Blog
fav.
| |
Create free blog
(
Türkçe
,
Deutsch
,
Español
)
Rastgele blog
Giriş
Rapor et
Alemeyn
Ana sayfa
|
Etiketler
bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak, çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak, su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak, belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın, Attilâ ilhan
Ara:
Ana Sayfa
|
Yazılar
|
Resimler
|
Videolar
< önceki
|
sonraki >
Sep
14
Bir gün en çok bu romanla hatırlanacağım
Alemeyn
| 14 Eylül 2008 10:27 |
0 fav
| etiket:
bir gün en çok bu romanla hatırlanacağım
Bir gün en çok bu romanla hatırlanacağım
Orhan Pamuk’la söyleşi elbette ‘Masumiyet Müzesi’yle sınırlı kalmadı. Cinsellik üzerindeki baskıları, ‘evliliği haklı çıkaran bir iksir’ olarak aşkı, yazarlığın iyileştirdiği yaraları, çalışmakla geçirilen yıllar yüzünden kaçırılanları, TV dizilerini, şerbetli pop şarkılarını, eleştiriler karşısında ne hissettiğini, nihayet yenebildiği utangaçlığını, Nobel’i ve kızı Rüya’yı da konuştuk…
Masumiyet üzerine hiç bu kadar çok kafa yormamıştık. Çoktan kaybettiği sevgilisinin değdiği, dokunduğu, baktığı nesneleri toplayarak aşkını da canlı tutmayı deneyen bir erkeğin anlatıldığı bir roman sayesinde, masumiyet kavramı hayatımızda bir kere daha yürürlüğe girdi. ‘Masumiyet Müzesi’nin yazarıyla yaptığım söyleşinin sonunda gördüm ki; onun en büyük aşkı, tutkusu, varoluş sebebi hâlâ yazmaktı. Yani Nobel almak, Orhan Pamuk’un hayatında pek az şeyi değiştirmişti. “Allah’ın koruduğu bir kul olduğum duygusunu hiç kaybetmedim” dediğinde ona inandım. Çünkü yüzünde meşakkatli zamanları geride bıraktığını gösteren bir ışık, gözlerindeyse neşe ve iyimserlik vardı…
‘Masumiyet Müzesi’ni yazmayı neden bu kadar çok istediniz?
Bu kitabın iyi olacağına çok inandım. Yazarken, bir gün en çok bu kitapla hatırlanacağımı biliyordum. Kitabın etkileme gücünü görüyor, hissediyordum. Beni ruhsal olarak koruduğu için de ona müteşekkirim. Kederli bir aşk hikayesi olmasına rağmen, yazarken beni mutlu etti. İstanbul’un 1970’ler ve 80’lerdeki hızlı değişimini, yaşanan ilişkileri, zenginlerin, orta sınıfların, sinema çevrelerinin, entelektüellerin anlaşmak için oluşturdukları farklı dilleri yazmaktan zevk aldım. Bu dünyayı kaşık kaşık, düğme düğme, tuzluk tuzluk kurmak beni neşelendirdi. Politik sıkıntılar üzerime geldikçe romana dönerek onları unuttum. Bütün bunlar yaşanırken, iyi bir insan olduğumu biliyor, kitabımın çok sevileceğini seziyordum. Battaniyesini yanından ayırmayan bir çocuk gibi, ben de onu dünyanın her yerine taşıdım. Birlikte güzel zamanlar geçirdik.
İ Müzelerde kullanılmış, ‘yaşlı’ nesneler sergilenir. Masumiyetse doğası gereği el değmemişliği, ‘gençliği’ temsil eder. İsimdeki bu tezat nedendi?
Kitap, bu sorunuzun cevabını açıklamasa bile, sezdiriyor. Masumiyet saflık demek, suçsuzluk demek, hesapsızlık demek, insanın yaptıklarının sonucunu düşünmeden içtenlikle hareket etmesi demek, hayat hakkında kötü niyetli olmamak demek... Kitaplarımın adlarını biraz da sezgisel olarak seçiyorum.
BİR BASKI UNSURU OLARAK CİNSELLİK
Öte yandan cinsel taciz ve aşılmaz bir tabu olarak bekaret sorunu var…
İnsanların cinsel hayatlarında özgür olmaması, cinselliğin evlilik dışında yaşanamaması, yaşanırsa ayıplanması bu ülkede herkesin iyi bildiği ama utançla geçiştirdiği şeyler... Anlattığım aşk biraz da bu temalar üzerinde şekilleniyor. Bizde ilişkiler, kadınla erkeğin aşklarını dillendirememesine, kelimelere dökememesine rağmen kurulur. Bakışmalar, inatlaşmalar, sabır, çilekeşlik, insanın niyetinin ciddi olduğunu kanıtlama çabası, çektiği ve çektirdiği eziyetler… Yine de bu kitapta amacım, toplumu eleştirmek değil, bir mutluluk arayışını anlatmak, insanların engeller arasında yollarını nasıl çırpına çırpına bulmaya çalıştıklarını göstermekti.
Ötesi sadece ayrıntı mıydı?
