerdi.

    Erdoğan’ın Kutluay’dan aday olmasını istediği ilçenin Kadıköy olduğu söyleniyor.

     



     
    Oct
    11
        

    Şampiyon Galatasaray!

    Basketbolda, 16 ıncı Bayanlar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı, Fenerbahçe'yi 71 55 yenen Galatasaray kazandı. Galatasaray böylece kupayı 7. kez müzesine götürdü.

    İki takımın da pota altında etkili olduğu ilk dakikalarda Galatasaray, Yasemin ve Mc Williams, Fenerbahçe ise Esmeral ve Sutton Brown ile sayılar buldu.

    Hızlı hücumlar sonrasında sayılar bulan sarı-kırmızılılar, 5. dakikaya 10-8 üstün girdi. Mc Williams ve Augustus ile art arda basketler üreten Galatasaray, skor üstünlüğünü elinde tuttu ve ilk çeyreği 20-14 önde geçti.

    2. periyotun ilk 2 dakikalık bölümünde takımlar sayı üretemezken, bu dakikadan sonra Esmeral ve Ajavon'un sayılarıyla 6-0'lık seri yakalayan Fenerbahçe, 13. dakikada 20-20'lik skorla eşitliği sağladı. Çabuk toparlanan Galatasaray, Augustus ve Işıl'ın sayılarıyla rakibine 9-2'lik seriyle karşılık vererek, 16. dakikada farkı 7 sayıya çıkardı: 29-22

    Rakibinin yaptığı top kayıplarını iyi değerlendiren, Sutton Brown, Esmeral ve Ajavon ile de sonuca giden Fenerbahçe, 19. dakika içinde farkı 1 sayıya (31-30) indirse de devre 36-30 Galatasaray lehine sonuçlandı.

    Galatasaray, 3. çeyreğe hem savunmada hem de hücumda iyi başladı. Yaptığı sert savunmayla rakibine sayı bulma şansı tanımayan sarı-kırmızılılar, Augustus, Yasemin ve Tuğba'nın basketleriyle 22. dakikada 13 sayılık farka (43-30) ulaştı. Nevriye ve Ajavon'un üst üste basketleriyle etkili olmaya başlayan Fenerbahçe farkı biraz olsun azaltsa da, Galatasaray özellikle Augustus'un basketleriyle 27. dakikaya da 51-42 önde girdi. Ön alanda baskı yaparak rakibini hataya zorlayan sarı-lacivertliler, Augustus'u durdurmakta zorluk çekmeye devam etti. Ribauntlarda rakibine üstünlük sağlayan Galatasaray, Işıl'ın son saniyede attığı 3 sayılık basketle çeyreği 58-46 üstün geçti.

    4. periyotun ilk bölümlerinde iki takım da çok top kaybı yaptı. Takımlar 3.5 dakikalık bölümünde sadece 1'er basket bulabilirken, Galatasaray 33. dakika içinde 12 sayılık farkı (60-48) korudu. Farkı kapatmak için acele hücumlar kullanan rakibi karşısında Tuğba, Mc Williams ve Yasemin ile etkili olan Galatasaray, 37. dakikaya 68-55 önde girdi ve karşılaşmadan da 71-55 galip ayrıldı.

     



     
    Oct
    11
        

    "http://www.habercem.com/newpics/news/111020082053489697259_2.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

    Cumhurbaşkanlığı Kupası Türk Telekom'un

     Ankara'da oynanan Erkekler Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda Fenerbahçe Ülker'i 79-83 mağlup eden Türk Telekom bu anlamlı kupayı 2. kez müzesine götürdü.

    Fenerbahçe ile Türk Telekom arasında oynanan Cumhurbaşkanlığı Kupası maçını, Türk Telekom 79-83'lük skorla kazandı. Türk Telekom bu sonuçla lig öncesi ilk kupasını kazanırken, Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı da ikinci kez müzesine götürme başarısını göstermiş oldu.

    Karşılaşmayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel, TBF Asbaşkanı İmran Işıldar, TBF Bayan Basketbolundan Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Jülide Sonat, TBF Genel Sekreteri Ali Özsoy, Başkan Danışmanı Resul Yolcu ile birlikte Ankara Gençlik ve Spor İl Müdürü Ahmet Sağlam izledi.

    Maç sonrasında düzenlenen törende Türk Telekom'a, Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, verdi.

