İlhan Berk! Düştü düşecek dalından bir yaprak!
“Güzel bir adamdı İlhan Berk. Güzel ve tatlı ve barışçıl”.
Ve erdik suskunluğa. Derin, sessiz ve loş bir suskunluğa. Fark eden ediyordu işte. Gerimizde hiç kimsenin kalmadığını. Ve Maria’nın bile acınası gözleri bakıyordu bize öyle, karanlık köşelerden. Ve erdik suskunluğa. Uzak, beyazcıl, derinimsi suskunluğa. Neyin suskunluğuydu ki bu? Diyorum ki ben, ah diyorum ki, ben ki; bende keneyi bile görmüş bir önsezi var iken barışın sonuydu bu. Ahmet’le de ilk önce öyle oldu. İlhan Berk gitti dedi. Ve kapadı telefonu. Uzun süre susakaldık öyle. Sonra ben açtığımda telefonu uzun uzun ağladık. Gecenin içinde kaybolup gitmiş ortaya çıkmaya çalışanlar gibi. Biliyorduk sanki, bir şeyin gidişi değil daha felaket, daha acımasız, daha korkunç bir şeyin gelişiydi bu. Ve bir sessizlik kapladı her yeri. Evin içini, sokakları, mahalleyi. Rüzgâr ve derin bir sessizlik. Sanki kayıyorduk İlhan Berk’e. Kayıyorduk beyaz bir atın üstünde. Korkmadan. Ama ağlayarak, ağlayarak, geride bıraktığımız onca güzel şeye. Adsızlaştırma, aldanma, anlamsızlaştırmanın da üstünde kayarak, kayarak gidiyorduk. Adı İlhan Berk tarafından kaldırılmış bir köprüye doğru. Ne tarz bir köprüydü ki bu? Ardında kanların dehşet içinde boşalacağı, erkeklerin son bir gayretle beyaz keplerini başlarında tutmaya çalışacağı, kadınlarınsa gözleri yaşsız sükûnetle ama kalp darmadağınıklığıyla aşağıya çökeceği bir köprü. Dur orda. Dur İlhan Berk. Çok mu söylüyorum ki ben, çok mu söylüyorum sana Ahmet Güntan ki öyle umarsız ağlayıp duruyorsun sen. Babam olmanı istemiştim İlhan Berk. Gözü yaşsız ama ağlamaksız, sevecen ve şiirden anlayan bir babam olmanı. Nasıl da espriye vururdun her şeyi sen. O ‘bir dakika çocuklar ama önemli’ deyip kesişlerin, kimlerin yemeğine giderken önemli giyinişlerin, tuhaf kız kardeşlerin ve hiç ama hiç bahsetmediğin annen-baban, ya karın İlhan Berk ya karın, güzelim bir kadın, senin yerli yerine oturttuğun iki üç kelimeyle nerden geldiği hakkında ama sonradan ölümüne yakın bilmiyoruz hangi tuhaf nedenle terk ediverdiğin. Ama her zaman, her zaman öyle iyi giyinirdin ki sen; İspanya’dan aldığın pabuçların, zarif çorapların ve dalgın ama kesif bakışlarınla bize bakarken öyle. Dinliyor musun şimdi beni İlhan Berk, senin için birkaç yazı yazdım ama şiir yazmayı unutmuşum. Bunu bana hiç belli etmedin İlhan Berk. ‘Yürüdün gittin sen, yanı sıra otların, ölü otların/kulağında çalışan insanların sesleri/O zamandı kapandı gök, o zaman yedik yağmuru’. ‘Ve cesedini eski bir gemi leşi ağırlığında/Ve mavi damarları atar hâlâ. Bir hızarın kestiği/ve ne ölüme benzer ne de dirime ve’. ‘Ruhum, İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun? Bir serçe yavaş yavaş uçuyor/ bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor/düştü düşecek dalından bir yaprak’. Güzel bir adamdı İlhan Berk. Güzel ve tatlı ve barışçıl. Kadınlara hayrandı ve resimlerinde defalarca ve defalarca yaptı onu. Ve şiirlerinde ve resimlerinde o kadar iyi yaptı ki her şeyi gider gitmez bir apokalips duygusuyla bıraktı bizi. ‘Eğer bir gün İlhan Berk Elinde çantası başında kepiyle Ama uzaktan yaklaşırsa size Durun deyin! Durdurun onu! Daha fazla konuşmasın size! Belki de bambaşka şeyler söyleyebilir çünkü!’