Aşkın, kadının bir kutudan alınıp başka bir kutuya yerleştirilmesi şeklinde işlemesi, erkeğin kadın üzerinde hakimiyet kurma çabası, bunlar ayrıntı sayılmaz. İnsana mutluluk vermesi gereken bir şey olan cinselliğin baskıya dönüşmesi de öyle…
Hikayedeki masumiyet timsalleri çok da masum değiller bence. Ne artık üretilmeyen gazozlar, ne Yeşilçam kartpostalları... Kemal onları hayatındaki utanç verici zamanlara ait sayıyor...
O nesnelerin masum olduklarını söyleyemem, kitaba girme sebepleri bu değil. Bir dönemi, bir kültürü resmetmek ve hikayeye hizmet etmek için varlar. Kitapta onları kahramanımın ruhundaki fırtınayı yatıştırmak için kullandım ve onun takıntısını herkesten önce ben ciddiye aldım. Parlak bir fikirdi. Edebiyatta bir kez de bu yapılsın, romandaki nesneler bir müzede yerlerini alsınlar istedim, bu fikri peşinden gitmeye değer buldum. Edebi bir oyundu ve başarısızlık tehlikesi de vardı.
Neden ertelediniz müzeyi?
Müzeye ve romana birlikte başladım. Yazdıklarımdan memnun kalmadığım günler oluyordu. Neyse, diyordum; müzemiz var hiç değilse... Bitirdiğimde fark ettim; roman güçlüydü ama müze o kadar güçlü değildi. Müze kurmak konusunda tecrübem yok, çok zormuş, onu gördüm. Kararlıyım ama, olacak.
Kemal’in gözünü kırpmadan yalan söyleyebildiğini ve bundan ötürü suçluluk duymadığını düşünürsek, onun masumiyet tarifine güvenebilir miyiz?
Kemal ‘masumiyet’ kelimesini pek kullanmıyor. Masumiyet onun aradığı bir şey değil, bilakis kapılıp gittiği bir şey... Müzesinin adını okuyucuyla gizli gizli fısıldaşarak seçmiş sanki. Kusurlarına gelince; doğrusu ben birlikte altı yıl geçirdiğim kahramanımı yargılamak istemem. Onu hikayeyle yargılıyorum zaten, dışarıdan bakamam. Şimdi ne ahlakçı bir bakışla eleştireceğim, ne de doktormuşum gibi tıbbi çözümlemeler yapacağım.
AŞKIN TARİFİNDE BİLMEMEK DE VAR
Sizin romanlarınızda sebepsiz bir şey olmaz...
Olur. Hoşuma gitmiştir, sebebini izah edemesem de buraya yakıştı demişimdir. Mesela şu gördüğünüz nesnelerin bazılarını Çukurcuma’dan, romanıma gideceklerini düşündüğüm için alıp sonra onları hikayede yaşatacak ayrıntılar aradım.
Şundan sordum, Kemal niçin Füsun’a aşık?
Yok, buna cevap vermem. Sol yanağında bir ben olduğu için, ona kendini saflıkla teslim ettiği için, çok güzel bir kadın olduğu için desem bile doğru olmaz. Kitabım bununla meşgul değil. Çok güzel bir cinsel hayatları vardı, birlikte çok eğleniyorlardı ama bütün bunlar günün birinde tak diye kesildi… Bu saplantılı bir aşka yol açabilir gibi geliyor ama sadece bir ihtimaldir. En sıradan kararlarımızın arkasında bile en azından iki-üç farklı sebep yok mu? Aşkın bir cevabı varsa bile, ben bilmiyorum. Aşkın tarifinde sebebini bilmemek de olmalı.
Müzede sergilenecek tuzlukları, kıyafetleri, saatleri seviyor musunuz?
Hiçbirine bayılmıyorum, özel bir sevgi de duymuyorum. Hikayemi dokunulur, görülür kılma fikri beni eğlendirdiği için aldım hepsini.
YARALARIMI YAZARAK İYİLEŞTİRİYORUM
Peki sizin koleksiyon nesneleriniz var mı? Kitaplar mesela...
Çok kitabım var, görüyorsunuz ama koleksiyoncu ruhuna sahip değilim. Kitap koleksiyonculuğunun birinci şartı, kitap okumamaktır. Koleksiyonculuk insanın kendisinin bile bilmediği, bilmek istemediği bir yaraya, bir iç acıya işaret eder. Benim de iç yaralarım vardır ama o yaraları koleksiyon yaparak değil, yazarak yatıştırıyorum... Bu tür derin ruhsal enerjiler, acılar tek bir yerde odaklanır çünkü, dağılmaz.
Yazmak nasıl iyileştirir yaraları?
İyileştirmek fazla tıbbi oldu. Yazmak benim için vazife değil, tatil…
‘Babamın Bavulu’nda “Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu gücü içinde hissedebilmesi için, yazarın yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir’ diyorsunuz. ‘Masumiyet Müzesi’nin ne kadarı sizin hikayeniz?
"Bütün romanlarım bir büyük itiraftan parçalardır..." Goethe’nin lafı bu. Yine de ben romanımın şurası benim hayatım, burası değil demem. Yazarlığın zevkli yanı, yaşadığınız şeyleri başkası yaşamış gibi anlatabilmeniz. Sadece bu değil, hayal ettiklerinizi, zihninizde tekrarlaya tekrarlaya size hakikaten yaşamışsınız gibi gelen ve artık inanmaya başladığınız şeyleri de yaşatırsınız kahramanlarınıza.