    Maça Türk Telekom Chris Lang'in üst üste bulduğu sayılarla başlarken, Fenerbahçe Ülker de rakibine Gordon Giricek'in üçlüğü ile cevap vermekte gecikmedi. Gordon Giricek'in turnikesi ile 5-4 öne geçen Fenerbahçe Ülker karşısında Türk Telekom da Erwin Dudley ve Chris Lang ile skor üretti. Mirsad Türkcan ve Marcus Green ile skor üreten Fenerbahçe Ülker maçta 4. dakika geride kalırken 11-6'lık üstünlüğü ele geçirdi. Marcus Green'in 3 sayılık basketine Tutku Açık ile karşılık veren Türk Telekom, Gordon Giricek'in basketine engel olamadı. Serkan Erdoğan'ın 3 sayılık basketleri ile Ankara temsilcisi 7. dakikada önce 18-18 ile skoru eşitledi ardından da Kennedy Winston'ın serbest atıştan bulduğu 1 sayı ile üstünlüğü ele geçirdi(18-19). Serkan Erdoğan'ın 3 sayılık basketi ile skoru 18-22'ye taşıyan Türk Telekom, Gordon Giricek'in sayısına engel olamadı. Periyodun bitimine 11 saniye kala Mirsad Türkcan'ın elinden bulduğu sayı ile 22-22'lik eşitliği yakalayan Fenerbahçe Ülker, Kennedy Winston'ın basketine engel olamayınca Türk Telekom ilk periyodu 22-24 önde tamamladı.

    İkinci periyoda her iki takım da tutuk başladı ve skor üretmekte zorlandı. Periyodun ilk sayısını Serkan Erdoğan'ın elinden bulan Ankara temsilcisi, skoru 22-26'ya taşırken, Fenerbahçe Ülker de rakibine Demir Kaan'ın üçlüğü ile cevap vermekte gecikmedi (26-25). Her iki takımın da karşılıklı bulduğu sayılarla devam edilen maçta 13. dakikaya 28-30 Türk Telekom üstünlüğünde girildi. Oğuz Savaş ile skora bir kez daha dengeyi getiren Fenerbahçe Ülker (30-30), yine 77aynı oyuncunun basket faulü ile 33-30 öne geçti. Devrenin son 5 dakikasına bu skorla girilirken, zaman zaman her iki takım da sayı bulmakta zorlandılar. Chris Lang'in sayısı ile farkı 1'e indiren Ankara temsilcisi, Erwin Dudley'in pota altında bulduğu sayı ile bir kez daha öne geçse de, Fenerbahçe Ülker de rakibine Oğuz Savaş ile cevap verdi ve oyunun bu bölümünde skor üstünlüğü sürekli el değiştirdi. Erwin Dudley ve Chris Lang ile skor üretmeye devam eden Türk Telekom, devrenin son 2:30 dakikasına girilirken skoru 35-39 yaptı. Marcus Green'in üçlüğü ile skordaki sessizliğini bozan Fenerbahçe Ülker, devrenin bitimine 1 dakika kala skoru 38-39 yaptı. Rakibinin hücuma çıkarken yaptığı top kaybını Kennedy Winston'ın müthiş smacı ile cezalandıran Türk Telekom, Serkan Erdoğan ile serbest atışlardan sayılar buldu. Gordon Giricek'in basketinin ardından serbest atış çizgisinden Serkan Erdoğan ile skor üreten Başkent temsilcisi ilk yarıyı 40-45 üstün tamamladı.

    İkinci devreye her iki takım da karşılıklı basketlerle başlarken, Türk Telekom Chris Lang ve Roderick Blakney ile etkili olarak skoru 43-49'a taşıdı. Serkan Erdoğan'ın sayısı ile farkı 8 sayıya (43-51) çıkartan Türk Telekom, maçtaki en büyük farka da ulaştı. Üst üste hücumlardan boş dönen Fenerbahçe Ülker, 4 dakikada sadece 3 sayı üretebilirken, Türk Telekom da yakaladığı fırsatları iyi değerlendirerek farkı çift haneli rakamlara taşıdı (43-53). Gordon Giricek'in sayısı ile skordaki suskunluğunu bozan sarı lacivertliler, yine aynı oyuncunun bulduğu 3 sayılık basket ile farkı 5 sayıya indirdi (48-53). Maçın 27. dakikası bu skorla geçilirken, her iki takım da skor üretmekte zorlandı. Her iki takım da eline geçirdiği hücum fırsatlarından yararlanamazken, Fenerbahçe Ülker, Rasim Başak'ın üçlüğü ile farkı 2 sayıya kadar indirdi (51-53). Tutku Açık ile skordaki suskunluğuna son veren Türk Telekom, Oğuz Savaş'ın sayısına engel olamayınca 3. periyodun son dakikasına 54-55 Türk Telekom üstünlüğünde girildi. Tutku Açık ile bir kez daha skor üreten Ankara temsilcisi, maçın final periyoduna da 54-57'lik skorla önde girdi.


