fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
 
Oct
09
    

 

 

Yeniden bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar var

Fatih ÖZATAY 15 Ağustos 2008 / DÜNYA 2008/18

Anayasa mahkemesinin son kararı ile ekonomik açıdan bir büyük belirsizlik ortadan

kalktı. Đkinci belirsizlik kaynağı ise orta yerde duruyor: ABD’de mali sistem bir türlü dikiş

tutmuyor. Her an yeni bir sarsıntı olması olasılığı var.

2001 krizinden sonra uygulamaya konulan program sayesinde ekonomik istikrarı

sağlamak açısından önemli bir mesafe aldık. Bataklığı kuruttuk, bastığımız zemini yukarıya

sıçramamıza yarayacak sertliğe getirdik. Bu sıçramayı gerçekleştirmek için nelerin yapılması

gerektiğini tartışırken (ikinci nesil reformlar ya da mikro reformlar), bu sefer de içeride siyasette

yapılan vahim hatalar nedeniyle o zeminin tekrar gevşediğini hissettik.

Neredeyse 2007’nin başından bu yana gündem hiç ekonomi olmadı: Cumhurbaşkanlığı

seçimi, erken genel seçim, anayasa değişikliği ile türban, kapatma ve Ergenekon davaları. Bu

ortamda özellikle potansiyel büyüme hızımızı yükseltmek ve rekabet gücümüzü artırmak

açısından önemli bir zaman yitirdik. Şüphesiz bu kayıpta tek sorumlu iktidar partisi değil, ama

önemli sorumluların başında geldiği de açık. Yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla…

Geldiğimiz noktada karşı karşıya olduğumuz ekonomik sorunları tekrar gözden

geçirmekte yarar var. Bu sorunları ikili ayrımda ele alacağım. Önce Türkiye’nin temel ekonomik

sorunlarına değineceğim. Sonrada şu andaki duruma (konjonktüre) ve bu durumda göze çarpan

sorunlara döneceğim.

Düşük potansiyel büyüme hızı

Bu sorunu Haziran ayındaki yazımda daha etraflı bir şekilde ele almıştım. Kısaca

hatırlayalım (yararlanılan kaynaklar ve tamamlayıcı bir grafik o yazıda var). Yapılan çalışmalar

potansiyel büyüme hızımızın yüzde 5 dolayında olduğunu ve bunun büyük ölçüde yatırımlar

yoluyla, yani sermaye birikimi ile sağlandığını belirtiyorlar. Oysa akademik çalışmalar yüksek

bir sürdürülebilir (potansiyel) büyüme hızına ulaşmanın yolunun teknolojik gelişmeden geçtiğini

gösteriyor.

ABD’nin ya da AB üyesi ülkelerin ortalama kişi başına gelir düzeylerine kıyasla bazı

ülkelerin kişi başı gelir düzeyleri nasıl gelişmiş sorusunun yanıtı arandığında ilginç bir saptama

ortaya çıkıyor. Mesela Đrlanda ve Kore gibi farklı ekonomik programlar uygulayan ülkeler son

25-30 yılda çok önemli mesafe almışken Türkiye nerdeyse yerinde saymış.

Oysa AB ülkelerinin ortalama refah düzeylerinin hiç olmazsa yarısına ulaşmak için orta

dönemde yüzde 7’lik bir büyüme hızına ulaşmamız gerekiyor. Dolayısıyla, ilk temel sorunumuz,

hem gelişmiş ülkelerin refah düzeyine daha hızlı yakınsamak, hem de giderek büyüyen işsizlik

sorununu çözmek için mevcut potansiyel büyüme hızımızın düşük bir düzeyde olmasıdır.

Sorunlu işgücü piyasası

Đşsizlik oranının yüksekliği karşı karşıya kaldığımız sorunların en önemlilerinden bir

tanesi. On beş ve daha yukarı yaşta olup da askerlik yapmayanlar ya da öğrenci olmayanların

sayısı, yani kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfusumuz 49.8 milyon. Oysa işgücüne katılan

sayısı sadece 23.9 milyon. Diğer bir ifadeyle işgücüne katılım oranı yüzde 48. Bu çok düşük bir

düzey. AB ülkelerinde yüzde 70’in üzerinde olduğunu da belirteyim bu oranın.

Bir ülkenin kişi başına gelir düzeyini dört bileşene ayırmak mümkün: Verimlilik düzeyi

(çalışanların), istihdam edilenlerin işgücüne oranı, çalışabilir yaştaki nüfusun işgücüne katılan

kısmı ve nüfusa oranla çalışabilir yaştaki nüfus. Dikkat ederseniz, son oran, o çok övündüğümüz

 

 

olguyu ifade ediyor: Genç nüfusa sahip olmamızı. Bu fert başına milli gelirimizi artırmak için

önemli bir avantaj. Ama Türkiye açısından sorun şu ki, çalışma yaşındaki insanlarımızın önemli

bir kısmı çalışmak istemiyor. Özellikle kadınlarımızın işgücüne katılımı çok düşük bir düzeyde

(yüzde 20’ler dolayında).

