Yeniden bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar var
Fatih ÖZATAY 15 Ağustos 2008 / DÜNYA 2008/18
Anayasa mahkemesinin son kararı ile ekonomik açıdan bir büyük belirsizlik ortadan
kalktı. Đkinci belirsizlik kaynağı ise orta yerde duruyor: ABD’de mali sistem bir türlü dikiş
tutmuyor. Her an yeni bir sarsıntı olması olasılığı var.
2001 krizinden sonra uygulamaya konulan program sayesinde ekonomik istikrarı
sağlamak açısından önemli bir mesafe aldık. Bataklığı kuruttuk, bastığımız zemini yukarıya
sıçramamıza yarayacak sertliğe getirdik. Bu sıçramayı gerçekleştirmek için nelerin yapılması
gerektiğini tartışırken (ikinci nesil reformlar ya da mikro reformlar), bu sefer de içeride siyasette
yapılan vahim hatalar nedeniyle o zeminin tekrar gevşediğini hissettik.
Neredeyse 2007’nin başından bu yana gündem hiç ekonomi olmadı: Cumhurbaşkanlığı
seçimi, erken genel seçim, anayasa değişikliği ile türban, kapatma ve Ergenekon davaları. Bu
ortamda özellikle potansiyel büyüme hızımızı yükseltmek ve rekabet gücümüzü artırmak
açısından önemli bir zaman yitirdik. Şüphesiz bu kayıpta tek sorumlu iktidar partisi değil, ama
önemli sorumluların başında geldiği de açık. Yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla…
Geldiğimiz noktada karşı karşıya olduğumuz ekonomik sorunları tekrar gözden
geçirmekte yarar var. Bu sorunları ikili ayrımda ele alacağım. Önce Türkiye’nin temel ekonomik
sorunlarına değineceğim. Sonrada şu andaki duruma (konjonktüre) ve bu durumda göze çarpan
sorunlara döneceğim.
Düşük potansiyel büyüme hızı
Bu sorunu Haziran ayındaki yazımda daha etraflı bir şekilde ele almıştım. Kısaca
hatırlayalım (yararlanılan kaynaklar ve tamamlayıcı bir grafik o yazıda var). Yapılan çalışmalar
potansiyel büyüme hızımızın yüzde 5 dolayında olduğunu ve bunun büyük ölçüde yatırımlar
yoluyla, yani sermaye birikimi ile sağlandığını belirtiyorlar. Oysa akademik çalışmalar yüksek
bir sürdürülebilir (potansiyel) büyüme hızına ulaşmanın yolunun teknolojik gelişmeden geçtiğini
gösteriyor.
ABD’nin ya da AB üyesi ülkelerin ortalama kişi başına gelir düzeylerine kıyasla bazı
ülkelerin kişi başı gelir düzeyleri nasıl gelişmiş sorusunun yanıtı arandığında ilginç bir saptama
ortaya çıkıyor. Mesela Đrlanda ve Kore gibi farklı ekonomik programlar uygulayan ülkeler son
25-30 yılda çok önemli mesafe almışken Türkiye nerdeyse yerinde saymış.
Oysa AB ülkelerinin ortalama refah düzeylerinin hiç olmazsa yarısına ulaşmak için orta
dönemde yüzde 7’lik bir büyüme hızına ulaşmamız gerekiyor. Dolayısıyla, ilk temel sorunumuz,
hem gelişmiş ülkelerin refah düzeyine daha hızlı yakınsamak, hem de giderek büyüyen işsizlik
sorununu çözmek için mevcut potansiyel büyüme hızımızın düşük bir düzeyde olmasıdır.
Sorunlu işgücü piyasası
Đşsizlik oranının yüksekliği karşı karşıya kaldığımız sorunların en önemlilerinden bir
tanesi. On beş ve daha yukarı yaşta olup da askerlik yapmayanlar ya da öğrenci olmayanların
sayısı, yani kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfusumuz 49.8 milyon. Oysa işgücüne katılan
sayısı sadece 23.9 milyon. Diğer bir ifadeyle işgücüne katılım oranı yüzde 48. Bu çok düşük bir
düzey. AB ülkelerinde yüzde 70’in üzerinde olduğunu da belirteyim bu oranın.
Bir ülkenin kişi başına gelir düzeyini dört bileşene ayırmak mümkün: Verimlilik düzeyi
(çalışanların), istihdam edilenlerin işgücüne oranı, çalışabilir yaştaki nüfusun işgücüne katılan
kısmı ve nüfusa oranla çalışabilir yaştaki nüfus. Dikkat ederseniz, son oran, o çok övündüğümüz
olguyu ifade ediyor: Genç nüfusa sahip olmamızı. Bu fert başına milli gelirimizi artırmak için
önemli bir avantaj. Ama Türkiye açısından sorun şu ki, çalışma yaşındaki insanlarımızın önemli
bir kısmı çalışmak istemiyor. Özellikle kadınlarımızın işgücüne katılımı çok düşük bir düzeyde
(yüzde 20’ler dolayında).