    Maçın final periyoduna Bekir Yarangüme'nin üçlüğü ile başlayan Türk Telekom, Emir Preldzic'in sayısına engel olamadı. Demir Kaan'ın üçlüğü ile farkı 2 sayıya (59-61) indiren Fenerbahçe Ülker'e, Türk Telekom da hemen Tutku Açık'ın üçlüğü ile cevap verdi (59-64). Mirsad Türkcan ile skoru 61-64'e taşıyan Fenerbahçe Ülker, Gordon Giricek'in smacı ile skoru 63-64'e getirse de Türk Telekom, Roderick Blakney'in üst üste bulduğu sayılarla bitime 5 dakika kala yeniden 8 sayılık farka ulaştı (63-71). Demir Kaan'ın serbest atışları ile skor üreten sarı lacivertliler, Serkan Erdoğan'ın sayısına engel olamadı ve maçın son 3:34 dakikasına 65-73 Türk Telekom üstünlüğünde girildi. Marcus Green ve Devin Smith ile farkı 4 sayıya kadar indiren Fenerbahçe Ülker (69-73), Oğuz Savaş'ın da basketi ile bitime 1:45 dakika kala skoru 71-73'e taşıdı. Bekir Yarangüme ile çok kritik bir üçlük bulan Türk Telekom, son dakikaya 71-76 önde giren taraf oldu. Roderick Blakney'nin elinden bitime 40 saniye kala bir kez daha sayı bulan Türk Telekom, skoru 71-78'e taşıdı. Marcus Green'in kritik üçlüğü ile bitime 33 saniye kala skoru 74-78'e taşıyan Fenerbahçe Ülker, yine aynı oyuncunun ikinci üçlüğü ile bitime 19 saniye kala skoru 77-79 yaptı. Son saniyeler içinde, rakibi karşısında taktik faullere başvuran Fenerbahçe Ülker, Serkan Erdoğan'ın serbest atış sayısına engel olamadı. Son 10 saniyeye 77-80 Türk Telekom üstünlüğünde girilirken, Fenerbahçe Ülker, çok kritik bir hücumdan boş döndü. Erwin Dudley ile 2 serbest atış kullanan ve bunların ikisini de sayıya çeviren Ankara temsilcisi son 6 saniyeye de 77-82 önde giren taraf oldu. Mirsad Türkcan ile sarı lacivertliler bir kez daha sayı bulsa da rakibini 79-83 mağlup eden Türk Telekom Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazandı.

    Salon: Ankara Atatürk Spor Salonu

    Hakemler: Engin Kennerman, Fatih Arslanoğlu, Alper Özgök

    Fenerbahçe Ülker (79): Marques Green 21 (3 asist), Mirsad Türkcan 8 (7 ribaund), Rasim Başak 3 (2 ribaund), Gordon Giricek 18 (3 ribaund-1 asist), Damir Mrsic 11 (1 ribaund), Gasper Vidmar 2 (7 ribaund), Oğuz Savaş 12 (3 ribaund), Devin Smith 2 (3 ribaund-3 asist), Serhat Çetin, Emir Preldzic 2 (4 ribaund-5 asist)

    Türk Telekom (83): Roderick Blakney 14 (2 ribaund-3 asist), Serkan Erdoğan 20 (3 ribaund-4 asist), Michael Wright (1 ribaund), Bekir Yarangüme 6 (2 ribaund-3 asist), Tutku Açık 11 (3 ribaund-1 asist), Barış Özcan (1 ribaund), Kennedy Winston 7 (1 asist), Erwin Dudley 9 (13 ribaund), Chris Lang 14 (9 ribaund), Asım Pars 2 (1 ribaund).

    1. PERİYOT: 22-24
    2. PERİYOT: 18-21
    3. PERİYOT: 14-12
    4. PERİYOT: 25-26

     



     
    Oct
    11
        
    Alemeyn | 11 Ekim 2008 16:19 | 0 fav | etiket:  
    Türkiye - Bosna Hersek CANLI YAYIN
    A Milli Takımımız, 2010 Dünya Kupası Elemeleri'nde Bosna Hersek'i konuk ediyor... Karşılaşma 21.00'de başladı.
    2010 Dünya Kupası Avrupa Elemeleri 5. Grup'ta ilk maçında Ermenistan'ı 2-0 yenen, ikinci maçında ise Belçika ile 1-1 berabere kalan A Milli Takımımız, üçüncü maçında Bosna Hersek'i yenerek gruptaki iddiasını sürdürmek istiyor.