Đşgücüne katılımın düşük olmasına rağmen işsizlik oranımız yüksek. Nisan ayında

işgücünün 2.3 milyonu çalışmak isteyip, iş arama kanallarından en az birini kullandığı halde iş

bulamayanlardan, yani işsizlerden oluşuyordu. Dolayısıyla, işsizlik oranı nisan ayında yüzde 9.6

olarak gerçekleşti.

Đşgücüne dahil olmayanların, dolayısıyla da işsizlik hesaplamalarında dikkate

alınmayanların bir kısmı iş bulma ümidini kaybettikleri için resmi iş arama kanallarına

başvurmayan kişilerden oluşuyor. Đş aramayıp, çalışmaya hazır olan bu kişiler de dikkate alınırsa

işsizlik sorunumuzun daha büyük olduğu ortaya çıkıyor. Nisan ayında bu gruba girenlerin sayısı

1.9 milyon kadardı. Bu grubu hem işgücüne hem de işsiz sayısına ekleyerek daha geniş tanımlı

bir işsizlik oranı hesaplarsak yüzde 16.2’ye ulaşıyoruz. Bir de kadınlarımızın da işgücüne

katılmaya ve iş aramaya karar verdiklerini düşünün…

Öte yandan işgücümüzün beceri düzeyi düşük. Önemli bir kısmı ilkokul mezunlarından

oluşuyor. Đşgücü piyasası çok katı. Đşgücü talebini azaltan çok sayıda uygulama var. Bunlar aynı

zamanda, kısmen ya da tümüyle kayıt dışı üretimi de özendiriyor.

Cari açık

Cari açığımız yüksek bir düzeyde. Bunun daha sonra ele alacağım gibi hem

konjonktürden kaynaklanan kısmı var hem de yapısal kısmı. Yapısal iki önemli nedeni var cari

açığın. Birincisi yurtiçi tasarruf oranımız düşük bir düzeyde. Dolayısıyla büyüme hızımızı

artırabilmemiz için ‘başkalarının’ tasarrufuna gereksinmemiz var. Yani dışarıdan kaynak

bulmaya.

Türkçesi şu: Hızla büyüdüğümüz dönemlerde cari açığımız da yüksek bir düzeyde oluyor.

Buna karşın, kriz yıllarında ekonomimiz küçüldüğü için ithalat talebimiz azalıyor ve cari fazla

veriyoruz.

Cari açığa ilişkin ikinci yapısal sorunun kaynağı 2005’den beri devrede. Đleride Türkiye

ekonomisinde makro ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi ve Avrupa Birliği (AB) sürecinin

yolunda gitmesi şartıyla daha bir belirginleşecek. Şu:

Türkiye ekonomisi milli gelir büyüklüğü açısından dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında

yer alıyor. Nüfusu büyük. Bu özellikler, saydığım iki koşulun sağlanması halinde Türkiye’yi

yabancı sermaye açısından cazip bir ülke konumuna sokmak için yeterli. Bu döviz arzının

artması anlamına gelir. Diğer yandan da aynı koşullar altında yerleşiklerin döviz cinsi mali

varlıklara olan talepleri azalacaktır. Bu durumda döviz arzı ile döviz talebi arasındaki fark

artacaktır.

Artan döviz arz fazlasına bağlı olarak, olumsuz dışsal şokların yokluğunda lira

değerlenme baskısı altında olacak ve cari işlemler hesabı da yüksek düzeylerde açık

verebilecektir. AB’ye yeni üye olan ya da aday konumundaki ülkelerin deneyimleri de bu hususa

işaret etmektedir. AB sürecinde, bu ülkelerin önemli bir kısmının para birimleri değerlenme

baskısı altında kalmış ve çoğunun cari işlemler hesabı belirgin biçimde açık kaydetmiştir.

Kavram karışıklıkları

Temel sorunlarımızdan biri de ekonomik tartışmalarda dikkati çeken kafa karışıklığıdır.

Bu olgu, özellikle ekonomi politikası tasarlarken ve uygularken gereksiz yere zaman ve enerji

 

 

 

harcanmasına yol açmakta, kimi zaman da tasarlayıcıları yanlış yola sevk eden önemli nedenlerin

başında gelmektedir. Sadece iki örnek vermekle yetineyim.