Okura ne olur bu sırada?
Okur durmadan anlam arar, bu adam bu kitabı niye yazmış der, eğlenmek ister, zaten bildiği şeylerin ayrıntılı bir biçimde pırıl pırıl çizildiğini fark ederken bir yandan da hayat hakkında yeni gözlemler yapar, olgunlaşır, derinleşir, sonra başa dönüp yeniden soru sorar... Acaba diye merak eder, bu adam bunların ne kadarını yaşadı… Böyle böyle gider. Yazar der ki sonunda, anlattıklarımın birazını yaşadım, birazını hayal ettim, yazarlık da budur zaten.
İnsani ilişkilerde nasıl birisiniz? Hangi durumlarda temkinliliği elden bırakmazsınız?
Temkinli miyim, bilmiyorum ama sosyal olmadığım kesin. Bu halim 15 yıl önce daha vahimdi, şimdi ilerledim. Eski utangaçlığım kalmadı, yine de kalabalıkta canım sıkılıyor. Sabırsız, aceleci ve aksi biriyim, huyumu bildiğim için de böyle davranmamaya çalışıyorum. Bir tek yazarken sabırlıyım, çünkü roman aceleye getirilmeyi kaldırayan bir sanat.
BU KİTABI YAZARSAN NOBEL ALIRSIN
Nobel sonrasındaki ilk kitabınızın sizde uyandırdığı coşkular ya da endişeler neler oldu, diğer kitaplarınıza kıyasla?
Bazı yazarlar, Nobel’den sonra artık yazamazlar, alışılmış bir durumdur bu. Yaşlandıklarındandır. Yazmak yerine, Nobel’in tadını çıkarmayı tercih ederler belki de. Bende öyle olmadı. Talihliydim. Nobel alırsam ve ardından ‘Masumiyet Müzesi’ çıkarsa, ne biçim okunur diye geçti aklımdan. Komik bir hikaye anlatayım size… Bunu yazmaya 2000 yılında karar vermiştim. Müze için Yapı Kredi’nin desteği söz konusuydu, karşılığında ben de onlara ‘İstanbul’ kitabımı verecektim. Bunu esas evim olan İletişim’e anlatmam şarttı. Öyle heyecanlıydım ki, yemekte bir başladım, bütün gece anlattım da anlattım. İçlerinden biri nihayet dedi ki, “Orhan, sen bu kitabı yazarsan, vallahi bir gün Nobel alırsın.”
Hamdi Koç’la yaptığım söyleşiyi anlatayım ben de o zaman. “Orhan Pamuk’un Nobel’ine sevinenlerden misin, üzülenlerden misin?” diye sormuştum. “Kıskananlardanım” demiş ve “Artık kendimizi sevmek için daha güçlü bir sebebimiz var” diye eklemişti. Nobel sizin kendinizi daha çok sevmenizi sağladı mı?
Sevindim, mutlu oldum ama kendimi daha çok sevmemi sağladığını söyleyemem. Hah işte, dedim kendi kendime, ayaklarıma daha da kaygan patenler verdiler, daha zor yollara gideyim diye… Nobel benim yokuştan daha hızlı inmemi sağlayacak bir çift paten. Yaşlandığımda duvara asıp bakarım belki ama şimdi sadece başka hangi kitapları yazabilirim diye düşünüyorum.
‘Benim Adım Kırmızı’da “Kimi savaşlarda hissettiğim gibi, Allah’ın çok sevdiği ve kayırdığı bir kulu olduğuma, onun beni koruduğuna, bu yüzden işlerin yolunda gideceğine inanıyordum. Bu güveni bir kere içinizde hissederseniz, aklınıza ne gelirse, içinize ne doğarsa yaparsınız, yaptıklarınız da doğru çıkar” dedirtiyordunuz bir karakterinize. Siz bu inancı, iyimserliği ve güveni hissediyor musunuz?
Başkalarıyla paylaştığım bir şey değil bu. Evet, o söz aslında bana ait. Allah’ın koruduğu bir kul olduğum duygusunu hayatım boyunca hiç kaybetmedim. En zor günde bile. Bunun bir yarısı kendine güvendir belki ama öteki yarısı masumane hatta çocukça bir iyimserliktir. 35 yıldır yazıyorum, içimdeki çocuğu yazarlık sayesinde muhafaza ettim, edebildim. Hayatın yasaklarla, ‘şunu yapma, bunu yapma’larla sürdüğü toplumumuzda, bu büyük bir şeydir. Yaşar Kemal’in ve tanıdığım, değer verdiğim bütün öteki yetenekli yazarların da çocuk olduğunu bilirim. Yatağın altına ya da dolaba gizlenmiş çocuklar değil, herkesin içinde kendisi olarak ayakta durabilen çocuklar…
HAYATTA ÇOK ŞEY KAÇIRDIM AMA…
Masa başında geçen yıllarınız sizi de bir roman kahramanı haline getiriyor bence. Bu yüzden çok şey kaçırdığınız duygusu olmuyor mu?