Đşgücüne katılımın düşük olmasına rağmen işsizlik oranımız yüksek. Nisan ayında
işgücünün 2.3 milyonu çalışmak isteyip, iş arama kanallarından en az birini kullandığı halde iş
bulamayanlardan, yani işsizlerden oluşuyordu. Dolayısıyla, işsizlik oranı nisan ayında yüzde 9.6
olarak gerçekleşti.
Đşgücüne dahil olmayanların, dolayısıyla da işsizlik hesaplamalarında dikkate
alınmayanların bir kısmı iş bulma ümidini kaybettikleri için resmi iş arama kanallarına
başvurmayan kişilerden oluşuyor. Đş aramayıp, çalışmaya hazır olan bu kişiler de dikkate alınırsa
işsizlik sorunumuzun daha büyük olduğu ortaya çıkıyor. Nisan ayında bu gruba girenlerin sayısı
1.9 milyon kadardı. Bu grubu hem işgücüne hem de işsiz sayısına ekleyerek daha geniş tanımlı
bir işsizlik oranı hesaplarsak yüzde 16.2’ye ulaşıyoruz. Bir de kadınlarımızın da işgücüne
katılmaya ve iş aramaya karar verdiklerini düşünün…
Öte yandan işgücümüzün beceri düzeyi düşük. Önemli bir kısmı ilkokul mezunlarından
oluşuyor. Đşgücü piyasası çok katı. Đşgücü talebini azaltan çok sayıda uygulama var. Bunlar aynı
zamanda, kısmen ya da tümüyle kayıt dışı üretimi de özendiriyor.
Cari açık
Cari açığımız yüksek bir düzeyde. Bunun daha sonra ele alacağım gibi hem
konjonktürden kaynaklanan kısmı var hem de yapısal kısmı. Yapısal iki önemli nedeni var cari
açığın. Birincisi yurtiçi tasarruf oranımız düşük bir düzeyde. Dolayısıyla büyüme hızımızı
artırabilmemiz için ‘başkalarının’ tasarrufuna gereksinmemiz var. Yani dışarıdan kaynak
bulmaya.
Türkçesi şu: Hızla büyüdüğümüz dönemlerde cari açığımız da yüksek bir düzeyde oluyor.
Buna karşın, kriz yıllarında ekonomimiz küçüldüğü için ithalat talebimiz azalıyor ve cari fazla
veriyoruz.
Cari açığa ilişkin ikinci yapısal sorunun kaynağı 2005’den beri devrede. Đleride Türkiye
ekonomisinde makro ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi ve Avrupa Birliği (AB) sürecinin
yolunda gitmesi şartıyla daha bir belirginleşecek. Şu:
Türkiye ekonomisi milli gelir büyüklüğü açısından dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında
yer alıyor. Nüfusu büyük. Bu özellikler, saydığım iki koşulun sağlanması halinde Türkiye’yi
yabancı sermaye açısından cazip bir ülke konumuna sokmak için yeterli. Bu döviz arzının
artması anlamına gelir. Diğer yandan da aynı koşullar altında yerleşiklerin döviz cinsi mali
varlıklara olan talepleri azalacaktır. Bu durumda döviz arzı ile döviz talebi arasındaki fark
artacaktır.
Artan döviz arz fazlasına bağlı olarak, olumsuz dışsal şokların yokluğunda lira
değerlenme baskısı altında olacak ve cari işlemler hesabı da yüksek düzeylerde açık
verebilecektir. AB’ye yeni üye olan ya da aday konumundaki ülkelerin deneyimleri de bu hususa
işaret etmektedir. AB sürecinde, bu ülkelerin önemli bir kısmının para birimleri değerlenme
baskısı altında kalmış ve çoğunun cari işlemler hesabı belirgin biçimde açık kaydetmiştir.
Kavram karışıklıkları
Temel sorunlarımızdan biri de ekonomik tartışmalarda dikkati çeken kafa karışıklığıdır.
Bu olgu, özellikle ekonomi politikası tasarlarken ve uygularken gereksiz yere zaman ve enerji
harcanmasına yol açmakta, kimi zaman da tasarlayıcıları yanlış yola sevk eden önemli nedenlerin
başında gelmektedir. Sadece iki örnek vermekle yetineyim.