    Konuk ekip Bosna Hersek ise grupta oynadığı ilk 2 maçta İspanya'ya 1-0 yenilip, Estonya'yı 7-0 mağlup etmişti.

    Türkiye - Bosna Hersek

    STAT: BJK İnönü

    HAKEMLER: Viktor Kassai, Gabor Eros, Tibor Vamos (Macaristan)

    TÜRKİYE: Volkan - Sabri, Servet, İbrahim Kaş, Hakan Balta - Kazım, Aurelio, Ayhan, Arda Turan - Batuhan, Mevlüt

    BOSNA HERSEK: Hasagic - Berberovic, Spahic, Muratovic, Rahimic - Nadarevic, Damjanovic, Pjanic, Salihovic - Misimovic, Dzeko

    KARŞILAŞMA BOSNA HERSEK'İN VURUŞUYLA BAŞLADI

    2. dakika... İlk dakikalarda takımımız kontrollü ve kendi yarı alanında oyun kuruyor..

    3. dakika... Kazım sağ kanattan ceza alanına ortasını yaptı, yerden gelen topu Hasagiç kontrol etti..

    5. dakika... Salihovic ceza alanı içi sol kısmında topla buluştu. Tehlikeli olabilecek pozisyonda Sabri araya girip topu kaptı!

    6. dakika... Batuhan Arda ile paslaştı, Bosna Hersekli savunma oyuncuları pozisyonda başarılı

     

     

     



     
    Oct
    11
        

    G-7 ortak mücadele eylem planını kabul etti

    11.10.2008 12:41:00




    Dünyanın en zengin ve sanayileşmiş yedi ülkesinin oluşturduğu G-7 grubu, mevcut küresel finans krizine karşı kredi piyasalarını rahatlatmayı ve bankalara kapital sağlamayı amaçlayan 'acil ve olağanüstü' önlemler alınmasını kararlaştırdı. Washington'daki toplantıda 'agresif' bir eylem planı üzerinde uzlaşma sağlandığı açıklandı. Öte yandan, Euro bölgesi ülkelerinin liderleri pazar günü acil bir zirve toplantısı için Paris'te biraraya gelecekler.

     

    Uluslararası Para Fonu İMF ve Dünya Bankası'nın Washington'da düzenlediği yıllık Güz Toplantıları çerçevesinde biraraya gelen G-7 ülkelerinin hazine veya Maliye bakanlarıyla merkez bankası başkanlarının 3.5 saatlik toplantısında, 5 maddeli eylem planı kabul edildi.

    ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada'dan oluşan grup tarafından yayımlanan ortak açıklamada, 'G-7, mevcut durumun acil ve olağanüstü eylemler gerektirdiği yönünde hemfikir' denildi.

    Eylem planı çerçevesinde yedi ülke, 'banka ve finans kuruluşlarının desteklenmesi ve çökmelerinin engellenmesi için eldeki bütün imkanların kullanılması ve güvenin yeniden oluşturulması ve işyerlerine ve vatandaşlara yeniden kredi akışı sağlanmasına olanak verecek şekilde bankaların kapital artırmasının sağlanması' yönünde görüş birliğine vardı.

    Eylem planı çerçevesinde yedi ülke, ''banka ve finans kuruluşlarının desteklenmesi ve çökmelerinin engellenmesi için eldeki bütün imkanların kullanılması ve güvenin yeniden oluşturulması ve işyerlerine ve vatandaşlara yeniden kredi akışı sağlanmasına olanak verecek şekilde bankaların kapital artırmasının sağlanması'' yönünde görüş birliğine vardı.

     

    ABD Maliye Bakanı Henry Paulson, “mali piyasalardaki kaosu ve finans kurumlarının karşı karşıya olduğu güçlüklerin üstesinden gelmek “için ‘agresif bir eylem planı’ üzerinde uzlaştık” açıklamasında bulundu. Paulson, ''bu eylem planı, piyasalara likidite sağlanması, finans kuruluşlarının güçlendirilmesi ve vatandaşların ve yatırımcıların korunması için, ferdi ve kollektif politika adımlarımızı yönlendirmemiz konusunda bize tutarlı ve uygun bir çerçeve sağlıyor'' dedi.