Çok şey kaçırdığım kesin ama bu bir şeyi değiştirmiyor. Hayatta bazı şeyleri kaçırmak sizin kararınız, ahlakınız haline geliyor çünkü. Gençler eğlencelere katılır, kızlarla tanışmak ister... Bense o yaşta hep kitap okurdum. Bunda gurur verici bir yan var, bunlarla oyalanmak yerine hayatı anlayacağım, daha derin biri olacağım diyorsunuz. Bir iddia bu, meydan okuma, yüzeyi geçip daha derinde bir yere ulaşma çabası...
Nobel bile değiştirmedi mi bunu?
Değiştirmedi. Hâlâ hayatı kaçırıyorum. Nobel’in tadını siyasi baskılar yüzünden değil çalışmak yüzünden çıkarmadım. Hiçbir şey bundaki o müthiş tatmin duygusunun yerini tutamaz. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk, ben kim bilir neler kaçırıyorum diye düşünür mü? Ben de düşünmüyorum.
Hiç merak etmiyor musunuz ‘dışarıda’ olup bitenleri?
Pek çok şeyi merak ediyorum ama merakımı gidermeye vaktim yok. Hmmm, düşüneyim şimdi sizin için merak ettiğim bazı şeyleri... Mesela TV dizileri şimdilerde eski zamanlardaki edebiyatın tuttuğu yeri aldı. Dahası bu diziler milli kültürün ta kendisi. Ne kadarı taklit, ne kadarı değil, bilemem. Taklit olsalar ne yazar! Uzaktan bakıyorum tabii. Yakından baksam, berbat şeyler olduklarını görürdüm belki ama bunu öğrenmeye vaktim yok. Haklısınız, bazı şeyleri dışlamış oluyorum fakat nihayetinde bu bir tercih meselesi.
HEDEFİ BENİ ÖLDÜRTMEK OLANLARA KIZMA HAKKIM VAR
Aldığınız tepkiler, popülerliğinize yönelik düşmanlıktan kaynaklanıyor olabilir mi?
Doğrusu, beni eleştirenlerle eskisi kadar meşgul değilim. 15-20 yıl önce olsa, değerim bilinmedi diye üzülürdüm ya da kültürsüz aptallar, hiçbiri edebiyattan anlamıyor diye öfkelenirdim. Şimdiyse, hayatta benim kadar talihli olmayanların düşmanlığı pek de umurumda değil, dilediklerini yazsınlar.
Hiç mi kızmıyorsunuz kimseye?
George Orwell Londra’nın bombalanışını anlatırken, “Ah, nerede o eski bombalar!” der. Önce U1’ler vardı. Seslerini duyuyordun, ‘viyuuu’ diye geliyor, ‘buuuum’ diye patlıyorlardı. U2’leri icat ettiklerinde durum değişti, onları duymuyordun, birden bire BUM! oluyordu ve sen ölüyordun. Eski bombalara duyulan nostalji; benim durumum biraz bu. Bakın, kıskançlık olur, eleştiri olur, hep olacak. Adam hikayenizi beğenmez, gramerini beğenmez. Romanınızı anlamamıştır ya da anlamış ama sevmemiştir, hatta sadece anlamazlıktan gelmiştir... Ne bileyim, derin bir kültür birikimi yoktur, modern romandan habersizdir, hepsi mümkün. Fakat benim de, hedefi beni vatan haini durumuna düşürüp öldürtmek olan bazı yazarlara kızma hakkım yok mu? İnsanları öldürtmek için yazı yazanların yanında, gramer eleştirisi yapanların, pazarlamacı diyenlerin başımın üstünde yeri var. ‘Durun, bi öpiim sizi’ denir onlara sadece...
AŞK ATATÜRK HEYKELİ GİBİ BİR ŞEY
Aşk zihninizde, kalbinizde, hayatınızda ne kadar yer tuttu?
Romanımda anlattım bunu, daha fazlasını söyleyemem. Elbette Kemal’le Füsun’unkinden mutlu aşklar da vardır ya da onlar kadar acı çekmemiş insanlar... Kendim için şu kadarını söyleyebilirim: Aşk hayatımda ben, Kemal’den çok daha fazla mutlu bir adam oldum.
Aşkı romanda canlandırmanın zorlukları ve tuzakları neler?
Hah, işte bunu cevaplamak isterim. Çok zordu, baştan söyleyeyim. Aşk, Atatürk heykeli gibi bir şey çünkü... Herkes hayranlıkla ona bakıyor ve çok önemsiyor. Dahası bildiğini sanıyor. İkincisi, gençliğimde şarkılar, şiirler, filmler hep aşk hakkındaydı ve ben bu aşk kültürünü çok sıkıcı bulurdum. Geçenlerde kızım da bir şarkı çalınırken, ‘Bıktım artık’ diye isyan etti. ‘Gözlerin, ah o gözleriiin’… Manayı gözlerde aramak bana uzaktı. Ben gözlere bakınca bir şey hissetmezdim. İnsanlar aşktan ne kadar edepsizce bahsediyorlar, ne kadar rahatlar derdim. İlk romanlarımda belki bu yüzden aşk konusunda tutuk ve çekingendim.
