fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
poem poetryHakiki yoksul bir iki Hurma ve bir iki Lokma alıb kapıdan dönen değil, iffet'inden 
 dolayı istemekden sakınan kimsedir nufüs huviyet cuzdanınaruto shippuden
 
Sep
18
    

 

 

Din ile solun ilişkisi üzerine yapılan tartışmalar, solun belki kendi
üzerine kapanmış materyalizm tabutunu kırması açısından önemli olduğu
kadar, dindarların da kendileriyle toplumun diğer katmanları
arasındaki ilişkiyi yeniden belirlemeleri için önemli fırsatlar
yaratıyor.
Solun, genelde Kautsky\Plehanov çizgisinde yorumlandığı ve bu yorumun
sosyal darwinist bir bakışı öngördüğünü söyleyebiliriz. Solun, bu
hakim yorumu dışındaki diğer yorumlarının da sonuç itibariyle
materyalist bir felsefe üzerine kurulduğunu söylemek pek zor olmasa
gerek. Sonuç itibariyle solun dine karşı tutumunun sadece Türk soluna
has değil, genelde sol ideolojiye ait olduğunu söyleyebiliriz. Ancak
solun içinde özgürlükçü akımların da varlığını inkar edemeyiz. Bu
akımlar dine en azından "entegre edilebilir" unsurlar olarak bakmayı
becerebilmekteler. Ancak bu bakışın, anlamayı sağlayıp sağlamadığı ise
bu yazının konusunu belirliyor.
Türk solunun kahir çoğunluğunun Ergenekon'a da, başörtüsü hakkına da,
AKP kapatma davasına da, son 1.5 yıldaki askeri vesayet girişimlerine
de veremediği vicdani tepkilerin ana unsurunun dine ve dindara
bakıştaki bu önyargının olduğunu net olarak söyleyebiliriz sanıyorum.
Türk solu içinde özgürlükçü diye addedilen kesimlerin dindarların
hakkına yönelik gasplara karşı çıkabilecek bir vicdana sahip
olduklarını düşünüyorum. Ancak bu duruş, solda neredeyse genetik hale
gelmiş bir bakış körlüğünü görmemizi de engellemiyor. En son bir
röportajda Murat Belge'nin "bu ülkeye şeriat gelmez, bu ülkenin
burjuvazisi ve ordusu sağlam altyapılara sahiptir" manasındaki
sözleri, özgürlükçü solun en "demokratlarında" dahi, söz konusu olan
din olduğunda bir vicdan körlüğü görülmesini engellemiyor demek ki.
Dilaver Demirağ, Kuyerel'deki yazısında "Lâkin tam da bu noktada
Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu
akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda
dindarların hiç kusur yok mu?" diyordu. Bu soru doğru bir soru ancak
Dilaver Demirağ'ın bu soruya verdiği kendi cevabı soldaki dine bakışın
sorunlarını da ifşa etmesi açısından önemli. "Cevabım çok net hayır?
Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş
içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da
en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek. " diyen Demirağ, aslında
bir eliyle dindarlara uygun gördüğü hakkı diğer eliyle geri almakta
pek sakınca görmüyor gibi.
Çünkü bu cevap başlı başına sorunun bizzat kendisini öne sürüyordu.
Seküler alandan herhangi bir ideolojiinin yandaşı bir insanın yaptığı
bir hata, ortaya koyduğu despotça bir tutum, o kişinin kendisine mal
edilip, onun ideolojisi hiçbir şekilde dile gelmezken (hatırlayın daha
çok yeni 'türbanlı soyguncu 'başlıklarını), Demirağ'ın yazının
devamında verdiği örneklerde sürdürdüğü tartışma ile net bir şekilde
görülebileceği gibi, dindar bir insanın yaptığı bir hata, adeta
Milliyet ve Hürriyet'e taş çıkartır şekilde bizzat din olgusunun
kendisine yönelik bir tutumu haklandırma amacı olarak işlev