Çoğu zaman iki farklı büyüme hızı kavramının olduğu göz ardı edilmektedir: Herhangi
bir andaki büyüme hızı ve potansiyel (sürdürülebilir) büyüme hızı. Genellikle mevcut büyüme
hızının düşüklüğünden şikayet edilip bu olgunun arkasındaki ana neden olarak faizlerin
yüksekliği gösterilmektedir. Buradan çıkan doğal politika önermesi de faiz hadlerinin indirilmesi
olmaktadır.
Oysa şikayet konusu olan büyüme hızı Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızı
dolaylarında bir büyüme hızı olabilmektedir. Ekonomi teorisi ise, bir ülkede herhangi bir
dönemdeki büyüme hızının potansiyel büyüme hızının üzerine çıkması halinde o ekonomide
önemli sorunlar (enflasyon, cari işlemler açığı gibi) oluşabileceğine dikkat çekmektedir.
Herhangi bir andaki büyüme hızı potansiyel büyüme hızından farklı olabilir. Ama bu farklılık
devam edemez. Etmemelidir. Đleride büyük sorunlarla uğraşılmak istenmiyorsa, mevcut
makroekonomik politikaların değiştirilmesi ve potansiyele dönülmesi gerekir.
Elbette potansiyel büyüme hızımızı artırmaya çalışmamız gerekir. Ancak bu uzun soluklu
bir yapılanmayı gerektirir. Yolu, daha eğitimli bir nüfusa ve daha kaliteli işgücüne sahip
olmaktan, daha yüksek bir verim düzeyine ulaşmaktan, teknolojik atılımlardan geçer. Sağlam ve
kaliteli bir fiziki altyapıyı, şirketlerin finansa erişiminin giderek kolaylaştığı bir ortamı ve kural
hakimiyetinin sağlanmasını gerektirir.
Đkinci örnek de şu: Faiz haddinin yüksekliğinden şikayet edilirken genellikle para
politikası bu yükseklikten sorumlu olarak gösteriliyor. Bunun doğru olduğu durumlar olabileceği
gibi olmadığı durumlar da var. Suçlamanın yanlış yapıldığı durumlarda genellikle faizlerdeki
yükseklik artan risklerden kaynaklanıyor. Bu durum sıkça gözden kaçabiliyor.
Söz konusu risklerin önemli bir kısmının Türkiye’nin iç ve dış borçlarını ödeme
kapasitesi ile ilgili olduğu sanırım yeteri kadar açık. Bu kapasite ise açık ki hem maliye
politikasından hem de küresel gelişmelerden etkilenmektedir. Bu durumda, bazı dönemlerde
faizlerin yükselmesinin temel nedeni para otoritesinin faizi yükseltmesi değil de, piyasada risk
algılamasının artması olacaktır.
Burada tekrar altının çizilmesi gereken nokta şudur: Faiz yüksekliğinin arkasında her
zaman para politikasının aranması son derece yanlış ekonomi politikası çıkarsamalarına
götürebilir bizleri. Riskleri yaratan nedenlere eğileceğimize, para otoritesinin faizleri düşürmesini
öneririz bu durumda. Açıktır ki, risk algılamasının arttığı bir ortamda para otoritesinin tam aksi
yönde davranarak faizleri düşürmesi risk algılamasını daha da artıracak ve piyasa faizlerinin daha
da yükselmesine yol açacaktır.
Reform yapamamak
Yukarıda belirtilen sorunların çözümleri kapsamlı reformlardan geçiyor. Önünüzdeki
dönemde baş edilmesi gereken sorunları seçmek, bu sorunlardan hangilerinin çözümüne öncelik
verileceğini saptamak, bunları çözmek için neler yapılması gerektiğini belirlemek ve bir takvime
bağlamak önemli bir tasarım yeteneği gerektiriyor.
Şöyle dönüp yakın geçmişe baktığımda bu tasarım yeteneğinin varlığından şüphe
duymama yol açacak çok sayıda neden görüyorum. Saymakla bitmez. Sadece bir tanesi:
Makroekonomik istikrar sağlanmadan hızla büyümek, istihdamı ve refah düzeyini artırmak
mümkün değil. Oysa yıllardır istikrarsızlıklarla boğuştuk. Ancak 2001 krizinden sonra ‘kaçacak
yerimiz kalmayınca’ reform yapmaya başladık. O da ‘başkalarının’ elimize tutuşturduğu listeye
bakarak. Başkalarının tasarımıyla…
Gelir düzeyi düşük çoğu ülkede bir türlü reform yapılamaması politik iktisatçıların da
dikkatini çekiyor. Bu olgunun arka planında neler olduğuna dair farklı açıklama biçimleri var.