O genel aşk kültürüne dahil olma korkusu yüzünden mi?
Evet, aşkı, evlilik öncesinde mutlaka hissedilmesi gereken bir duygu sayan bir toplumda ben, üzerine kalın bir şerbet dökülerek şekerlendirilmiş bu söylemin parçası olmak istemiyordum. Aşk, bizimki gibi toplumlarda evliliği haklı çıkaran bir iksir, insanın onu üzmeyecek doğru kişiyi bulduğuna inanmasını sağlayacak bir büyü... Bunu anlıyordum ama hoşuma gitmiyordu. Ben bu kitapta aşkı yaprak yaprak çözümlemeyi denedim, onun çekim gücünü, kendine has diplomasisini, aşıkken kendimizi olduğumuzdan başka türlü biri gibi gösterme güdümüzü, aşkla beraber hayatı da anlamlandırma arzumuzu… Şimdi artık şunu biliyorum, insan kalbi dünyanın her yerinde aynıdır ve o romantik söylemde bir gerçeklik payı da vardır. Yani hepimiz aşkı şu ya da bu ölçüde yaşamışızdır, bu yüzden aşk konuşmalarını, öfkelenmeleri, kırgınlıkları, kıskançlıkları yazıya dökmek çok zor iştir. İki siyasetçinin ya da iki iş adamının tartışmasını yazarken yanlış notaya basabilir, uygun olmayan bir ayrıntı eklediğinizde bunu rahatlıkla okura unutturabilirsiniz. Aşk ilişkilerini romanlaştırırken ise hakikilik ve inandırıcılık şarttır.
Nasıl emin oldunuz Masumiyet Müzesi’ndeki inandırıcılığınızdan?
Yazarken başkalarına en çok okuduğum kitap bu oldu, arkadaşlarımla, editörlerimle tartışa tartışa bitirdim. Ve memnunum.
BEN SENİN OĞLUN DEĞİLİM...
Rüya’dan söz ettiniz. Kız babası olmak sizi nasıl değiştirdi?
Rüya’yla birlikte, hayatın olumlu yanlarını görmeye başladım, sorumluluk almayı öğrendim. Kızım diye bakmıyorum ona, çocuğum o, evet ama aynı zamanda arkadaşım. “Öyle değil, oğlum” derim bazen. O da kızar bana, “Ben senin oğlun değil kızınım” der. Böyle şakalaşırız. Erkek doğsaydı aramızda bir baba-oğul rekabeti olurdu belki ama şimdi iyiyiz.
KUR'AN TİLAVETİNDE ÜSKÜDAR AĞZI Ahmed Yüksel Özemre
Nurullah Özemre Rahman Sûresi orjinal kayıt
MUSTAFA DÜZGÜNMAN'IN SAN'ATİNE
Üskudar Dergahları
Neyzen Niyazi Sayın ve Nafiz Uncu Efendi
« Ayranı yok içmeye, tahtrevan ile gider def’i hacet etmeye
105 yaşındaki bir telefonla da doğru ve çağdaş şeyler konuşulabilir BAŞYAZI »
"Bir gün en çok bu romanla hatırlanacağım" 0 yorum yapılmış
Yorumsuz kalma
Allahım, bu deney başarılı olsun, Türkiye de CERN’e katılsın Yasemin Çongar - 10.09.2008 Bilim adamları da dua eder. En azından bazıları... Sarsılmaz inançlara sahip olmakla, sonucu bilinmeyen deneylere girişebilmek arasında zorunlu bir çatışma vardır; evet. Ama bu çatışmayı her daim içinde taşıyanları yakından tanıdığınızda, biraz da bu çatışma sayesinde, birbirini zorladıkça sağlamlaşan inanç ve bilgi haznelerine sahip olduklarını görürsünüz. Zengin ve dinamik haznelerdir bunlar... Sorarsanız, inandıkları için, bilginin peşinden hiç korkmadan gittiklerini anlatırlar size. İnandıkları için, insan aklına güvenleri sınırlıdır; bugün doğru bildikleri şeyin yarın yanlış çıkabileceğini yine bu inançları sayesinde peşinen kabul ederler. İnanan bilim adamları, ilahi kudreti sorgulamazlar ama kendilerinin ilahi kudreti anlama yeteneğini illa ki sorgularlar. İnanç haznelerini dinamik kılan da budur, onlara göre. Sürekli yeni bulguların peşinde, bildikleri değişerek bilim yaparken inançları değişmese de, inanma biçimlerinin değiştiğini anlatırlar. Dua eden bilim adamlarını; yaratılış teorisine inanan biyologları, fizikçileri, kimyagerleri, astronomları anlamakta zorlanırım ben. Ama onları anlamaya çalışmayı çok severim. Dua eden bilim adamları beni büyüler. Bilgisi az ve inançtan mahrum aklım yadsımaz onları; aksine kıskançlık ve hayranlık karışımı bir duyguyla izler. Yakın zamana kadar, dindar bilim adamlarının çok bol olduğu bir ülkede, ABD’de yaşıyordum. Dindar bilim adamlarının çoğunlukta olduğu bir üniversitede, Georgetown’da yıllar geçirdim. Dua eden bilim adamlarının sırrını çözemedim ama bilmediğini ve son tahlilde bilemeyeceğini kabul eden aklımla onları çok sevdim. *** New York Times yazarı Dennis Overbye makalesine bir bilim adamının duasıyla başlamış. Walker Percy’nin Yıkıntılarda Aşk romanından alınma, fıkra gibi bir dua bu: “Tanrım, yaptığım çalışmalar bilgi dağarcığımızı genişletip insanoğluna yarar getirsin” diye yakarıyor bilim adamı ve devam ediyor: “Tanrım, eğer bir yarar getirmeyecekse bile yaptığım çalışmalar, hiç olmazsa bu çalışmaların insanoğlunu yok etmesine engel ol.” “Tanrım, o da olmazsa, en azından ‘beyin’ üzerine yazdığım son makalenin insanoğlu yok olmadan yayımlanmasını sağla.” *** Bugün milyonlarca insan nefesini tutup İsviçre-Fransa sınırında, yeraltında yapılacak deneyin sonuçlarını bekleyecek. Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü CERN’de, onlarca ülkeden binlerce fizikçinin 14 yıldır üzerinde çalıştığı bir deney bu. Sekiz milyar dolarlık maliyetiyle, bugüne kadarki en pahalı ve en iddialı bilimsel araştırmayı taçlandırıyor. Yapılmak istenen, enerjiyi parçacıklarına ayırmak... Bunu, protonları yedi trilyon elektron voltluk bir enerjiye erişecek kadar hızlandırarak yapmayı deneyecekler. Ve her ne kadar, “Big Bang” (Büyük Patlama) adı şimdiden yakıştırılsa da, deneyin bugünkü aşamasında patlama gerçekleşmeyecek, çünkü hızlandırılan parçacıklar henüz çarpıştırılmayacak. Çarpışma ekim ayında denenecek; yeni parçacıklar o zaman ortaya çıkacak. Evrenin oluşumunu Big Bang’le açıklayan bilim, bir anlamda kendi mini Big Bang’ini yaratarak bu teorinin ve aslında bugün Standart Model başlığında bilinen bütün parçacık fiziği teorilerinin doğruluğunu sınayacak. Ve –“inşallah” diyesim geliyor gerçekten de- başarılı olacak CERN’deki bilim adamları; olurlarsa belki kara deliklerin sırrına vakıf olabileceğiz. Tabii eğer, mini Big Bang’imiz kendisi bir kara delik üretip –“maazallah” diyesim geliyor şimdi de- hepimizi, dünyamızı, evrenimizi yutmazsa. Şaka bir yana, bu son kaygı, aylardır dillendiriliyor. Ama deneyin sahiplerinden gelen açıklama gayet net. CERN’ün Başkanı Robert Aymar’a göre, “bu deneyin hiçbir riski yok; risk var diyenler masal anlatıyor.” *** CERN deneyi üzerine yazmaya karar verince, Washington’daki nükleer fizikçi bir arkadaşımı aradım. “Saat kuracağım, sabaha karşı kalkıp internetten izleyeceğim” dedi 48 yaşında iki çocuk annesi olan Christine Ruf, “çocukları da uyandıracağım ve deneyin başarısı için hep birlikte dua edeceğiz.” Daha önce benzerlerini ondan duyduğum bu sözleriyle, bir kez daha ve neredeyse CERN deneyinin bir türlü tam kavrayamadığım ayrıntıları kadar afallatı beni Christine. Bir kez daha, onu çok sevdim. *** Sonra Christine’in de sorusu üzerine, Türkiye’nin CERN deneyine katkısına takıldı aklım. 20 Avrupa ülkesinin üye olduğu CERN’de, ABD, Rusya, İsrail, Japonya ve Hindistan’la birlikte “gözlemci ülke” statüsünde Türkiye. Türkiye’den 35 fizikçi çalışıyor bu deneyde; “gözlemci” statüsünde bile olmayan birçok ülkeye kıyasla çok sınırlı bir katılım. Bence, dindarıyla “laik”iyle, bilim adamıyla din adamıyla bütün Türkiye bugün CERN’deki deneye dikmeli gözünü. Ve bu, Ankara’nın CERN’e üyelik girişimini hızlandırmasına vesile olmalı. Çünkü ülkemizde bilimin altyapısının görücüye çıkmasını da beraberinde getirecek bir girişim bu. Kafalarımızdaki bilim haznesini zenginleştirmenin de bir adımı. Bence, bu Ramazan gününde bir yandan CERN’e odaklanmalı bir yandan da Christine Ruf gibi dua etmeli bu ülkenin dindarları: “Alahım, bu deney başarılı olsun, Türkiye de CERN’e katılsın... Diğer Yasemin Çongar Makaleleri: * 05.09.2008 - Bir ziyaret, bir sürmanşet, bir gaflet * 03.09.2008 - Tarihin vicdanlarımızdaki yükünden kurtulmanın tek yolu var * 29.08.2008 - Işık Koşaner’in ulusalcı manifestosu * 27.08.2008 - “Ahlaksız adam” Türkiye için de bir şans sayılmalı * 22.08.2008 - Genelkurmay, Savunma Bakanlığı’na bağlandığında... * 20.08.2008 - Yeni Soğuk Savaş’ın ön cephesinde zor ittifak * 15.08.2008 - Erdoğan’ın Kafkas planı Erivan’sız yürümez * 13.08.2008 - Moskova’dan dünyaya ağustos mesajları * 08.08.2008 - Ergenekon’dan Güngören’e, özneye değil yükleme bakmak * 06.08.2008 - Avrupa Birliği’ni dış politika konusu olmaktan çıkarmanın tam zamanı * 01.08.2008 - Hakkındaki siyasi karar sonrası AKP’nin üç siyasi seçeneği * 30.07.2008 - Ergenekon şemasında Deniz Baykal da var * 23.07.2008 - Kötülüğe karşı sıradan bir duruşun önemi * 18.07.2008 - Ankara’nın Hadley’den alıp Mottaki’ye vereceği mesaj * 16.07.2008 - Ergenekon’da gelinen nokta, yeni dalgalar ve temizlik umudu * Tüm yazıları TARAF gazetesi
Feedjit Live Blog Stats
Ulus-devletler korku içinde! Etyen Mahçupyan - 14.09.2008 KIYMIK Etyen Mahçupyan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretinin hemen öncesinde, Dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu ile bakanlık mensuplarından Ünal Çeviköz’ün bazı köşe yazarlarını davet ettiği bir bilgilendirme toplantısı olmuştu... Konularına hâkim ve geniş perspektife sahip bu iki bürokratın o günkü analiz ve değerlendirmeleri, muhtemelen katılımcıların düşüncelerinin de epeyce berraklaşmasına katkıda bulundu. Toplantıda Türkiye’nin son Gürcistan krizinde izlediği stratejinin ana hatları yanında, son dönemde çevremizde gelişmekte olan siyasi durum da ele alındı. Örneğin 11 Eylül sonrasında her ülkenin kendi terör sorunu üzerinden siyaset algılamasına kaydığı; Irak sonrasında her aktörün kazandıkları ile birlikte masaya oturmak istediği ve bu nedenle donmuş krizleri dolaptan çıkardığı; Rusya’nın elindeki kartların hızla biriktiği; Türkiye’nin ise sahip olduğu kartları güçlendirmek ve dolaptan çıkması muhtemel krizleri de birer karta dönüştürmek zorunda olduğu vurgulandı... Devletleri ellerinde birtakım kartlarla masaya oturmuş olarak hayal etmemize neden olan bu tablo, ulus-devlet dünyasının geldiği noktayı da gerçekçi biçimde betimliyor. Masadaki oyuncuların şöyle bir özelliği var: Her oyun ayrı bir deste ile oynanıyor ama oyuncular bir önce oynanmış olan destenin içinden bazı kâğıtları alıp saklıyor ve herhangi bir oyunun içinde sanki yeni destenin içinden çekmişlercesine masaya sürebiliyorlar. Öte yandan her oyuncu kendi yaptığının diğerleri tarafından da yapıldığını bildiği için, onların ellerindeki geçmiş destelerden olan kartları gayet iyi öngörebiliyor... Peki, sonuç nasıl ortaya çıkıyor derseniz, kabaca iki büyük sınırlamanın dengesi içinde görece en akıllı davrananın isteğine yakın çözümlerin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Fazla dolambaçlı bir cümle oldu ama gerçek bu... Söz konusu iki büyük sınırlamanın biri kaba güç, diğer ise ‘zamanın ruhu’ da diyebileceğimiz genel meşruiyet algısı. Ulus-devletlerin prestijli olduğu ‘yükselme’ dönemlerinde bu iki sınırlama arasında bir uyum vardı. Meşruiyet de otoriter zihniyet içinde tanımlandığı için, çatışmanın ve faydacılığın ‘doğal’ olduğuna dair kanaat son derece yaygın ve yerleşikti. Ancak günümüzde devletler insan haklarına, çoğulculuğa önem atfeden yeni bir meşruiyet anlayışı ile karşı karşıyalar. Bu durum gücün kıymetini azaltan bir etki yaratıyor ve böylece daha az güçlü ancak daha meşru yollar izleyen ülkeleri mükâfatlandırabiliyor. Bunun daha dengeli ve akılcı bir dünya ürettiğini söylemek belki mümkün... Ama ulus-devlet dünyasının bir ‘bütün’ olarak meşruiyetinin ne yöne gittiği sorusu da artık kaçınılmaz hale gelmekte. Çünkü ulus-devletlerin bizzat kendileri otoriter bir zihniyet ortamının ürünleri ve geleceğin dünyasında bizatihi gayrimeşru sayılma ihtimalleri hiç de az değil. Son krizin gösterdiği üzere, ulus-devletlerin davranış kalıpları da bu ihtimali pekiştiren nitelikte... Anlaşılıyor ki dengeleri bozmak için çoğu zaman tek bir ‘deli’ veya ‘akılsız’ yetiyor ve ulus-devlet yöneticilerinin bu açıdan kusurdan muaf olduğunu