görebiliyordu. Keçiören'de olan bir olayı, dinin topluma baskısına,
AKP'nin şeriatı adım adım getirdiğine yönelik bir örnek olarak
verebilmek sanıyorum oldukça ciddi bir zorlama olmanın ötesinde solun
içindeki genetik bir körlüğün ifşası demek oluyor.
Peki dindarlar hiç mi baskı yapmıyorlar? Elbette yapıyorlar, ancak
mahalle baskısı diye adlandırılan bu baskının çeşitli tiplerinin
genelleme yaratmaması, ancak sadece din ile ilgili olanın direkt
birkaç dindardan din olgusunun tümüne yayılabilen bir unsur haline
getirilmesi sorunun esasını teşgil ediyor. AKP'yi egemen din
anlayışını toplumun tümüne yaymaya niyetlenmesi ve "şeriat" getirmeye
niyetli olması ile suçlayan Demirağ, maalesef olayları karşıtlıklar
üzerinden gördüğü ve kurguladığının farkına varamıyordu. Karşıda
nasılsa bizim kafamızda oluşturduğumuz şablona uyması gereken (uymasa
da uydururuz) bir dindar kesim ve AKP var, bu kesimi bizim kafamızdaki
şablonlara uydurmak için, müspet bin olayın yanında menfi bir olay
olması bile yeterlidir. AKP'nin 10 küsür yıldır büyük şehirlerde
belediye olması, 6 yıldır hükümet olması ve ülkenin bu manada
"muhafazakarlaştığı" yönünde hiçbir emare olmaması, olan birkaç
olayın, hemen "şeriatı getiriyorlar" genellemesine götürülmesine engel
olmamakta demek ki!
Demirağ sonraki paragraflarda dindarların hakkı konusunda vicdanlı bir
insanın söylemesi gereken çoğu şeyi söylüyor ve bu konuda sol içinde
hemen hemen hiç görülmeyen bir anlayışa sahip olduğunu gösteriyor.
Ancak bunlar, bakışın sorunlarını görmemize engel olmamalı bence.
Demokrasi anlayışının "solcasını" ortaya koyarken, Demirağ, genelde
özgürlükler ve kimlik sorunlarından hareket ediyor. Her kesimin
birbirlerine zıt görülebilecek haklarının olduğunu ve bunların
hepsinin birden savunulmasının demokrasi gereği olduğunu dile getiren
Demirağ ile elbette bu konuda aynı görüşteyim. Ancak, ben bunları
söylerken ve isterken, Demirağ'ın yaptığı gibi, haklarını isteyen
kesimin "demokrat "olup olmadığı ile ilgilenmem. Dolayısıyla kendisi
demokrat olmayan bir topluluk ya da ferdin, istediği haklarında "hiç
de hakkı" olmadığını söyleme gereği duymam. Bu manada bir solcunun da
bir kemalistin de haklarını savunmak benim demokrasi anlayışımın
gereğidir. Aslında Demirağ da bunu söylüyor, ancak önemli nüanslarla!
Demirağ, ikili karşıtlıklar üzerinden bakışını ima eden sözlerinde,
solun , özgürlüklere bakışında sol anlayışın "onaylamadığı"
özgürlüklerin de savunulması gerektiğini ve bunun "sola" ters bir
tavır olmadığını, tam tersi solculuğun tam da bu olduğunu söylerken;
dindar bir insanın dinî anlayışına çok ters bir anlayışa sahip
birisinin hakkını savunurken hem dindar hem de demokrat olabileceğini
ve hatta bunu tam da dindar olması yüzünden yapabileceğini göz ardı
ediyor görünüyor.  Sorunun nirengi noktasını teşgil eden sözlerinde
Demirağ "Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul
edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla
karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği
disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir
demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz
saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın
hoşgörü sınırlarının ötesindedir. " diyerek dinsel bir ahlakın