Birincisi basitçe “ne tür reformlar yapacağımızı bilmiyoruz” şeklinde. Ama bu ‘açıklama’ biçimi,
gelir düzeyleri vaktiyle çok düşük düzeyde olup da şimdilerde gelişmiş ülkeler düzeyine çıkan ya
da orta gelir düzeyinin üstlerine tırmanan ülkelerin nasıl başardıklarını açıklayamıyor. Đkinci
açıklama biçimi ise az sayıdaki seçkinin politik gücü ellerinde bulundurmalarına dayanıyor.
Böylelikle baskı altındaki çoğunluğun lehine olan ekonomik programlar hiçbir zaman
uygulanamıyor. Oysa politik kurumlar değişiyor. Seçkinlerin bu kurumları bu yönde kullanmaları
giderek zorlaşıyor. Buna karşın, kurumların giderek demokratikleştikleri ülkelerde bile, mesela
Hindistan’da, reform yapmak çok sayıda engelle karşılaşabiliyor.
O zaman yanıtı başka yerde aramak gerekiyor. Bu alanda yapılan çalışmaların önemli bir
kısmı reformdan yararlanacakların tekdüze (homojen) bir grup olmadığına ve dolayısıyla farklı
çıkarların bulunduğuna, reformdan kimlerin yaralanacağı hakkında reformlar uygulanmadan önce
belirsizlikler olduğuna, kaybedenlerin zararlarının tazmin edilip edilmeyeceğine dair
belirsizliklerin varlığına ve güçsüz grupların organize olmamsına değiniyor. Bu tür sorunlar,
reformlar yapıldıktan sonra kazançlı çıkacakların bile reformlara baştan karşı çıkmalarına yol
açabiliyor. Türkiye için hepsinin geçerlik payı var.
Durum: Enflasyon ve büyüme
Gelelim mevcut duruma. Önce enflasyon. Büyük ölçüde dış gelişmelere bağlı olarak
tüketici enflasyonu yüzde 12’ye yükseldi. Dış gelişmelerin nasıl şekilleneceğine ilişkin çok
sayıda belirsizlik var. Ancak petrol fiyatlarında son günlerde gözlenen eğilim kalıcı olursa ve lira
da değerli konumunu sürdürürse, yıl sonunda Merkez Bankası’nın tahminleri ile uyumlu bir
enflasyon patikasına oturmak mümkün olacak. Şüphesiz bu öngörüde çok fazla ‘eğer’ var.
Enflasyonda artık en kötüyü bıraktık dedirtmeye yarayacak bir başka gelişme de üretim
tarafından geliyor. Merkez Bankası’nın ısrarla belirttiği iç talepte enflasyonu düşürmeye
yardımcı olan gelişmeler daha bir belirginleşti cuma günü açıklanan üretim değerleriyle.
Özellikle imalat sanayi üretiminde yavaşlama daha belirgin: Haziran ayında, bir yıl
öncesinin aynı ayına göre üretim azalması yaşandı bu sektörde. Şüphesiz az sayıda gözleme
dayanarak yorum yapmanın anlamı yok. Ancak aylık değil de üçer aylık hareketler olarak
bakılınca da imalat sanayi üretim artış hızının yavaşladığı hemen görülüyor (Grafik 1).
Yılın ilk iki çeyreğindeki üretim artışı 2007’nin altında. Altı aylık değerler de şöyle:
2007’de yüzde 5.4 olan artış hızı 2008’de yüzde 4.4’e düştü. Sanayi sektöründeki artış hızları ise
aynı dönemler için sırasıyla yüzde 6 ve 4.9.
Üretimdeki bu gelişme istihdam açısından sevimsiz de olsa beklenmedik bir gelişme
değil. 2007’ye kıyasla 2008’de büyüme hızımızın daha düşük olmasına yol açacak önemli
nedenler var. Bunların başında yurtdışı mali piyasalardaki depremin yarattığı büyük belirsizlik
geliyor. Yine dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak artan risk primi ve faizler de bu öngörüyü
destekliyor. Bir de bizim içeride bir türlü yeni bir program ortaya koyamamamız da bu
olumsuzluğa katkıda bulunuyor.
Düşük büyüme öngörüsüne ters iki hareket ise şunlar: Yılın ilk beş ayında yurtiçi reel
kredi genişlemesi 2007’ye kıyasla daha yüksek bir düzeydeydi. Đkinci olarak da tarımsal üretim
artışının 2007’ye göre daha fazla olması ihtimali var.
Durum: Cari açık
Geride bıraktığımız hafta ödemeler dengesi verileri de açıklandı. Cari işlemler hesabı
cephesinde çok fazla değişen bir şey yok. Cari açık hız kesmeden artmaya devam ediyor: