Din ile solun ilişkisi üzerine yapılan tartışmalar, solun belki kendi üzerine kapanmış materyalizm tabutunu kırması açısından önemli olduğu kadar, dindarların da kendileriyle toplumun diğer katmanları arasındaki ilişkiyi yeniden belirlemeleri için önemli fırsatlar yaratıyor. Solun, genelde Kautsky\Plehanov çizgisinde yorumlandığı ve bu yorumun sosyal darwinist bir bakışı öngördüğünü söyleyebiliriz. Solun, bu hakim yorumu dışındaki diğer yorumlarının da sonuç itibariyle materyalist bir felsefe üzerine kurulduğunu söylemek pek zor olmasa gerek. Sonuç itibariyle solun dine karşı tutumunun sadece Türk soluna has değil, genelde sol ideolojiye ait olduğunu söyleyebiliriz. Ancak solun içinde özgürlükçü akımların da varlığını inkar edemeyiz. Bu akımlar dine en azından "entegre edilebilir" unsurlar olarak bakmayı becerebilmekteler. Ancak bu bakışın, anlamayı sağlayıp sağlamadığı ise bu yazının konusunu belirliyor. Türk solunun kahir çoğunluğunun Ergenekon'a da, başörtüsü hakkına da, AKP kapatma davasına da, son 1.5 yıldaki askeri vesayet girişimlerine de veremediği vicdani tepkilerin ana unsurunun dine ve dindara bakıştaki bu önyargının olduğunu net olarak söyleyebiliriz sanıyorum. Türk solu içinde özgürlükçü diye addedilen kesimlerin dindarların hakkına yönelik gasplara karşı çıkabilecek bir vicdana sahip olduklarını düşünüyorum. Ancak bu duruş, solda neredeyse genetik hale gelmiş bir bakış körlüğünü görmemizi de engellemiyor. En son bir röportajda Murat Belge'nin "bu ülkeye şeriat gelmez, bu ülkenin burjuvazisi ve ordusu sağlam altyapılara sahiptir" manasındaki sözleri, özgürlükçü solun en "demokratlarında" dahi, söz konusu olan din olduğunda bir vicdan körlüğü görülmesini engellemiyor demek ki. Dilaver Demirağ, Kuyerel'deki yazısında "Lâkin tam da bu noktada Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda dindarların hiç kusur yok mu?" diyordu. Bu soru doğru bir soru ancak Dilaver Demirağ'ın bu soruya verdiği kendi cevabı soldaki dine bakışın sorunlarını da ifşa etmesi açısından önemli. "Cevabım çok net hayır? Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek. " diyen Demirağ, aslında bir eliyle dindarlara uygun gördüğü hakkı diğer eliyle geri almakta pek sakınca görmüyor gibi. Çünkü bu cevap başlı başına sorunun bizzat kendisini öne sürüyordu. Seküler alandan herhangi bir ideolojiinin yandaşı bir insanın yaptığı bir hata, ortaya koyduğu despotça bir tutum, o kişinin kendisine mal edilip, onun ideolojisi hiçbir şekilde dile gelmezken (hatırlayın daha çok yeni 'türbanlı soyguncu 'başlıklarını), Demirağ'ın yazının devamında verdiği örneklerde sürdürdüğü tartışma ile net bir şekilde görülebileceği gibi, dindar bir insanın yaptığı bir hata, adeta Milliyet ve Hürriyet'e taş çıkartır şekilde bizzat din olgusunun kendisine yönelik bir tutumu haklandırma amacı olarak işlev görebiliyordu. Keçiören'de olan bir olayı, dinin topluma baskısına, AKP'nin şeriatı adım adım getirdiğine yönelik bir örnek olarak verebilmek sanıyorum oldukça ciddi bir zorlama olmanın ötesinde solun içindeki genetik bir körlüğün ifşası demek oluyor. Peki dindarlar hiç mi baskı yapmıyorlar? Elbette yapıyorlar, ancak mahalle baskısı diye adlandırılan bu baskının çeşitli tiplerinin genelleme yaratmaması, ancak sadece din ile ilgili olanın direkt birkaç dindardan din olgusunun tümüne yayılabilen bir unsur haline getirilmesi sorunun esasını teşgil ediyor. AKP'yi egemen din anlayışını toplumun tümüne yaymaya niyetlenmesi ve "şeriat" getirmeye niyetli olması ile suçlayan Demirağ, maalesef olayları karşıtlıklar üzerinden gördüğü ve kurguladığının farkına varamıyordu. Karşıda nasılsa bizim kafamızda oluşturduğumuz şablona uyması gereken (uymasa da uydururuz) bir dindar kesim ve AKP var, bu kesimi bizim kafamızdaki şablonlara uydurmak için, müspet bin olayın yanında menfi bir olay olması bile yeterlidir. AKP'nin 10 küsür yıldır büyük şehirlerde belediye olması, 6 yıldır hükümet olması ve ülkenin bu manada "muhafazakarlaştığı" yönünde hiçbir emare olmaması, olan birkaç olayın, hemen "şeriatı getiriyorlar" genellemesine götürülmesine engel olmamakta demek ki! Demirağ sonraki paragraflarda dindarların hakkı konusunda vicdanlı bir insanın söylemesi gereken çoğu şeyi söylüyor ve bu konuda sol içinde hemen hemen hiç görülmeyen bir anlayışa sahip olduğunu gösteriyor. Ancak bunlar, bakışın sorunlarını görmemize engel olmamalı bence. Demokrasi anlayışının "solcasını" ortaya koyarken, Demirağ, genelde özgürlükler ve kimlik sorunlarından hareket ediyor. Her kesimin birbirlerine zıt görülebilecek haklarının olduğunu ve bunların hepsinin birden savunulmasının demokrasi gereği olduğunu dile getiren Demirağ ile elbette bu konuda aynı görüşteyim. Ancak, ben bunları söylerken ve isterken, Demirağ'ın yaptığı gibi, haklarını isteyen kesimin "demokrat "olup olmadığı ile ilgilenmem. Dolayısıyla kendisi demokrat olmayan bir topluluk ya da ferdin, istediği haklarında "hiç de hakkı" olmadığını söyleme gereği duymam. Bu manada bir solcunun da bir kemalistin de haklarını savunmak benim demokrasi anlayışımın gereğidir. Aslında Demirağ da bunu söylüyor, ancak önemli nüanslarla! Demirağ, ikili karşıtlıklar üzerinden bakışını ima eden sözlerinde, solun , özgürlüklere bakışında sol anlayışın "onaylamadığı" özgürlüklerin de savunulması gerektiğini ve bunun "sola" ters bir tavır olmadığını, tam tersi solculuğun tam da bu olduğunu söylerken; dindar bir insanın dinî anlayışına çok ters bir anlayışa sahip birisinin hakkını savunurken hem dindar hem de demokrat olabileceğini ve hatta bunu tam da dindar olması yüzünden yapabileceğini göz ardı ediyor görünüyor. Sorunun nirengi noktasını teşgil eden sözlerinde Demirağ "Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın hoşgörü sınırlarının ötesindedir. " diyerek dinsel bir ahlakın demokrasi ve özgürlük sınırlarını da net olarak biliyor görünüyor. Bence tam da bu alıntı, solun dine ve dindara bakışındaki aşılamaz engellerini öne koyuyor. Kolay değil 200-300 yıllık bir bakışın getirdiği genetik kodlamaları kırmak ve dindarlara sol literatürün baktığından çok farklı bakabilmek! Sonraki paragraflara Demirağ kısaca bir modernizm tanımı yapıyor; ancak buralarda da ciddi sorunlar var. Modern öncesi dönemleri tek tip ve farklılıkların mümkün olduğunca azaltıldığı bir dönem olarak addederken, modern dönemleri farklılıkların yoğunlaştığı bir dönem olarak tanımlıyor. Halbuki gerek bilginin kaynağının tek çeşitliliği (bilimsel bilgi), gerekse de toplumun homojenleştirilmesi çabalarında seçtiği sekülerleşme\pozitivistleşme yöntemleriyle modern dönem, tam da Demirağ'ın söylediğinin tersi bir dünya kurgulamış ve bunu büyük oranda başarmıştır. Ancak tabii başarılan bu kurgudan yanlardan fışkıran "defolu" ürünler, modern anlayışın kendisinin de bir uçuruma gidişini garantilemiştir. Modernleşme ile ilgili klasik analizleri tekrarlarken, bence bunları olumlayarak modern durumun ve modernizmin Habermas'ın dediği gibi bitmemiş bir proje olduğunu ima ediyor gibidir Demirağ. Ancak bu modernizm projesinin tam da Batı aklı projesi olması hasebiyle "öteki"ni yok edici, homojenleştirici ve batılılaştırıcı bir proje olması , bu projenin değil evrensel olmak; batı toplumlarının "karşılaşmalarında" bile yoğun sorunlara yol açtığı net olarak görülebilmekte. Demirağ, bu manada lâiklik kurumuna olumlu mana atfederken solun laikliğinin liberalizmden de güçlü olmasını istemesi hasebiyle Aydınlanmanın sorunlarına tekrar büyük bir geri dönüş yapmakta gibi... Sonraki paragraflarda "Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir arada tutan çimento olmuştur. Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata geçirdi. " diyerek modernleşmenin ve aydınlanmanın bir analizini yapmış Demirağ. Ancak burada ciddi sorunlar var. Birincisi, aydınlanma ve modernizm hiç de,hiçbir yaşam biçimini diğerinden üstün görmeyen bir şey değildir. Tam tersi seküler olanı, modern olanı diğer yaşam biçimlerinin tümünden üstün gören ve bu manada mitsel, dinsel, geleneksel olanın hepsini toplum dışı eden bir süreçtir aydınlanma ve modernizm. Bu manada diğer paragraflarda da olduğu gibi modern anlayışı olumlayan Demirağ, laikliği bu manada olumlayarak aslında toplumdaki modern ontolojiyi de epistemolojiyi de öne sürmekte. Demirağ, aydınlanmanın ve modernizmin bu idealleri tam olarak gerçekleştiremediğini kabul ediyor ama bunu iki yüzlülüğe veriyor. Eğer iki yüzlü olmasalar demek ki ideal demokrasi gerçekleşecekti. Bana kalırsa oldukça naif olan bu fikir, aydınlanmanın da, modern düşüncenin de iç krizlerini dikkate almıyor görünüyor. Tekrar din ile ilgili duruma gelirsek; Demirağ dine biçtiği statik bir konumla dindara da nasıl davranması gerektiğini (daha doğrusu nasıl davranırsa davransın aslında nasıl olduğunu bildiği durumu) de söylüyor gibidir. Halbuki lâikliğin kendisi toplumda dinler ve ideolojiler arasında mutlak tarafsızlık değil, ontolojisi ve epistemolojisi gereği, lâik ve modern bireyler imâ eder. Bu birey tipinin dışında kalan bireyler de cemaatlar de ikincil konumdadır lâiklikte. Dolayısıyla bana kalırsa lâikliksiz demokrasi olmaz diyen Demirağ'ın tam tersi, lâiklik ile demokrasi bir arada yürümez demeyi daha doğru görüyorum. Demokrasi, toplumdaki her birey veya grubun kamusal alanda fikri ve yaşantısı ile bulunması gereğini imâ eder. Bu manada lâiklik ile, bazı tür fikirlerin (dini,geleneksel,mitsel olanın) dışarıda tutulduğu bir durum söz konusudur. Dindarların hakkı teslim edilse de bu, Demirağ'ın yazısında bolca görülen "onlara edilen bir lütuftur". Çünkü dindar demokrat olamaz ve bu yüzden demokratik haklarını, kamu alanında ortaya koyması durumunda eğer bir arıza ile karşılaşılırsa Demirağ'ın da Murat Belge'nin de ima ettiği gibi devlet sopasını göstermek ve bu hakları ilga etmek farzdır. Diğer suçlar adi, dindarın yaptığı ise şeriat suçudur çünkü! Demirağ'ın yazısında benim gördüğüm bir diğer sorun ise, İslam dini ile ilgili yuvarlak tanımlardı. Bu yuvarlak tanımlar "tasavvufi" (Demirağ gizemci diyor ki bunu ayrıca ele alacağım) ve "şeriatçı" İslamı öngörüyor. Birincisi; İslam anlayışında "gizemcilik" yoktur. Kur'an'ın batınî yorumu vardır. Ancak bu batıni yorum zahiri yorumun "aşırı yorumu" değil, tam tersi Mevlana'nın dediği gibi, "kabuğun içindeki özdür " . Ancak o özü korumak için de o kabuk gereklidir (kabuk da dünyadaki bütün müslümanların kabul ettiği şeriattır, yoksa şeriat bir küfür değildir). Bu manada tasavvufi İslam, İslamın zahiri anlamını ilga eden bir anlam değil, derinleştiren bir anlamdır. Yüzlerce İslam yorumunu ikiye indirgeyip birisini demokrasiye ezeli ve ebedi düşman; diğerini ise bireyi öne aldığı için demokrasiye biraz daha yakın görmek bence oldukça ciddi bir genellemeye giriyor. Dindarların birinci tipine girenlerin asla "yaranamayacakları" bu tip solculuğun, dindarlara gösterebileceği olsa olsa "hoşgörü" olacaktır zaten. Ancak demokrasi öncelikle "anlamak" demektir. Bu anlamayı ise önkabuller ile asla yapamazsınız. Bu anlama, her fikrin kendisine yaşam alanı bulduğu ve ikna mekanizmaları ile kurulu bir toplum anlayışının olduğu bir ortamda hayata geçer. Yoksa baştan damgalanmış insan grubuna gösterilen hoşgörü Sarkozy'nin Kuzey Afrikalı göçmenlere gösterdiğinden fazla olmaz bence. Açıkçası liberal demokrasiden daha demokratik olduğu iddiasındaki bu tip solculuğun, liberal demokrasiden herhangi bir farkı olmadığı gibi, onun da altında oldukça ciddi defoları var gibi geliyor bana. Bir sonraki yazım, demokrasi ile dindar bakışının ilişkisini ele almak olacak.
Taraf- 15.9.2008