demokrasi ve özgürlük sınırlarını da net olarak biliyor görünüyor.
Bence tam da bu alıntı, solun dine ve dindara bakışındaki aşılamaz
engellerini öne koyuyor. Kolay değil 200-300 yıllık bir bakışın
getirdiği genetik kodlamaları kırmak ve dindarlara sol literatürün
baktığından çok farklı bakabilmek!
Sonraki paragraflara Demirağ kısaca bir modernizm tanımı yapıyor;
ancak buralarda da ciddi sorunlar var. Modern öncesi dönemleri tek tip
ve farklılıkların mümkün olduğunca azaltıldığı bir dönem olarak
addederken, modern dönemleri farklılıkların yoğunlaştığı bir dönem
olarak tanımlıyor. Halbuki gerek bilginin kaynağının tek çeşitliliği
(bilimsel bilgi), gerekse de toplumun homojenleştirilmesi çabalarında
seçtiği sekülerleşme\pozitivistleşme yöntemleriyle modern dönem, tam
da Demirağ'ın söylediğinin tersi bir dünya kurgulamış ve bunu büyük
oranda başarmıştır. Ancak tabii başarılan bu kurgudan yanlardan
fışkıran "defolu" ürünler, modern anlayışın kendisinin de bir uçuruma
gidişini garantilemiştir.
Modernleşme ile ilgili klasik analizleri tekrarlarken, bence bunları
olumlayarak modern durumun ve modernizmin Habermas'ın dediği gibi
bitmemiş bir proje olduğunu ima ediyor gibidir Demirağ. Ancak bu
modernizm projesinin tam da Batı aklı projesi olması hasebiyle
"öteki"ni yok edici, homojenleştirici ve batılılaştırıcı bir  proje
olması , bu projenin değil evrensel olmak; batı toplumlarının
"karşılaşmalarında" bile yoğun sorunlara yol açtığı net olarak
görülebilmekte. Demirağ, bu manada lâiklik kurumuna olumlu mana
atfederken solun laikliğinin liberalizmden de güçlü olmasını istemesi
hasebiyle Aydınlanmanın sorunlarına tekrar büyük bir geri dönüş
yapmakta gibi...
Sonraki paragraflarda "Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir
yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam
biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan
yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan
başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü
bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir
arada tutan çimento olmuştur.
Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük
cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu
denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı
bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği
noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük
göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata
geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata
geçirdi. " diyerek modernleşmenin ve aydınlanmanın bir analizini
yapmış Demirağ. Ancak burada ciddi sorunlar var. Birincisi, aydınlanma
ve modernizm hiç de,hiçbir yaşam biçimini diğerinden üstün görmeyen
bir şey değildir. Tam tersi seküler olanı, modern olanı diğer yaşam
biçimlerinin tümünden üstün gören ve bu manada mitsel, dinsel,
geleneksel olanın hepsini toplum dışı eden bir süreçtir aydınlanma ve
modernizm. Bu manada diğer paragraflarda da olduğu gibi modern
anlayışı olumlayan Demirağ, laikliği bu manada olumlayarak aslında
toplumdaki modern ontolojiyi de epistemolojiyi de öne sürmekte.
Demirağ, aydınlanmanın ve modernizmin bu idealleri tam olarak
gerçekleştiremediğini kabul ediyor ama bunu iki yüzlülüğe veriyor.
Eğer iki yüzlü olmasalar demek ki ideal demokrasi gerçekleşecekti.