Çoğu zaman iki farklı büyüme hızı kavramının olduğu göz ardı edilmektedir: Herhangi

bir andaki büyüme hızı ve potansiyel (sürdürülebilir) büyüme hızı. Genellikle mevcut büyüme

hızının düşüklüğünden şikayet edilip bu olgunun arkasındaki ana neden olarak faizlerin

yüksekliği gösterilmektedir. Buradan çıkan doğal politika önermesi de faiz hadlerinin indirilmesi

olmaktadır.

Oysa şikayet konusu olan büyüme hızı Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızı

dolaylarında bir büyüme hızı olabilmektedir. Ekonomi teorisi ise, bir ülkede herhangi bir

dönemdeki büyüme hızının potansiyel büyüme hızının üzerine çıkması halinde o ekonomide

önemli sorunlar (enflasyon, cari işlemler açığı gibi) oluşabileceğine dikkat çekmektedir.

Herhangi bir andaki büyüme hızı potansiyel büyüme hızından farklı olabilir. Ama bu farklılık

devam edemez. Etmemelidir. Đleride büyük sorunlarla uğraşılmak istenmiyorsa, mevcut

makroekonomik politikaların değiştirilmesi ve potansiyele dönülmesi gerekir.

Elbette potansiyel büyüme hızımızı artırmaya çalışmamız gerekir. Ancak bu uzun soluklu

bir yapılanmayı gerektirir. Yolu, daha eğitimli bir nüfusa ve daha kaliteli işgücüne sahip

olmaktan, daha yüksek bir verim düzeyine ulaşmaktan, teknolojik atılımlardan geçer. Sağlam ve

kaliteli bir fiziki altyapıyı, şirketlerin finansa erişiminin giderek kolaylaştığı bir ortamı ve kural

hakimiyetinin sağlanmasını gerektirir.

Đkinci örnek de şu: Faiz haddinin yüksekliğinden şikayet edilirken genellikle para

politikası bu yükseklikten sorumlu olarak gösteriliyor. Bunun doğru olduğu durumlar olabileceği

gibi olmadığı durumlar da var. Suçlamanın yanlış yapıldığı durumlarda genellikle faizlerdeki

yükseklik artan risklerden kaynaklanıyor. Bu durum sıkça gözden kaçabiliyor.

Söz konusu risklerin önemli bir kısmının Türkiye’nin iç ve dış borçlarını ödeme

kapasitesi ile ilgili olduğu sanırım yeteri kadar açık. Bu kapasite ise açık ki hem maliye

politikasından hem de küresel gelişmelerden etkilenmektedir. Bu durumda, bazı dönemlerde

faizlerin yükselmesinin temel nedeni para otoritesinin faizi yükseltmesi değil de, piyasada risk

algılamasının artması olacaktır.

Burada tekrar altının çizilmesi gereken nokta şudur: Faiz yüksekliğinin arkasında her

zaman para politikasının aranması son derece yanlış ekonomi politikası çıkarsamalarına

götürebilir bizleri. Riskleri yaratan nedenlere eğileceğimize, para otoritesinin faizleri düşürmesini

öneririz bu durumda. Açıktır ki, risk algılamasının arttığı bir ortamda para otoritesinin tam aksi

yönde davranarak faizleri düşürmesi risk algılamasını daha da artıracak ve piyasa faizlerinin daha

da yükselmesine yol açacaktır.

Reform yapamamak

Yukarıda belirtilen sorunların çözümleri kapsamlı reformlardan geçiyor. Önünüzdeki

dönemde baş edilmesi gereken sorunları seçmek, bu sorunlardan hangilerinin çözümüne öncelik

verileceğini saptamak, bunları çözmek için neler yapılması gerektiğini belirlemek ve bir takvime

bağlamak önemli bir tasarım yeteneği gerektiriyor.

Şöyle dönüp yakın geçmişe baktığımda bu tasarım yeteneğinin varlığından şüphe

duymama yol açacak çok sayıda neden görüyorum. Saymakla bitmez. Sadece bir tanesi:

Makroekonomik istikrar sağlanmadan hızla büyümek, istihdamı ve refah düzeyini artırmak

mümkün değil. Oysa yıllardır istikrarsızlıklarla boğuştuk. Ancak 2001 krizinden sonra ‘kaçacak

yerimiz kalmayınca’ reform yapmaya başladık. O da ‘başkalarının’ elimize tutuşturduğu listeye

bakarak. Başkalarının tasarımıyla…

 

 

Gelir düzeyi düşük çoğu ülkede bir türlü reform yapılamaması politik iktisatçıların da

dikkatini çekiyor. Bu olgunun arka planında neler olduğuna dair farklı açıklama biçimleri var.

Birincisi basitçe “ne tür reformlar yapacağımızı bilmiyoruz” şeklinde. Ama bu ‘açıklama’ biçimi,

gelir düzeyleri vaktiyle çok düşük düzeyde olup da şimdilerde gelişmiş ülkeler düzeyine çıkan ya

da orta gelir düzeyinin üstlerine tırmanan ülkelerin nasıl başardıklarını açıklayamıyor. Đkinci

açıklama biçimi ise az sayıdaki seçkinin politik gücü ellerinde bulundurmalarına dayanıyor.

Böylelikle baskı altındaki çoğunluğun lehine olan ekonomik programlar hiçbir zaman

uygulanamıyor. Oysa politik kurumlar değişiyor. Seçkinlerin bu kurumları bu yönde kullanmaları

giderek zorlaşıyor. Buna karşın, kurumların giderek demokratikleştikleri ülkelerde bile, mesela

Hindistan’da, reform yapmak çok sayıda engelle karşılaşabiliyor.

O zaman yanıtı başka yerde aramak gerekiyor. Bu alanda yapılan çalışmaların önemli bir

kısmı reformdan yararlanacakların tekdüze (homojen) bir grup olmadığına ve dolayısıyla farklı

çıkarların bulunduğuna, reformdan kimlerin yaralanacağı hakkında reformlar uygulanmadan önce

belirsizlikler olduğuna, kaybedenlerin zararlarının tazmin edilip edilmeyeceğine dair

belirsizliklerin varlığına ve güçsüz grupların organize olmamsına değiniyor. Bu tür sorunlar,

reformlar yapıldıktan sonra kazançlı çıkacakların bile reformlara baştan karşı çıkmalarına yol

açabiliyor. Türkiye için hepsinin geçerlik payı var.

Durum: Enflasyon ve büyüme

Gelelim mevcut duruma. Önce enflasyon. Büyük ölçüde dış gelişmelere bağlı olarak

tüketici enflasyonu yüzde 12’ye yükseldi. Dış gelişmelerin nasıl şekilleneceğine ilişkin çok

sayıda belirsizlik var. Ancak petrol fiyatlarında son günlerde gözlenen eğilim kalıcı olursa ve lira

da değerli konumunu sürdürürse, yıl sonunda Merkez Bankası’nın tahminleri ile uyumlu bir

enflasyon patikasına oturmak mümkün olacak. Şüphesiz bu öngörüde çok fazla ‘eğer’ var.

Enflasyonda artık en kötüyü bıraktık dedirtmeye yarayacak bir başka gelişme de üretim

tarafından geliyor. Merkez Bankası’nın ısrarla belirttiği iç talepte enflasyonu düşürmeye

yardımcı olan gelişmeler daha bir belirginleşti cuma günü açıklanan üretim değerleriyle.

Özellikle imalat sanayi üretiminde yavaşlama daha belirgin: Haziran ayında, bir yıl

öncesinin aynı ayına göre üretim azalması yaşandı bu sektörde. Şüphesiz az sayıda gözleme

dayanarak yorum yapmanın anlamı yok. Ancak aylık değil de üçer aylık hareketler olarak

bakılınca da imalat sanayi üretim artış hızının yavaşladığı hemen görülüyor (Grafik 1).

Yılın ilk iki çeyreğindeki üretim artışı 2007’nin altında. Altı aylık değerler de şöyle:

2007’de yüzde 5.4 olan artış hızı 2008’de yüzde 4.4’e düştü. Sanayi sektöründeki artış hızları ise

aynı dönemler için sırasıyla yüzde 6 ve 4.9.

Üretimdeki bu gelişme istihdam açısından sevimsiz de olsa beklenmedik bir gelişme

değil. 2007’ye kıyasla 2008’de büyüme hızımızın daha düşük olmasına yol açacak önemli

nedenler var. Bunların başında yurtdışı mali piyasalardaki depremin yarattığı büyük belirsizlik

geliyor. Yine dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak artan risk primi ve faizler de bu öngörüyü

destekliyor. Bir de bizim içeride bir türlü yeni bir program ortaya koyamamamız da bu

olumsuzluğa katkıda bulunuyor.

Düşük büyüme öngörüsüne ters iki hareket ise şunlar: Yılın ilk beş ayında yurtiçi reel

kredi genişlemesi 2007’ye kıyasla daha yüksek bir düzeydeydi. Đkinci olarak da tarımsal üretim

artışının 2007’ye göre daha fazla olması ihtimali var.

Durum: Cari açık

Geride bıraktığımız hafta ödemeler dengesi verileri de açıklandı. Cari işlemler hesabı

cephesinde çok fazla değişen bir şey yok. Cari açık hız kesmeden artmaya devam ediyor: 

 

 

 

 

 



"Yeniden bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar var Fatih ÖZATAY 15 Ağustos 2008" 0 yorum yapılmış