söylememiz de pek mümkün değil. Bütün bu tartışmanın billurlaşıp sıkıştığı yer ise, ülkelerin toprak bütünlüğü ‘ilkesine’ karşılık kendi kaderini tayin hakkının nerede durduğu. Ulus-devlet bakışı, kendiniz için istediğiniz avantajları diğerlerinden esirgeme mantığına dayandığı için, tarihin bir anında oluşmuş olan devletlerin toprak bütünlüğünü öne çıkarmaya ve kutsallaştırmaya çalıştı. Oysa bu zaten adaletsiz bir başlangıç noktasıydı ve haklıyı değil, güçlüyü kayırmaktaydı. Buna karşılık günümüzün ‘post modern’ dünyasında çoğulculuk toplumsal zeminin esası. Dolayısıyla da ulus-devletlerin tatmin edemediği her kimliğin kendi kaderini tayin konusunda hakları var. Davutoğlu ve Çeviköz’le geçirdiğimiz birkaç saatin ima ettikleri arasında bunlar da bulunmaktaydı. Ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ‘saygı’ duyarken neredeyse yozlaşmaya meyleden bir faydacılığın sesini oluşturduklarını, diğer taraftan güçlü olduğunu hissedenlerin ceplerinden çıkardıkları kartlarla diğer ülkelerdeki azınlıkların kendi kaderlerini tayin hakkını sahiplendiklerini düşünmeden edemedim. Dünyanın kaçınılmaz bir biçimde azınlık haklarını önemsemeye meylettiği görülüyordu. Bunun anlamı demokratik olamayan devletlerin ‘ulus-devlet’ olarak kalamayacaklarıydı... Toplantıdan çıktığımızda kafamda epeyce berrak bir algılama vardı: Ulus-devletler korku içinde! İçselleştirdikleri ‘ruh’ zamanın ruhuna hiç uygun düşmüyor... Zihniyet değişimleri ise maalesef geriye dönüşlü değil. Ya demokratlığı hazmeden bir sentez içinde yeni bir ‘ulus’ ve ‘devlet’ yaratacaklar, ya da insan doğasının yasaları hükmünü icra edecek. Diğer Etyen Mahçupyan Makaleleri: * 12.09.2008 - Deniz Feneri, Hilton... Darbe! * 10.09.2008 - Ergenekon: tekmili birden * 09.09.2008 - Bağımlılığın ürettiği akıl * 07.09.2008 - Yaşananlara dair... * 05.09.2008 - Kurumsal akıl tutulması * 03.09.2008 - Aldatıcı sessizlik * 02.09.2008 - Zararlı bir devlet geleneği * 24.08.2008 - Özgürlük korkusu * 22.08.2008 - Sahte dostlar * 20.08.2008 - Feminist ilişkiler * 19.08.2008 - Cemaatçi solun iç dünyası * 17.08.2008 - Cemaatçi solun düzeyi * 15.08.2008 - Akademik köpük * 13.08.2008 - Savaş çıkmış diyorlar * 12.08.2008 - Gül’ün rektör stratejisi * Tüm yazıları
Profil
Alemeyn
Son yazılar
Cumhuriyet’in ordu millet projesi
17 şehit bir paşa eder mi
Sınır tanımaz yetenek
Erdoğan'ın yapması gerekenleri Başbuğ mu yapıyor
Erdoğan’ın Kutluay’dan aday olmasını istediği ilçenin Kadıköy olduğu söyleniyor
Şampiyon Galatasaray Basketbolda, 16 ıncı Bayanlar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı, Fenerbahçe'yi 71 55 yenen Galatasaray kazandı
Cumhurbaşkanlığı Kupası Türk Telekom'un
Türkiye Bosna Hersek CANLI YAYIN
G 7 ortak mücadele eylem planını kabul etti
CANLI YAYINDA MÜSLÜMAN İNANCIM DEDİ Obama'dan ilginç çıkış
Arşiv
Ekim 2008
Eylül 2008
Etiketler
1
adaletsiz davranma ihtimali ürkütür beni
baby mama 2008 dvdrip xvid mp4 350 mb ımdb 6
başbakan’ın konuşması
başyazı
ekonomik kriterleri yarı yarıya tutturduk
en la ciudad de sylvia 2007 dvdrip xvid mp4 330 mb altyazi venedik film festivali’nde altın aslan için yarışıyor
erdoğan’ın kutluay’dan aday olmasını istediği ilçenin kadıköy olduğu söyleniyor
ergenekon anayasası saçan'da da bulundu
ergenekon’da 8 inci dalga
gabriel garcia marquez’in ayni adli romanindan uyarlanan kirmizi pazartesi adli oyunla uluslar arasi tiyatro festivali’nde
izzeddin şádan ve fethullah gülen 11 eylül perşembe tárihli taraf da ahmet altan
işimiz gücümüz var arkadaş başbakan recep tayyip erdoğan
neler öğreniyoruz
paul newman uçtu burada paul newman
tahtrevan ile gider def’i hacet etmeye
urallar'da uçak düştü 88 ölü
yayıncının evine bombalı saldırı bayram provakasyonu
yirmi sekiz yaşındaki yağlıboya darbemiz hakkında
zeyrek’te restorasyon
Linkler
iyi blog iyi blog blogların birincisi
İZLE ŞOK OL GARANTİLİ
ULUSAL PROĞRAM 2008