Bana kalırsa oldukça naif olan bu fikir, aydınlanmanın da, modern
düşüncenin de iç krizlerini dikkate almıyor görünüyor.
Tekrar din ile ilgili duruma gelirsek; Demirağ dine biçtiği statik bir
konumla dindara da nasıl davranması gerektiğini (daha doğrusu nasıl
davranırsa davransın aslında nasıl olduğunu bildiği durumu) de
söylüyor gibidir. Halbuki lâikliğin kendisi toplumda dinler ve
ideolojiler arasında mutlak tarafsızlık değil, ontolojisi ve
epistemolojisi gereği, lâik ve modern bireyler imâ eder. Bu birey
tipinin dışında kalan bireyler de cemaatlar de ikincil konumdadır
lâiklikte. Dolayısıyla bana kalırsa lâikliksiz demokrasi olmaz diyen
Demirağ'ın tam tersi, lâiklik ile demokrasi bir arada yürümez demeyi
daha doğru görüyorum.
Demokrasi, toplumdaki her birey veya grubun kamusal alanda fikri ve
yaşantısı ile bulunması gereğini imâ eder. Bu manada lâiklik ile, bazı
tür fikirlerin (dini,geleneksel,mitsel olanın) dışarıda tutulduğu bir
durum söz konusudur. Dindarların hakkı teslim edilse de bu, Demirağ'ın
yazısında bolca görülen "onlara edilen bir lütuftur". Çünkü dindar
demokrat olamaz ve bu yüzden demokratik haklarını, kamu alanında
ortaya koyması durumunda eğer bir arıza ile karşılaşılırsa Demirağ'ın
da Murat Belge'nin de ima ettiği gibi devlet sopasını göstermek ve bu
hakları ilga etmek farzdır. Diğer suçlar adi, dindarın yaptığı ise
şeriat suçudur çünkü!
Demirağ'ın yazısında benim gördüğüm bir diğer sorun ise, İslam dini
ile ilgili yuvarlak tanımlardı. Bu yuvarlak tanımlar
"tasavvufi" (Demirağ gizemci diyor ki bunu ayrıca ele alacağım) ve
"şeriatçı" İslamı öngörüyor.
Birincisi; İslam anlayışında "gizemcilik" yoktur. Kur'an'ın batınî
yorumu vardır. Ancak bu batıni yorum zahiri yorumun "aşırı yorumu"
değil, tam tersi Mevlana'nın dediği gibi, "kabuğun içindeki özdür " .
Ancak o özü korumak için de o kabuk gereklidir (kabuk da dünyadaki
bütün müslümanların kabul ettiği şeriattır, yoksa şeriat bir küfür
değildir). Bu manada tasavvufi İslam, İslamın zahiri anlamını ilga
eden bir anlam değil, derinleştiren bir anlamdır. Yüzlerce İslam
yorumunu ikiye indirgeyip birisini demokrasiye ezeli ve ebedi düşman;
diğerini ise bireyi öne aldığı için demokrasiye biraz daha yakın
görmek bence oldukça ciddi bir genellemeye giriyor. Dindarların
birinci tipine girenlerin asla "yaranamayacakları" bu tip solculuğun,
dindarlara gösterebileceği olsa olsa "hoşgörü" olacaktır zaten.
Ancak demokrasi öncelikle "anlamak" demektir. Bu anlamayı ise
önkabuller ile asla yapamazsınız. Bu anlama, her fikrin kendisine
yaşam alanı bulduğu ve ikna mekanizmaları ile kurulu bir toplum
anlayışının olduğu bir ortamda hayata geçer. Yoksa baştan damgalanmış
insan grubuna gösterilen hoşgörü Sarkozy'nin Kuzey Afrikalı göçmenlere
gösterdiğinden fazla olmaz bence.
Açıkçası liberal demokrasiden daha demokratik olduğu iddiasındaki bu
tip solculuğun, liberal demokrasiden herhangi bir farkı olmadığı gibi,
onun da altında oldukça ciddi defoları var gibi geliyor bana.
Bir sonraki yazım, demokrasi ile dindar bakışının ilişkisini ele almak
olacak.

 

Taraf- 15.9.2008

Konuk Yazar

Türkiye solu din karşısında neden sürekli bocalıyor Enver GÜLŞEN


"Türkiye solu din karşısında neden sürekli bocalıyor" 0 yorum yapılmış