     

    Toplantıya katılan Almanya Maliye Bakanı Peer Steinbrück de hükümetlerin mali krizle mücadele için gerekli yöntemlere başvurabileceğini söyledi. Steinbrück, “krizi aşmak için eşgüdümlü hareket edilmesi konusunda tam mutabakat sağlanmıştır ve bu gerçekten yola çıkarak münferit ülkelerin kendilerine uygun yöntemleri uygulamaya koyması kaçınılmazdır” diye konuştu.

     

    “Yeni müdahaleler olabilir”

     

    Steinbrück açıklamasında, devletlerin zor durumdaki bankalara yeni müdahalelerinin olabileceğini vurguladı. Steinbrück, önceliğin banka iflaslarını engellemek olduğunu ve zor durumdaki finans kurumlarını güçlendirmek olduğunu belirtti.

     

    Steinbrück ayrıca gelecekte Lehmann Brothers gibi bir batık banka olayı ile karşılaşılmayacağını söyledi. Maliye Bakanı Almanya’da da, hükümetin finans sektörü için genel bir çerçeve planı üzerinde çalıştığını ve bu planın tüm kurumları kapsayacağını söyledi. Steinbrück, bu plan sayesinde “her banka için ayrı çözüm üretilmesine gerek olmayacak” diye konuştu.

     

    G-7 toplantısında yer alan bakanlar, eylem planını överken bazı uzmanlar, planda piyasaların kaygılarını giderecek somut önlemlerin yer almadığı eleştirisinde bulundu.

    Fransa Maliye Bakanı Christine Lagarde sorunun, ''koordine, senkronize ve doğru zamanlı bir yaklaşımı gerektirdiğini'' söyledi. Maryland Üniversitesi'nde görevli ekonomi profesörü Peter Morici ise ''eylem planının soylu amaçları dile getirdiğini, ancak planda piyasaları sakinleştirecek unsurlar ve içerik bulunmadığını'' belirtti.

    G-20’nin gündemi de finanz krizi

     

    Küresel finans krizi, bu gece de, üyeleri arasında Türkiye'nin de bulunduğu G-20 grubunun toplantısında ele alınacak.  G-20, dünyanın en büyük 19 ekonomisiyle Avrupa Birliği'ni biraraya getiriyor. G-20'nın üyeleri arasında G-7 ülkelerinin yanısıra Çin, Hindistan, Rusya, Türkiye gibi gelişmekte olan önemli ekonomiler yer alıyor. G-20 toplantısında Türkiye'yi Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in temsil etmesi öngörülüyor.

     

    AB’de acil ekonomi zirvesi

     

    Öte yandan Fransa, AB dönem başkanı sıfatıyla küresel mali krizi görüşmek için euro bölgesi ülkelerinin pazar günü acil bir zirve toplantısı yapacağını açıkladı. Fransa Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, Paris'te yapılacak toplantıya Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ile Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet'nin de katılacağı belirtildi.  Toplantının euro kullanan 15 ülke arasında 'ortak bir eylem planı' oluşturmak için yapılacağı kaydedildi.

     



     
    Oct
    09
        

    CANLI YAYINDA 'MÜSLÜMAN İNANCIM' DEDİ


    Obama'dan ilginç çıkış !Obama'dan ilginç çıkış !


    Müslüman olup olmadığı yönündeki tartışmaların hiç bitmediği Demokrat başkan adayı Barack Obama'dan ilginç sözler...

    ABC kanalına konuşurken kazara 'Müslüman inancım' diyen Obama, sunucunun uyarısıyla zor toparlandı. Amerika'da seçim yarışı kıyasıya devam

    ederken, Müslüman olduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığı Demokrat Parti'nin başkan adayı Barack Obama'nın son sözleri olay oldu.

    Amerikan ABC televizyonuna konuşan Obama, Cumhuriyetçi rakibi John McCain'in kampanyasının, kendisinin Müslüman olduğunu öne sürdüğünü

    belirterek, “Bu adamlar taş atmayı ve sonra da ellerini saklamayı seviyor” dedi. Sunucu George Stephanopoulos, “Rakibiniz McCain kampanyası sizin

    Müslüman bağlantınız olduğunu söylemedi' diyince Obama'nın dili sürçtü ve “Evet haklısınız. John McCain benim Müslüman inancım hakkında

    konuşmadı' dedi. Obama, sunucunun uyarısıyla zor toparlandı.


    09.Eylül.2008 07:32:49